Dün gece yaşanan paniğe şahit olduk. İster istemez, sosyal medya bizi görsel veriye boğuyor ve bu memetik iletişim bazen olayları değerlendirme becerimizi gölgeliyor. Sorulması gereken sorular elbette var ama önce durum tespitinin doğru yapılması gerekli. Mesela, 9 Nisan tarihli bir kararname neden bir gün sonra, yasağın başlangıcına iki saat kala duyuruldu diye soranlar var. Haklı bir soru olmakla beraber, ekleme yapmak gerekiyor: Ankara kulislerinde söz konusu yasağın geleceği gün ve hatta açıklanacağı saat, günler öncesinden konuşuluyorken, neden yeterince önlem alınmadı?

Alınabilecek önlemler belli ve dünyanın pek çok yerinde denenmiş metotlara bağlıydı oysa. Büyükşehirlerin perakendecileri tespit edilip, olası bir yasak halinde açık tutulacak olanları belirlenir, sokağa çıkma yasağından bir gün önce, diğer tüm dükkanlar emniyet güçlerinin de yardımıyla eş zamanlı olarak kapatılabilirdi. Açık kalan tüm perakendecilerde yine emniyet güçlerinin de desteği ile sosyal mesafe kurallarına dikkat ederek alışveriş yapılması sağlanabilir, mevcut stoklar ve lojistiği konusunda yerel yönetimlerle eşzamanlı çalışılabilirdi.

“Bu ülke bunu yapamaz” diyorsanız, yanılıyorsunuz. Stasi’ye şapka çıkartacak boyutta fişleme yapılan güzel ülkemde elbette bu tip acil durum planları da yapılmıştır. Her ne kadar Balyoz iftirası sonrası bu tip planlamaların yapılacağı senaryoları geliştirmeye cesaret edebilecek kamu personeli bulmak pek mümkün olmasa da… Yapılamaz dememek gerekiyor. Ancak bizi bitiren de biraz bu öğrenilmiş çaresizliğimiz. “Öğrenilmiş” olması belki de acı verici kısmı. Toplumların her öğrenilmiş çaresizlik tablosunun ardında kolektif bir hayal kırıklıkları tarihçesi vardır. İnsanların uydurduğu pek çok şey gibi, toplumlar da antropomorfiktir. Kendilerini oluşturan insanlar gibi yaşayıp ölebilir, hastalanıp iyileşebilirler.

Bu toplumun iyileşmesi ise pek mümkün gözükmüyor bana. Çünkü hastalığı doğuştan. Uygun koşullarda etkileri hissedilmeyecek hale getirilebilir ama altta her zaman sinsice bekler bizi hastalığımız. Aşağılık kompleksi ile hareket etmeyi içselleştirdik. Artık “Biz onlardan değiliz” ya da “Onlar bizden değil” diyebilmek için yaşadığımız gerçeği ayyuka çıkmış durumdadır. Toplum için her zaman şekli ve sınırları belli olmayan, tanımı daima değişen bir “elit insan” algısı var ve herkes ucundan köşesinden bu kümeye girdiğini ifade etmeye çalışıyor. Ancak, tanım gündeme göre sürekli değiştiği için kimse de içinde kalmıyor.

Memetik iletişimin tehlikesi de burada devreye giriyor aslında. Dün yaşanan bu korkunç tabloyu “luppo” alan, kola içen vatandaşa indirgeyenler tam olarak da bu aşağılık kompleksi ile hareket etmişlerdir. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bugün yaptığı açıklamaya göre, iki yüz elli bin kişinin luppo alıp, kola içip birbirine öksürdüğünü düşünüyorsanız, koronadan daha ciddi sağlık sorunlarınız var demektir. Üstelik, dün yaşanan tabloda vatandaş suçlu da değildir. Çünkü vatandaşın görevi devletinin kendisini yüz üstü bırakacağını düşünerek hareket etmek değildir. Haftalardır “Herkes kendi OHAL’ini yapsın” diyerek, tüm önlemlere rağmen “Şu an sokağa çıkma yasağı düşünmüyoruz” diyerek bekletilen halk, yöneticilerine güvendiği için suçlanamaz.

Elindeki kısıtlı kaynağı bir ay yetecek erzağa yatırmak yerine, hala tüm hizmetlerden ısrarla talep edilen faturaları için, hala kendisinden beklenen kira için bir köşeye ayırmış olmasından dolayı suçlanamaz. Haftalardır kendi OHAL’ini ilan edip, sosyal mesafesini koruyarak alışveriş yapan bir kitleye, “Şimdi benim OHAL’im gelecek, iki saatin var,” denmemelidir. Çünkü bireylerin hazırlık yapması ile, toplumların hazırlık yapması arasında süreç farkı kaçınılmazdır. Bireyi iki saat içinde toplum olmaya zorlarsanız sadece panik yaratırsınız. Maalesef ki panik, daima evrilir. Gerginlikler su yüzüne çıkar, haftalardır evlerine kapanan insanlar dışarı çıkmak zorunda hissederlerse tahammül güçleri kalmaz, mantıklı düşünemezler. İhtiyaçlar hiyerarşisi ortadan kalkar. Şiddet kaçınılmaz olur ve kaos başlar. Ve bu, normaldir.

Yönetici ile halkı ayıran fark burada başlar. “Sade vatandaş” panikleyenlere kızabilir, onları suçlayabilir hatta ve hatta “ben hazırlığımı yaptım, onlar da yapabilirlerdi, bana ne,” diyebilir: Yönetici diyemez. Yöneticinin önceliği her ne karar alınırsa alınsın, kriz durumunda panik atmosferi oluşmamasını sağlamaktır. Bu da baskın yaparcasına uygulamalarla kesinlikle sağlanamaz. Yönetici, halkın bir kısmını iyi ve eğitimli, kalanını kötü ve cahil olarak görüp, planlamayı ilk gruba göre yapıp diğer grubu kaderine terk edemez. En azından pandemi atmosferinde bunu yapamaz çünkü bildiğim kadarıyla virüs sosyoekonomik yapı ayırt etmiyor.

Bu millet cahildir diyebiliriz belki ama aptaldır diyemeyiz. Hayatta kalma içgüdüsü bu milletin içine işlemiş durumdadır. O yüzden, panik halinde bu refleksle hareket eder ve bu durumdaki insanlara iki saat içinde uygulamaya konacak yasağın, kırk sekiz saat dolmadan söz gelimi, iki haftaya uzatılmayacağının garantisini veremezsiniz. Yönetici sınıfına güveni kırıldığı andan itibaren ne yapacağını kestiremeyeceğimiz kitle bu ülkenin üçte birini oluşturuyor. Onlar için, açlık virüsten beter. Onlar için, yalnız hissetmek oldukça yeni bir durum. Onlar için, bu kez yönetim yetersiz kaldı. Dün yaşanan manzara, yirmi yılın politikaları ile üretilen yığınların ne denli tehlikeli olduğunun en net ispatıdır. Sorumlusu, eğitim sisteminin içini boşaltan, toplumun her dinamiğini politik çıkarları için suistimal eden yöneticilerdir; halk değil.

İşte şimdi burada, haftalardır sürecin iyi yönetildiğini söyleyen kişilerin suskunluğuna dikkat çekmek istiyorum ben de. Sözde aydınlarımıza… Belki de kendilerine “Yetmez ama süreç iyi yönetiliyorcu” demek gerekiyor. Sürecin iyi yönetilmediğini, bunun fazla büyük bir yara için, fazla büyük bir yara bandı aramak olduğunu söylediğimizde, ben ve benim gibi düşünen pek çok kişiye kör muhaliflik yaftası yapıştıranlara seslenmek isterdim. Ancak yoklar; hiçbir yerde kendilerini bulamıyorum.

Yine de şunu belirtmek gerekiyor: Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da dün yaşanan olaylarda sorumludur. Tüm sorumluluğu İçişleri Bakanı Soylu’ya bırakmanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Koca da dün akşam saatlerinde söz konusu açıklamanın yapılacağının bilincindeydiler. Bunu engellemek için, istifa etmeleri yeterliydi; yapmadılar. Bu süreci iyi yönetmek değildir. Süreci iyi yönetmek, her zaman arkanızda iyi bir isim bırakmak anlamına gelmemektedir. Kimi zaman kişinin adını gölgede bırakacak kararlar, toplumun refahı için değerlendirmeye alınmalıdır. Eğer ki, toplum adına karar alacak kadrolara talip olunduysa bu bir zorunluluktur.