1700’lü yılların sonlarında dönemin Maliye Bakanı Jacques Necker kralının önüne harcamaların listesini koyduğunda 16’ıncı Louis’in gözlerinin kocaman açıldığını yazar günlüğünde. Amerika’nın bağımsız oluşundan önceki Yedi Yıl Savaşları’nın öcü alınmıştır belki ama kanaldaki İngiliz ablukasının aşılabilmesi ve böylece Yorktown’da kuşatılan İngiliz kumandan Cornwallis’in denizden yardım almasını engellemek için yenilenen donanmaya çok para dökülmüştü. Bu masrafa monarşinin özellikle de Marie Antoinette’in kişisel masrafları eklenince durum içinden çıkılmaz hale gelmişti. Otoritesinin azaldığı bu dönemde kralın vergileri arttırmak için daha fazla meşruiyete ihtiyacı vardı. Bu meşruiyetin temini için toplumun tüm kesimlerinin temsil edildiği bir yapıyı toplantıya çağırmak gerekliydi.

16’ıncı Louis başkanlığında toplanacak meclis üç bölümden oluşuyordu. Aristokrasiyi, ruhban sınıfını, burjuvaziyi, zanaatkarları ve köylüleri içeren Tiers-État’dan mürekkep meclis 5 Mayıs 1789’da toplandı. Gelenek ve monarşinin kutsal otoritesi uyarınca Louis, eşi ve çocuğuyla birlikte geldiği toplantıda meclisin yapması gerekenlerden bahsedip, aristokrat ve soylu olmayanların hoşnutsuz bakışları arasında konuşma yaptığı platformdan ayrıldı. Mayıs ve haziran aylarında oturumlarını sürdüren meclis kraliyetin vergi toplamaya ilişkin odağını bozmuş, görüşmeler bir süre sonra çıkmaza girmişti.

17 Haziran günü Tiers-État’nın süreci diğer sınıflar olmadan da götüreceğinin ilanı üzerine 16’ıncı Louis, atalarından aldıklarını kendi deyimiyle ayak takımının insafına bırakmak istemediği için kardeşi ve eşinden aldığı güçle direnişe geçti. 20 Haziran’da meclis salonuna Tiers-État’yı almayan kral görüşmelerini aristokratlar ve ruhbanlar ile sürdürdü. Zaten halihazırda adaletsiz oy sistemi yüzünden güç ilişkilerini tartışmaya açan burjuvazi önderliğindeki grup, meşhur Tenis Kortu Yemini’ni gerçekleştirdi. Devrim başlamıştı.

“Yaşasın Barut!”
Bastille’den bahsetmeden önce olay hakkındaki ana akım algılar sorgulanmalıdır. Kırmızı ve mavi bayraklarla bezenmiş, şapkalarına devrimci kokartını yerleştirmiş halkın hapishaneye yürümesinin sebebi orada yatan, bir elin parmaklarıyla sayılabilecek mahkumlar değildi. Hapishane elbette ki Fransız monarşisinin mutlak otoritesinin sembolüydü fakat asıl sebep hapishane deposunda saklanan baruttu. Halk kendini silahlandırmak için hapishaneye yönelmişti. Hatta birçoğu hapishanede kimlerin olduğunu bile bilmiyordu. Üstelik kalabalığa karışan ve yürüyüşün asıl amacının barut elde etmek olduğunu bilmeyenlerin sayısı da bir hayli fazlaydı. ‘Devrimin Psikolojisi’ adlı aydınlatıcı eserinde Gustave Le Bon, devrimin rasyonel kısmının onun liderlerine ait olduğunu, onu sahada gerçekleştirenlerin ise duygusal ve mitik mantıkla hareket ettiğini ifade eder.

Salt rasyonelliğin devrim yapmak için yeterli olmadığını dile getiren Le Bon, inancın gerekliliğinin ve rolünün altını çizer. Bir toplumu yüzyıllardır kontrol altında tutan gelenek ve göreneklerin aşağılanması, temsil ettiklerinin baltalanması halkı duygularına ulaşabilen, yitip gitmiş temellerin yerine yeni bir mitoloji yaratabilen güçlü hatiplere yöneltmişti. Dolayısıyla Bastille’e yürüyen kalabalık Rousseau’nun ve Voltaire’in aydınlanma bireyinin nasıl bir insan olması gerektiğinin tarifleriyle değil kana susamışlıkla, güçlü hitabetle ve devrimci bayrakların, tırmıkların, silahların romantik dalgalanışıyla hareket ediyordu. Bütün bu hadise, hapishanenin yöneticisi Launay Markisi Bernard-René Jourdan’ın Hotel de Ville’de kurulmuş geçici komitenin delegasyonunu kabulü ile büsbütün garipleşti. Surlardan topların çekilmesi yönünde anlaşan taraflar, Bastille bölgesinin temsilcilerinin istekleri hapishaneye ulaşınca şaşırdılar. Nezaketi elden bırakmak istemeyen ve meseleyi kan dökülmeden çözmek isteyen marki, talepleri dinleme kararı aldı.

Bastille bölgesinin delegesi, Hotel de Ville’de kurulan ve tüm Paris şehrini temsil eden komitenin kararını tanımıyor, Bastille’in kapısının halka açılmasını talep ediyordu. Bunun ardından Jourdan kendisinin kralın bir subayı olduğunu ve bunu yapamayacağını belirtiyordu. Tartışmalar bitmiş, silahlar konuşmaya başlamıştı. Hapishaneyi koruyan garnizon ve İsviçreli askerler bir süre dirense de marki durumun umutsuzluğunun farkındadır. Hapishaneyi kuşatanlara bir not gönderir. Teslim şartlarının yazılı olduğu notta, kuşatmacılar şiddete başvurmaya devam ederse hapishanenin bütün barut rezervinin havaya uçurulacağı yazılıdır. Ayrıca marki medeni bir muamele talep etmekte, askerlerinin bağışlanmasını istemektedir.

Şartları kabul edilmez ve durumun daha da vahimleştiğini gören Jourdan teslim olur. Hapishaneden Hotel de Ville’e götürülmek üzere çıkarılan markiyi öfkeli kalabalık linç eder, bir kasap tarafından kesilen kafası bir kazığa oturtulur. Kendisi “Yeter, ölmeme izin verin artık” diye bağırmıştır. Bastille düşer, Louis yatağından kalkıp bunun bir isyan olduğunu belirtir fakat onu uyandıran düklerinden biri bu durumun artık bir devrim olduğunu belirterek onu düzeltir. Kale alınmıştır.

“Komünün Paris’i”
Kralın yakın çevresi tarafından görevinden uzaklaştırılmış maliyeden sorumlu Necker’in görevine iadesi sağlanırken, Amerikan Bağımsızlık Savaşı kahramanı Lafayette, yeni kurulmuş milli muhafızların komutasını eline alır. Jacques-Louis David’in Tenis Kortu Yemini tablosunda yemini eden Bailly, Paris’in ilk belediye başkanı olur. Kral ise sinmiş bir şekilde Versailles sarayından Paris’e gelir. Ziyareti sırasında Bailly, 4’üncü Henry’yi referans göstererek halkının kralını fethettiğini söyler. 16’ıncı Louis, o gün Lafayette’in eski Fransa’nın rengi olmasından ötürü tasarımına eklettiği milli kokartı kabul eder. Bunlar olurken, zaten otoritesi sarsılmış rejim düzeni sağlayıcı fonksiyonlarını birer birer kaybetmeye başlar. Can güvenlikleri konusunda endişe eden bazı asilzadeler ülkeden ayrılırlar. Tehlikeyi erken görüp gitmiş olanlar şanslıdır. Birçok köylü, toprak sahiplerinin şatolarını basıp onları vahşice öldürür. ‘Büyük Korku’ birçok aristokratın canını alırken, ülkede düzeni sağlamak gitgide zorlaşmaya başlamıştır.

“İnsan Hakları Bildirgesi’nin İlanı”
Ağustosu feodalizmin ve ayrıcalıkların kaldırılması ile geçiren meclis, bu şekilde serfliği Fransa’dan kaldırır. Ay sonu İnsan Hakları Bildirgesi ilan edilir. Bu belge bir anayasa niteliği taşımıyordu, belli ifadelerden oluşmuştu. Fakat yine de ileride hazırlanacak devrim anayasası için bir taslak teşkil etmiştir. Emmanuel Joseph Sieyès ve Lafayette tarafından Thomas Jefferson’a danışılarak hazırlanmış belge, Rousseau’nun Sosyal Kontrat’ından ve Montesquieu’nün Güçler Ayrılığı ilkesinden etkilenmişti.

Belgede konu olan ve Yunan felsefinde rastlanan ‘doğal hak’ konsepti ise Cicero’dan Voltaire’e birçok düşünür tarafından irdelenmişti. Evrensel olan bu kavram her zaman her yerde geçerli olmak zorundaydı, aksi takdirde insanın doğasına ihanet edilmiş olurdu. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin de etkisinin hissedildiği belge yaşama hakkı, mülk edinme hakkı ve özgürlük üzerine temellendirilmişti. Ama şöyle bir gerçek mevcuttu. Belge iyimser bir hava içerisinde ilan edilmiş olabilirdi fakat zamanın ruhunun yazanlara uygunluğu büyük bir tartışma konusu teşkil etmekteydi.

Unutulmamalıdır ki, devrime rağmen demokrasi ve özgürlük gibi bireysel haklar hala tehlikeli görülüyordu. Her ne kadar bu kavramların karşıladıkları hakkında benzeri görülmemiş, iyimser ifadeler kullanılsa da bazı devrimcilerin ağzından düşmeyen bu mefhumlar devrimci ya da değil birçok çevre tarafından korkuyla izleniyordu. Çünkü kurulu düzeni yıkmak başka, onun yerine başka bir düzen yerleştirmek başkaydı. Le Bon’un ifade ettiği gibi eski rejim yüzyılların getirdiği yavaş, evrimsel bir süreçle oluşmuştu. Bütün kurumları, yapıları ve aygıtları bu şekilde meydana gelmiş, gücünü bu yavaş oluşumdan almıştı. İnsanın can damarı olan inancın içine kendini ağdalı bir biçimde işletmişti.

Devrimin bunu bu kadar uzun sürede gerçekleştirecek zamanı yoktu. Acilen yeni ütopyalar, geçmişle bağlantısı olmayan inanç sistemleri kurması gerekliydi. İnsan Hakları Bildirgesi bunlardan bir tanesiydi. Zamanın ruhuna bakılmaksızın, uygulanabilirliği sorgulanmaksızın, sosyolojik gerçeklikler irdelenmeksizin ilan edilmişti. Romantizm içinde zafer naraları atan devrim politikacıları ortada olanın farkında değildiler. Bildirge, önümüzdeki bir yüzyıl boyunca Fransa’da işlevsel olmayacaktı.