İnsan, en temel duygusu olarak tanımlayabileceğimiz istikrar duygusunun etkisi altında yaşar. Bu duygu doğrultusunda dünyayı, yaşamı ve kendisini bir bütün olarak kavrayıp anlamlandırmak ister. Gözlemlediği, deneyimlediği olaylardan elde ettiği bilgi birikimini bu doğrultuda kullanıp hayatını daha istikrarlı bir hale getirmeye, anlam kazandırmaya çalışır. Farklı deneyimlerle test edip gerçek olarak kabul ettiği bilgi birikimi, aklına gelen soruları ya da karşılaştığı yeni olay ve sorunları açıklamakta yetersiz kaldığında, inançlar ve onların sistemleşmiş hali olan dinler devreye girerek boşluğu doldurur.

İnanç, akıl yürütme yoluyla elde edilmiş, sorgulanmayan, doğruluğundan emin olunan, güven duyulan, gerçek gözüyle bakılan ön kabullere, yargılara dönüşmüş bir bilgi düzlemidir. Diğer bir deyişle sorular ve sorunlar karşısında bilgi birikiminin akıl yürütme yoluyla kurgulanarak yeniden şekillendirilmiş bir halidir. Dini de kısaca doğaüstü varlıklar, güçler, onların belirledikleri dünya düzeni ile ilgili açıklamalar ve bu düzen doğrultusunda belirlenen kurallara ilişkin inançlar ve ritüeller bütünü olarak tanımlamak mümkün. Ünlü Antropolog Clifford Geertz’in din tanımı bu konudaki en kapsamlı tanımlamalar arasında yer alır: “Din, genel bir varoluş düzenine ilişkin kavramlaştırmalar formüle ederek insanlarda güçlü, yaygın, uzun süreli ruh halleri ve motivasyonlar yaratan; bu kavramlaştırmaları bir gerçeklik halesine bürüyerek söz konusu hallerin ve motivasyonların eşsiz bir şekilde gerçekmiş gibi görünmesine yol açan semboller sistemidir.”

İrade Huzur Takası
Din, kısaca hayatı sorgulamayı ve bu sorgulama sırasında yaşanan huzursuzluğu bir kenara bırakıp sunulan açıklamalarla yetinmeyi, bunlara sığınıp teslim olarak huzur bulmayı yani istikrara kavuşmayı vaat eder. Yani irade, ölümsüzlük ve dünyada yasaklanan ya da ulaşılamayan zevklerin tattırılacağı cennet gibi karşı konulması son derece zor ödülleri de içerebilen, insanın öteden beri arayıp durduğu istikrar vaadiyle takas edilir. Örneğin İslam kelimesinin anlamı teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmektir. Son derece yaygın olarak kullanılan “Huzur İslam’dadır” sloganı da bu teslimiyet karşısında elde edileceği belirtilen istikrar duygusuna vurgu yapar.

İradenin teslim edilmesi, boyun eğme ve itaat etme sosyal-kültürel düzenin tesis edilmesi, toplumsal işbölümünün itirazsız bir şekilde kabul edilmesi, üretim, dağıtım, paylaşım ve tüketim ilişkilerinin organize edilmesi açısından büyük önem taşıdığından dinler toplumların ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Haksızlık yaptığı düşünülen bir yönetime karşı sesini yükseltmek kolaydır ama dini ve onun temsil ettiği yaratıcıyı arkasına aldığına inanılan bir yönetime karşı çıkmak için iki kere düşünmek gerekir. Bu nedenle insanlık tarihi boyunca çok sayıda yönetici güçlerini pekiştirmek ve kendilerine karşı çıkılmasını engellemek için dinin bu özelliğinden faydalanma yoluna gitmiştir. Türkiye’de bizzat devletin en tepesindeki isimler tarafından dile getirilen dindar ve kindar nesiller yetiştirme söylemi de dış düşman olarak belirlenen tehditlere karşı din olgusu etrafında birleşip liderin belirlediği hedefler doğrultusunda hareket etmeyi ifade eder. Din karşıtı olanların sık sık alıntıladığı Karl Marks’a ait “Din halkların afyonudur,” sözü de insanların din yoluyla haksızlıklara ve çıkar düzenine karşı tepkisiz kılınmalarına vurgu yapar.

İhtişama Açılan Kapı
“İnanç dağları yerinden oynatır,” derler. Bu deyişin geçerliliği bilimsel olarak doğrulanmamış olsa da inanış ve dinlerin insan üzerinde ne kadar güçlü bir etkiye sahip olduğuna, toplumları ve kültürleri nasıl yönlendirdiğine dair tarihten ve günümüzden sayısız örnek bulmak mümkün. Geçmişten günümüze kalan en eski yapılar olan Göbeklitepe buluntuları, Mısır, Maya piramitleri, Stonehenge’in yanı sıra sayısız tapınak ve diğer eserlerin meydana gelmesini sağlayan en önemli etkenlerden biri bilgi, teknoloji ve emeğin bir araya getirilmesini sağlayan inançtı. Çin hükümdarı Qin Shi Huang görkemli mezarına her biri farklı yüz hatlarına ve mimiklere sahip sekiz bin toprak asker heykelini öldükten sonra kendisini koruyacaklarıyla inancıyla yerleştirmişti. Bu amaçla inşa edilen mezarın yapımı otuz yıl sürmüş. Yedi yüz bin asker çalıştırılmıştı. Mısır firavunlarının eşlerinin, hizmetkârlarının ve piramitlerin inşasında görev alanların kendisiyle birlikte gömülmesini sağlayan da benzer bir inanıştı. Tarih boyunca dinler adına tapınak ve diğer kalıcı eserler meydana getirmek için girişilen çabalar bir rekabete dönüşmüş bu uğurda muazzam miktarda servetler dökülmüş, hayatlar adanmış, emekler harcanmıştır. Tanrı’nın kusursuzluğunu yansıtan muhteşem mabetler inşa etme rekabeti günümüzde de sürüyor. Örneğin İspanya’nın Barselona kentinde yapımına 1882 yılında başlanan Hıristiyanlığın ihtişamını yansıtması amaçlanan La Sagrada Familia kilisesi halen tamamlanamadı. Bazı kaynaklara göre yapının, kilisenin ünlü mimarı Gaudi’nin ölümünün yüzüncü yıl dönümü olan 2026’da tamamlanacağı belirtiliyor.

İnanca Akıtılan Servetler
Elbette dinler adına hareket ettiklerini belirten devlet, kurum ya da grupların faaliyetleri yalnızca güzel sanat eserleri meydana getirmekten ibaret değil. Yoksulluktan yola çıkan ve yoksullara kol kanat gerdiklerini iddia eden inançlar kimileri için büyük bir gelir kapısı olabiliyor. Bugün Roma toprakları içinde bulunan ve dünyanın en küçük devletlerinden birisi olan Vatikan’ın beş yüz milyar Euro büyüklüğünde bir servete sahip olduğu belirtiliyor. Üretim ve ticaret gibi faaliyetleri bulunmayan, gelirini Katolik Kilisesi’ne yapılan bağışlardan elde ettiği belirtilen Altmış bin nüfuslu bu küçük devletin Amerika Birleşik Devletlerinden sonra ikinci büyük altın rezervine sahip olduğu da iddialar arasında.

İslamiyet’in kutsal topraklarına ev sahipliği yapan Suudi Arabistan ise petrolden sonra en büyük gelirini hac ve umre faaliyetlerinden elde ediyor. Yalnızca bu iki kalemden 2017’de on iki milyar dolar gelir elde edildi. Krallık hac ibadetinden elde ettiği geliri daha da artırmak ve elli milyar dolar seviyesine çıkarmak için yatırımlar yapıyor. İnançtan çıkar sağlama düşüncesi dünyanın hemen her yerinde birçok insanın dini önder kisvesine bürünerek saf insanların inançlarını sömürüp zenginleşmelerinin ve takipçilerini her şekilde suistimal etmelerinin yolunu açıyor. Bu sömürü dinin toplumdaki yerinin ağırlığı oranında artıp yaygınlık kazanıyor. İsmail Saymaz’ın “Şehvetiye Tarikatı” ve Timur Soykan’ın “Badeci Şeyhin Sır Odası” adlı kitapları bu sömürü düzenine ilişkin ilginç örneklere yer veriyor.

Din Savaşları
İnanç yoluyla muazzam miktarda kazanç elde etme olanağı tarih boyunca sürtüşmelere çatışmalara ve savaşlara neden oldu. 1095-1272 yılları arasında gerçekleştirilen ve kutsal toprakları fethetmeyi ve oradaki zenginliklerin elde edilmesini amaçlayan Haçlı Seferleri’nde kaç kişinin hayatını kaybettiğine ilişkin tutarlı bir rakama ulaşmak zor olsa da bu rakamı on binler, belki de yüz binler olarak ifade etmek mümkün. Bunun da ötesinde bu seferler sonuçta aynı tanrıya inandıklarını söyleyen Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki bölünmeyi fazlasıyla derinleştirip günümüze kadar taşınmasına neden olmuş dünya genelini ilgilendiren sorunlar karşısında birlikte hareket edilmesini engelleyen faktörlerin temel taşlarından birisi olarak tarihe geçmiştir. İslam ülkelerinin dinlerini yayma amacını güttüklerini söyledikleri ama zenginliklere el koyma ve köleleştirmenin de eksik olmadığı fetih girişimleri de aynı etkiyi yaratmıştır.

Avrupa’da 1542’de Alman köylülerinin ayaklanmasıyla başlayan din savaşları tam 106 yıl devam etti. Katolik Kilisesi’nin Hıristiyanlık üzerindeki tekeline karşı başlatılan savaşa katılan İspanya, Portekiz, Fransa, Avusturya İsveç, Almanya, Hollanda, İngiltere ve İrlanda büyük ölçüde harap oldu. Bu savaşlarda ölenlerin sayısına ilişkin farklı tahminler yapılsa da en düşük rakam altı milyon. En yüksek tahmin ise on dokuz milyon kişinin hayatından olduğu yönünde. Almanya nüfusunun yüzde 40’ının yok olduğu belirtiliyor.

Acılar Katlanarak Büyüyor
Din günümüzde de uluslararası siyasetin belirlenmesi konusunda fazlasıyla etkili. Amerika Birleşik Devletleri’nin Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin yayılma politikasını engellemek amacıyla Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya kadar olan coğrafyada Müslüman ülkeleri kullanarak bir set oluşturmak amacıyla “Yeşil Kuşak” projesini devreye soktuğu biliniyor. Günümüzde de Orta Doğu’daki zengin petrol kaynaklarının kontrolü için ülkelerin orduların ve kökten dinci terör gruplarının karşı karşıya getirildiği büyük bir mücadele yaşanıyor. Bu mücadelede Taliban, El Kaide ve IŞİD gibi örgütlerin devreye sokulması, boğaz kesme görüntüleri ve canlı bombaların kullanılması dinler arasındaki ayrılıkları daha da derinleştiriyor.

Myanmar’dan Hindistan’a, Filistin’den İsrail’e Mısır’dan Suriye’ye, Kuzey Afrika’daki Arap Baharı ayaklanmalarından Boko Haram’ın terör rüzgârları estirdiği Nijerya, Nijer, Kamerun ve Çad’a, 11 Eylül kâbusunu yaşayan ABD’den zaman zaman terör saldırılarıyla karşı karşıya gelen Avrupa ülkelerine kadar dünyanın birçok bölgesinde din eksenli savaş, çatışma ve saldırılar büyük bir huzursuzluğa neden olup insanları ve toplumları birbirine düşman ediyor, kendi inancından olmayana yönelik hoşgörüyü yok ederek dünyayı yaşanılmaz bir yer haline getiriyor.

Dünya tarihi, kendilerini tanrı ilan eden, tanrının temsilcisi olduğunu iddia eden krallara, devlet kurup yöneten peygamberlere, devletlerin yönetimine karışan papalara, tanrının yeryüzündeki gölgesi olduğunu belirten halife, sultan ve padişahlara, çeşitli dinlerin himayecisi, koruyucusu, hizmetkârı olduğunu söyleyen yöneticilere sıklıkla tanık oldu. Ne var ki, hiçbir inanış ya da din ne dünya ne de toplumlar ölçeğinde arzu edilen huzur ve barış ortamını şu ana dek sağlayabilmiş değil. Bundan sonrası için de bu alanda pek bir umut görülmüyor. Din adına yapılan savaş ve mücadelelerde sayısız insan öldü, sakat kaldı, esir düştü, tecavüze uğradı, köle oldu, aforoz edildi, yakıldı, derisi yüzüldü, işkenceye uğradı, acı çekti. Bu çekişme bugün de hızla devam ediyor ve acıların katlanarak büyümesine neden oluyor.

Gündüz İnsan Gece Kurt
İnsan, üzerinde bu kadar büyük bir etkiye sahip olan inanç ve dinler karşısında ne yapar, nasıl davranır sorusuna yanıt aradığımızda birden çok cevapla karşılaşırız. Psikolojinin önde gelen isimlerinden birisi olan Alfred Adler insanın hayatın getirdikleri karşısında hissettiği yetersizlik duygusu ve bunun sonucunda giriştiği üstün olma mücadelesinin altında tanrı gibi olma isteğinin yattığını dile getirir. Hatta ona göre ateistliğin temelinde bile tanrıdan üstün olma isteğinin bulunur ve amaç sahibi olmak da tanrı gibi olmayı istemektir. İnsandaki güç isteminin sonucu olarak dindar bireyler yetersizlik duygularını tanrı ile telafi ederler, çünkü çoğu dinde tanrı mükemmeldir. Kendilerini tanrı üzerinden tanımlayarak ve tanrıyı amaç edinerek aşağılık duygularını yenmeye çalışırlar.

Sigmund Freud da dinin bilinçdışı ve ilkel yönlerinin altını çizerek din ile ilkel toplumların, çocukların ve nevrotiklerin zihinsel yaşamları arasında benzerlikler bulunduğunu belirtir. Ona göre iyi veya kötü ruhlar ve diğer doğaüstü varlıklar insanın kendi duygusal dürtülerinin yansımaları olmaktan öte bir şey değildir, din ve dini ibadetler bir saplantı nevrozudur.

Abraham Maslow ise dinleri kuralcı olan ve kuralı olmayan mistik din şeklinde ikiye ayırır. Buna göre kuralcı dine bağlı olanlar düzen insanıdır, gerçek dini tecrübeler yaşayan ise mistik insandır. Düzen insanı yalnızca dinin getirdiği yüzeysel ritüelleri yerine getirir ve kurallara uyarken düzenin bir parçası olmaktan öteye gidemez. Elbette insanların büyük bir bölümü içinde yaşadıkları toplumun inançlarına uyum sağlamayı seçerler. Bu seçim onları dışlanmaktan ve o toplumda geçerli olan dinin diğer yaptırımlarından korur. Ufak tefek hatalarının öngörülen bedeller karşılığında affedilmesini sağlar ve sosyal-kültürel düzenin işleyişi de aksamadan devam eder.

İnsanların yapmalarının istenmediği davranışlar büyük günah olarak tanımlanır hem bu dünya da hem de diğer dünyada uygulanacağı belirtilen ağır yaptırımlarla söz konusu eylemlerin önüne geçilmeye çalışılır. Ne var ki bugüne kadar hiçbir toplumda hiçbir din söz konusu davranışların sonunu getirmeyi başaramamıştır. Yaptırımlar ne kadar ağır olursa olsun insanların büyük bir çoğunluğu arzularının peşinde koşar ve görülmediklerini düşündükleri, yakalanmayacaklarını umut ettikleri anlarda günah işlemekten çekinmezler. Bu durum toplumda “gündüz insan gece kurt” tarzında ikili bir yaşayışa neden olur. Suçluluk duygusu, utanç, dedikodu, cezalandırılma korkusu, yalan, aldatma, hile günlük hayatın bir parçası haline gelir. Aydınlanma Çağı’nın önemli isimlerinden birisi olan Fransız yazar ve filozof Denis Diderot bu durumu “Felsefe Konuşmaları” adlı eserinde “Herkes dine inandığını söyler ama sürekli olarak bir dinsiz gibi davranır,” cümlesiyle özetler.

Dinlerin insan doğasına ters düşen uygulamalarına ve bilimsel gerçeklerle çelişen dogmalara karşı çıkmak ise büyük bir cesaret gerektirir. Çok az sayıda insan bu cesareti gösterebilmiş ve bunun karşılığında çoğu zaman canlarından olmuşlardır. Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther’e atfedilen bir efsanede Kilise’nin cennetten arazi satması karşılığında Luther’in de kilise yetkililerine başvurarak topladığı bağışlarla cehennemin tapusunu satın aldığı anlatılır. Bir pankart hazırlayarak cehennemin tapusunun elinde olduğunu, kapısına kilit vurduğunu ve bundan sonra kimsenin cehenneme alınmayacağını ilan eder. O andan itibaren köylülerin cehennem korkusundan kurtularak büyük bir aydınlanma yaşamaya başladıkları belirtilir. Efsanenin gerçek olup olmadığı bilinmiyor ama Martin Luther kilise karşıtı faaliyetleri nedeniyle aforoz edilip hakkında ölüm cezası çıkarılması kararına rağmen Katolik Kilisesi’nin Hıristiyanlık üzerindeki tekelinin kaldırılması ve aydınlanmanın hızlanması konusunda önemli bir rol oynadı.

Tanrı Katili
Alman filozof Fredrich Nietzsche’nin çok tartışılan “Tanrı öldü,” önermesi de insanın yarattığı düzenin meydana getirdiği gelişmeyi engelleyici kuşatmadan kurtulup bir üst aşamaya geçebilmesi için engelleri yıkması gerektiğine yapılan bir vurgudur. Üstelik tanrının ölümü çağımıza has bir durum değildir. Her ne kadar tanrıların ölümsüz olduğu düşünülse de vazgeçilen her inanç, geride bırakılan her din bir bakıma daha önce tapınılan tanrının ölümünü ve toplumun yeni bir aşamaya geçişini simgeler.

Yunan mitolojisinde yer alan Pan’ın ölümüne ilişkin söylence de bunun en canlı örneklerinden biridir. Roma İmparatoru Tiberius döneminde bir gemi Ege’de yol almaktaymış. Geminin Thamus adında bir dümencisi varmış. Bir akşam birden rüzgâr kesilivermiş, adalardan “Thamus! Thamus!” diye bir ses yükselmiş Thamus’un yanıt vermesi üzerine, ses geminin belli bir noktaya ulaşınca dümencinin “Yüce Pan öldü!” diye bağırmasını buyurmuş. Thamus söylenen yere geldiğinde rüzgâr esiyorsa geçip gitmeyi, ama kesilirse buyruğa uymayı kararlaştırmış. Oraya varınca rüzgâr kesilivermiş. Thamus da “Yüce Pan öldü!” diye gırtlağının var gücüyle bağırmış. Susar susmaz da sanki birçok kişi bu haberi almış da çok kederlenmiş gibi her yandan iniltiler ve ağlamalar yükselmiş. Gemideki herkes de bu olaya tanık olmuş. Haber çok geçmeden Roma’da da yayılmış. İmparator Tiberius Thamus’u bizzat görmek istemiş ve onu sorguya çekmiş. Bilginleri toplayarak bu yüce Pan’ın kim olduğunu sormuş. Bilginler de onun tanrı Hermes’in oğlu olduğunu söylemişler.

Aslında Pan’ın gizemli ölümü bize çok daha karmaşık bir hikâye anlatır. Tesadüfe bakın ki bu olay Hıristiyanlığın doğduğu döneme denk geliyor ve yine tesadüfe bakın ki Pan tüm bütün demek yani tüm doğanın tanrısı demek. Çok tanrılı dönemi anlatan Panteizm de onun adından esinlenerek türetilmiş. Yani şimdi bize masal gibi gelen ancak o zaman dinsel bir gerçek olarak kabul edilen Pan o dönemde taraftar toplamaya çalışan Hristiyanlık yayıcılarının en büyük rakibi insanın başa çıkmakta zorlandığı güçlü bir rakibi yok etmek için en sık başvurduğu yolardan biri de onun ölmesini sağlamak değil midir?

Bağnazlığın Prangası Ağırdır
Bugün Batılı ülkelerde din hâlâ büyük bir etkiye sahip olsa da, din ve vicdan özgürlüğü düşüncesi büyük bir kabul görüyor, dinleri dışlayarak sadece tanrıya inandığını söyleyen deistlerin ve tanrıya inanmadıklarını belirten ateistlerin sayısı hızla artıyor. Ekonomik ve sosyal kıstasların çoğunda dünyanın en önde gelen ülkeleri arasında yer alan Norveç’te 2016 yılında ateistlerin sayısı inananları geçti. Koyu bir muhafazakârlıkla yönetilen İslam ülkelerinin büyük bir kısmının ekonomik ve sosyal gelişmişlik konusunda son sıralarda yer almaları, temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanan yoksul ülke insanlarının kendilerinden farklı inançlara sahip zengin ülkelere canlarını yitirme pahasına göç etmeye çalışmaları; inancın koyu bir bağnazlığa dönüşmesinin gelişmeyi, toplumun çağın gereksinimlerine uyacak şekilde değişmesini ne kadar engelleyebileceği ve insan hayatının nasıl bir cehenneme çevrilebileceği konusunda açık bir örnek olarak karşımızda duruyor.

İmamlık ve müftülük yapan ancak dinler tarihi üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda ateizmi benimseyen ve dinin bir politika malzemesi olarak kullanılmasını eleştirdiği yazılar ve kitaplar yazması sonrasında suikast sonucu öldürülen yazar Turan Dursun “Din Bu” isimli kitabında dini dogmalara gelişmesi nasıl engellediğini açıklarken şunları söyler: “Toplumu değiştirmek isteyen herkes ilk önce içinde yaşadığı düzenin eskiyen, çürüyen hâkim ideolojisi ile karşı karşıya gelir. Bu bir anlamda yaşadığı toplumla karşı karşıya gelmektir. Tarihteki bütün büyük dönüşümlerin hepsi son tahlilde toplumun kendisinin değişmesidir.”

Dağları yerinden oynatan şey insanın bir hedefe odaklanma potansiyelidir. İnanç bu odaklanmada çok önemli bir rol oynayabilir ancak her şeyi doğru ve faydalı sonuçlar getirecek şekilde yapabilme becerisini kazanmak bilgiyi ve yeni bilgilerin getireceği değişimi özgür bırakmaktan geçer.