Topluma uyum sağlamak, yargılanmamak, dışlanmamak, ait olabilmek adına sürekli korkutularak yetiştirildik. Korkular üretmeyi öğrendik. Karanlıktan gelip bizi alacak öcüler, yalan söylersek yanacağımız cehennemler, bedenlerimize dokunursak işleyeceğimiz büyük günahlar, büyüdükçe bizden beklentileri yerine getiremediğimiz zaman maruz kalınan ağır eleştiriler…

Büyüdükçe, bu tip yapmalar, yapmalılar bizi öylesine ele geçirir ki artık içimizde hiç susmadan konuşan, eleştiren ve yargılayan; konuşan toplumun sesini kendi sesimiz sanmaya başlarız. O sesi dinledikçe ve uyum sağladıkça kabul gördüğümüzü, bedeller ödeyerek öğreniriz. Öğrenmek zorunda kalırız. Toplumun sesi, mahallenin sesi, komşunun sesi, ailenin sesi; artık kendi sesimizi duyamaz oluruz. Kendimize bakmak yerine toplumun kurallarına uyum sağlamak için çabalayıp dururuz. Farklılıklarımız en büyük kabusumuz olur. Topluma uymadıkça, topluma uymaya çalıştıkça, yargılandıkça, dışlandıkça…

Her seferinde biraz daha vazgeçeriz kendimizden, korkularımızı bastırmak adına… Biraz daha vazgeçtikçe. Biraz daha uyum gösterdikçe benliğimiz yerine egomuz büyür. Bedenimizle bütünleşmemiş, bastırılmış, korkularla beslenmiş, kendini inkar etmiş kadınlar ve erkekler olarak kabul görmek için tek çaremiz güçlü olmak olur. Toplumun beklentilerini ne kadar karşılarsak, o kadar takdir görürüz. Toplumda ne kadar değer görürsek, o kadar güçlü hissederiz. Toplumda yer buldukça güçlü olmak; daha, daha, daha… Güçlü olmak, silahlı olmak, korkutmak, baskı yapmak, kontrol etmek, toplum kuralları, toplumsal uyum, güçlü egoların maskesinde güçsüzlüğümüzü bastırırız.

Kendimiz olmaya çalışmak, kendimizi keşfetmek demek dışlanmak, horlanmak, kabul görememek anlamına gelmeye başlar. Toplumsal kültürün öğretilerine boyun eğdikçe; bir yandan kendimize acır, diğer yandan bu acıma duygusunu fedakarlık adı altında süsleyerek çevreyi sinsi sinsi yönetmeye başlarız. Gücün araçları olan para, mevkii, ünvan gibi dışarıdan edinilen silahlarla kuşandıkça, yönetilmemek için yöneten olmayı seçeriz. Güçlü olmayan benliğimizi silahların yarattığı yapay güvenle besleriz. Artık kendimizin kim olduğunun bir önemi kalmaz. Sorgulamak, düşünmek, farklı olmak, aykırı düşünceleri dile getirmek sistemli olarak küçümsenir. Toplumun daha önemli öncelikleri vardır. Hep daha önemli bir şeylerin altı çizilir. Çizilmek zorundadır. Toplumsal değerler sorgulanmaya başlarsa eğer, aykırı sesler bir araya gelirse eğer, toplum korku ve şiddetle yönetilemez. Düzenin sürdürülmesi tehlikeye girer.

Sorgulamaya gerek yoktur. Sorgulama yapılacaksa da bu kendimizin dışında bir sorgulama olmalıdır. Var olamadığımız sürece içimizde büyüyen ‘kendilik’ nefreti ve bu nefreti görmemize engel olan egolar beslenir, büyütülür, yaşamlar ‘gibi’ yaparak kendi döngülerinin içinde tüketilir. Bize dayatılan düşünce kalıplarının ötesine geçmek aklımıza bile gelmez, çünkü kendi döngümüzün içinde bize dayatılan yüksek idealleri yakalayabilmek için çırpınarak bitip tükeniriz. Yaşam akıp giderken; toplumsallaştıkça, uyum sağladıkça… Daha, daha, daha; kendi hayallerimizin yerini yüksek idealler aldıkça…

Yüksek idealler söz konusu olunca direniş ve protestoya yer kalmaz. Toplumsal düzen söz konusu olunca yönetenlerin direniş gösterenlere tahammülleri olmaz, direniş gösterenler yok edilmesi gerekenlere dönüşür. Toplumsal düzenin temel direği olan ‘yüksek idealler’e hizmet etmiyorsanız ötekileşir, ötekileştirilirsiniz. Nefretlerin yansıtılacağı, intikam alınacağı ötekiler, kolayca hedef tahtasına oturtulur. Ötekiler yaratıldığı sürece de şiddetin sonu gelmez. Şiddet şiddeti körüklemeye, şiddet korkuyu büyütmeye yardımcı olur.

Topluma uyum sağlamak adına, belki de farkında olmadan kendimize uyguladığımız sansürü, başkalarına da uygulamaya başlarız. Sansür, şiddet ve yargılama nefes almak kadar doğallaşır. Toplumsal baskı yok diye düşünürüz. Baskının koruyucusu olduğumuzu, baskının sürmesini sağlamak için bütün hayatımızı harcadığımızı bile göremez oluruz.