Birey, hiç şüphesiz organik bir varlıktan kültürel bir özne konumuna geçerken toplumun az çok etkisi altındadır. Kimliği, kültürel kodlarla şekillenir; şimdiki zamanı, geçmişinin ürünüdür. Düşünmek için kavramlara ihtiyaç duyar ve kavramlar toplumun belleğindeki dilsel kalıntılardır. Toplum bireye yön verir, birey ise topluma. İnsan zamanda ve mekânda aynı anda var olamaz. Ya zamanın ağırlığını hisseder ya mekânın. Her ikisi de toplumsal koşulların ezici üstünlüğünün hoyrat inşasından kurtulamaz. Kent ve taşra insanının toplum algısı değişiklik gösterir. Homojen toplum algısı ağır bastığında ayrımcılık kaçınılmaz olur. Şiddetin en yaygın biçimi olan ayrımcılık meşruiyet kazandığı ölçüde toplum ilkelleşir, kent ve taşranın kültürel iklimi, mimari çehresi farklı bile olsa benzeşmeye başlar. Birey toplumun neresindedir o vakit?  

Sosyal medyanın hayatımızdaki yeri arttıkça bireyin görünmez görünürlüğü de arttı. İnsan artık her yerde ve aynı zamanda hiçbir yerde. Nitekim kent ve kırsal ayrımını hem görünür hem görünmez hale getiren cam bir duvar inşa etti. Etkileşim süreçlerinin hızı büyük bir boşluğa yol açtı, insanların içini nesnelerle doldurmak için can attığı bir boşluğa. Fiziki mesafe sanal boyutta yok olurken insanın kendine mesafesi kısaldı. Artık insan sosyal medya olmadan yersiz yurtsuzlaşıyor; toplum da öyle. Kırsalda ikamet eden kişi sosyal medya sayesinde dünyadan hızlıca haberdar oluyor. Yeni tüketim biçimi artık ‘sahip olma’ yerine ‘bakma’ olarak atfedilebilir. Bakarak tüketmek ya da görünerek tüketilmek. Bakma ve bakılma eşanlı ivme kazanıyor giderek, bu nedenle kişinin benlik algısı hiç olmadığı kadar toplumun takdirine bağlı hale geldi.

Sosyal medya insanları aynı zeminde buluşturuyormuş gibi görünse de dikey hiyerarşiyi pekiştiriyor. Bir sosyalleşme aracı olan sosyal medya toplumsal ayrışmaya neden olduğu gibi, insanın anlam arayışına suni çözüm sunuyor. Sanal iletişimin konforu yüz yüze ilişkilerden kaçınılmasına neden oldu. Duygu aktarımına dayalı sahih diyalogun yerini tek yönlü sürecin ivme kazandığı monologlar aldı. İnsanlar arası ilişki yozlaşırken, kişi sanal bir kopyaya dönüştü. Sosyal medyanın koşullu ilişkileri mercek altına alınmadan toplum üzerine fikir yürütmek, tespitte bulunmak imkansızlaştı. Sosyal medyayı toplumun minyatürü olarak telakki edilebiliriz pekâlâ. Öyleyse, kendini sosyal medyadan yalıtamayan birey, tefekkür gücü giderek verili kodlarla sınırlandıkça, eleştirel aklını ve çok yönlü muhakeme yetisini kaybettikçe topluma nasıl doğru yön ve şekil verecek? Bireyin toplum algısı şeffaflığını ve nesnelliğini yitirdi. Sosyal medya kullanıcısı sözüyle değil, gözüyle kendine varoluş alanı yaratıyor. Sosyal medya vaat ettiği her şeyin tersini sundu. Bağımsızlık vaat ederken bağımlı hale getirdi. Sosyal çevre vaat ederken yalnızlaştırdı. Özgünlük vaat ederken tek tipleştirdi. 

George Simmel’in büyük kent sosyolojisinin karakteristiğinin gözün kulağa üstünlüğü olduğunu söyler. Gözün hakimiyeti öbür duyu organlarını kısmen işlevsizleştirdiği içindir ki, kent insanı sözcüklerle yazılı ve sözlü ilişkisini zamanla koparmıştır, sadece nesneler üzerinden ilişki kurar toplumla. Tüketerek dâhil olur topluma; dilsizleşerek, hissizleşerek, bilinçsizleşerekSimmel’e göre Toplum, toplumun toplumlaşma olması anlamında insan faaliyetlerinin ürünüdür.  

Dünya nüfusunun yüzde kırkı sosyal medya kullanıyor. Her gün yirmi dakika Facebook kullanımı anksiyete ve depresyona yol açıyor. Moral bozukluğu, umutsuzluk, gelecek kaygısı, değersizlik hissi de baş gösteriyor zamanla. Sosyal medya bağımlılığının toplumun sosyal yapısını değiştirdiği bir gerçek. Öyleyse, toplum demek sosyal medya demek midir?