Pablo Larrain’in 2008 yılında çektiği, Post Mortem (2010) ve No (2012) ile birlikte Pinochet Üçlemesinin ilk halkasını oluşturan Tony Manero filminin incelemesi yapılacaktır. Tony Manero ismi, sinemaseverlere John Travolta’nın 1977’de John Badham’ın yönettiği Cumartesi Gecesi Ateşi filminde oynadığı baş kişinin ismi aynı zamanda. Peki Larrain’in Pinochet anlatısı ile John Travolta arasındaki ortak özellikler ya da daha doğru bir ifade kullanmak gerekirse, ikisini yakınlaştıran unsurlar nelerdir?

İncelemeye ayrıntılı bir şekilde devam etmeden önce, Larrain’in filminin baş kişisi olan Raul Peralta ile John Travolta’nın canlandırdığı Tony Manero karakteri, işçi sınıfına mensup, geçim sıkıntısı yaşayan ve dansı maddi dünyanın gerçeklerinden kaçmak için kullanan, kendilerini performe edebildikleri bir alan olarak kullanmaları iki protagonistin yakınsamaya uğradıkları unsurlar arasında sayılabilirler. Ayrıca, diskotek ve Raul’ün gittiği dans evi sınıf atlama tahtası ve/veya kaçış alanı olarak da tezahür etmesi bir başka yakınsama olarak göz önünde bulundurulabilir.

Öte yandan, ikisi de Amerikan Rüyası peşinde sürüklenen ve Amerikan yaşam tarzının küreselleşmesinin çetinleştiği, 1970’ler ile birlikte arşa çıkan tüketim ve haz kültürleri doğrultusunda kendilerini var eden protagonistlerdir. İki film arasındaki ortaklık bunların ötesine gidememektedir.  Dolayısıyla, bu inceleme iki film arasındaki kıyaslamayı sürdürmek yerine Pablo Larrain’in 2008 yılında yönettiği Tony Manero filmine, Amerikan kültürünün ve diktatörlüğün bireydeki etkilerinin irdelenmesi üzerine inşa edilmiştir.

İncelemeye geçmeden önce filmin geçtiği Şili ve Şili’nin içinde bulunduğu durum hakkında bilgi vermekte fayda var. 1970’lerde ABD destekli askeri darbeyle anti-emperyalist politikalar güdeceği iddiasıyla Şili’nin başına geçen Pinochet iktidarında Şili, bu dönem ile birlikte hem açık pazar haline gelmiş hem de Şili’nin yerel kültürünü Amerikan malları ve kültürel unsurlarının pazara girmesinin şiddetlenmesiyle birlikte erozyona uğramıştır.  Bununla beraber, Pinochet’nin muhafazakâr ve totaliter yönetiminin sonucu olarak sokaklarda Pinochet’nin adamları kol gezerek, Pinochet karşıtı insanları şiddete maruz bırakıp, gerekirse de öldürmüşlerdir.

Diğer taraftan ise, ekonomik ve toplumsal sıkıntılar içinde bulunan Şili toplumunun Amerikan eğlence kültürüne politik ve toplumsal farkındalıktan azade olmak suretiyle maruz kalması söz konusudur.  Bu bağlamda, Tony Manero filminde Larrain, Şili’nin Amerikan etkisinde kalışı ve Pinochet diktatörlüğünün gündelik hayat ile birey üzerindeki izdüşümlerini, hedonist ve amacı uğruna her yolu mübah sayıp insanları bile öldürmeyi göze alacak biri olan Raul üzerinden kapsamlı olarak ele almaktadır. Yönetmen, Amerikan Rüyası kavramını konuya eklemlenecek şekilde sorgulamaktadır. Filmin diğer uzamlarında da bahsedildiği gibi Pinochet’nin ajanlarının gizlice hükümete karşı gelenlere uygulanan şiddeti de göz ardı edilmemektedir.

“Tony Manero” filminin baş kişisi Raul Peralta, ellili yaşlarında, alt sınıfa mensup, kendini sadece dansla ifade edebilen biridir. Peralta, filmin geçtiği 1978 yılında “Cumartesi Gecesi Ateşi” filminin Şili’de de gösterime girmesiyle birlikte, içinde bulunduğu kasvetli Şili manzarasından soyutlanarak beyazperdede izlediği filmi Tony Manero’sunun dans hareketinden, anlamadığı İngilizce replikleri ezberleyerek, imaj kültürüne maruz kalarak “Tony Manero”ya dönüşüm yoluna girmiştir. Bu dönüşüm yolunda, Raul Peralta’nın insanlarla iletişim kuramaması da dikkat çeken unsurlar arasındadır. İngilizce replik ezberlemesi ve iletişim aksaklığı ikiliği üzerinden bir örnek vermek gerekirse, bir dans provası esnasında mikrofona yaklaşıp birden filmden bir repliği coşkulu bir biçimde okuması, çevresindekilerin kurduğu iletişim biçimiyle bulunduğu toplumdan yabancılaşması ve Manero’ya evrilerek, Marcuse’nin işaret ettiği Tek Tipleşen Adam’a doğru giden basamaklardan biri olduğunun göstergesidir.

Ayrıca, Raul kendi içinde bulunduğu toplumun kasveti ve baskıcılığı neticesinde bir çocuk gibi davranmakta, filmde gördüğü gençliğe, refah seviyesine ulaşmak amacı uğruna bile sokakta dayaktan kurtardığı kadını evinde öldürüp televizyonunu çalabilmekte, sürekli gittiği sinema salonunda filmin gösterimi bittiğinden ve filmin kopyasını alabilmek adına sinema sahiplerini öldürebilecek kadar kendine, kendi gerçeğine de yabancılaşmıştır. Raul’ün kendi yaşadığı çevreyle olan ilişkisine bakıldığında da Raul’ün dans evindeki arkadaşlarıyla beraber dans evinde kalmasına rağmen, dans evindekilere karşı barınma ve dans ihtiyaçları dışında, onlara karşı sorumluluk duygusu ve herhangi bir duygusal bağ taşımadığı da söylenebilir.

Şili’nin ulusal televizyonunda düzenlenen “Şili’nin Tony Manerosu” adlı yarışmaya dans evinin üyelerinden birinin oğlunun yer almasını duymasıyla, Raul onun Tony Manero takım elbisesinin üstüne gizlice pisleyip, akabinde kendi takımlarını giyerek Pinochet ajanlarının dans evini bastığı esnada gizlice, dama çıkarak çatıdan çatıya kanala doğru kaçmasıyla da örneklendirilebilir. Nihayetinde, mevzubahis dans yarışmasında galip gelememesi ve başka birinin galip gelmesi bu “Amerikan Rüyası”nın gerçekleşmesine mâni olur. Filmin sonunda, Raul bir kaldırım kenarına oturmuş, gelen geçeni izlerken yarışmanın galibi ve karısıyla göz ucuyla selamlaşır. Ardından galip ve karısının bindiği otobüse biner. Arkalarına oturur. Film biter ama sonrasını tahmin etmek pek güç değil.

Film, Amerikan Rüyası ideasının insanları refaha ulaştıran bir unsur olmaktan ziyade kapitalizmin ve küreselleşmeyle birlikte yükselen kitle kültürü ile diktatörlüğün bireyler üzerindeki olumsuz etkisini irdelemektedir. Ayrıca bu konu, insanların birbirlerini de harcayarak ve bireyci bir tutumla sınıf atlama ile imaj kültürünün bireylerde oluşturduğu kendine yabancılaşma unsurunu Pinochet Şili’si ve Raul’ün Cumartesi Gecesi Ateşi filmine olan saplantısı üzerinden işlenmiş olur. Teknik bağlamda da gerçek sinema yaklaşımıyla çekilmesi seyircinin karakterle özdeşim kurmasını engelleyerek, filme eleştirel bakabilmesine yardımcı olabilmektedir.

Kameranın bazen elde kullanılması ve karakterlerin takibi yahut Pinochet’ni ajanlarının sokakta insanlara şiddet göstermesinin genel plandan çekilerek filmin belgeselvari bir hüviyete büründüğü de söylenebilir. Yeşil, kırmızı ve krem renklerinin solgun tonlarının kullanımı göze çarpmaktadır. Yeşil renk, bilhassa filmde Şili sokaklarını tanımlayan; kırmızı ise ya ölümü ya da hazzı; krem rengi ise Raul ve Şili toplumunun kendi içinde bulunduğu boşluğu ve yabancılaimayı da simgelemektedir. Ayrıca, Tony Manero’nun takım elbisesinin beyaz-siyah renkleri de özellikle Raul’ün bir gece vasat ışıklandırma ile aldığı cam zeminler ile yarı çıplak bir şekilde dans etmesiyle birlikte Tony Manero olma çabası bağlamında kullanıldığı görülmektedir. Kurgunun da oldukça ritmik olduğu söylenebilir.

Örnek vermek gerekirse, Raul’ün son sekansta dans ederken birden sahenin ortasında düşünceli durduğu yüz planlar az kareli bir halde serpiştirilmektedir. Ayrıca, ses kurgusuna da değinmekte fayda var. Raul’ün imaj kültürüne hizmet edecek şekilde kendi maddi gerçeğine yabancılaşıp sadece Tony Manero gibi dans edip Amerikan rüyasına ulaşması ile Bee Gees’in “You Should Be Dancing” şarkısının tekrarlı vuruşları arasında bir ilişkiden söz edilebilir.  Raul’ün dans evinden kaçarken seslerin boğuklaşarak sadece, damın üstündeki adımlarına odaklanılması ve şiddetli yerlerde sessizliğe yer verilmesi de değinilmesi, Raul ve dış dünya çatışmasıın izdüşümü olması bağlamında üstüne düşünülmesi gereken başka unsurlardandır.

Filmin sonunun doğal seslerle ve plan sekansla bitmesi hem filmin ritnini yavaşlatıp hem de seyircinin filmin sonundaki beklentilerini yönlendirip Raul’ün sonraki hamleleri konusundaki meraklarını da perçinlemektedir. Seyirciyi bir başka pasif durumdan ayrı tutma yolu da Raul’ün erekte olamaması ve Raul’ün takım elbiseye pislemesinin açık seçik bir şekilde verilmesiyle, Raul’ün öldürürken şiddeti yüceltmeden ya da olduğundan daha şiddetli göstermeden herhangi bir duygulanımdan uzak olacak şekilde, seyirci üzerinde rahatsız ediciliğin sağlanması amacıdır.

Tüm bunlar ışığında sonuç olarak Tony Manero filmi ile Pablo Larrain hem Pinochet diktatörlüğündeki Şili’nin insan manzaralarını sunmakta olup hem de Pinochet’nin diktası altında yaşayan insanların birtakım politikalar neticeside maruz bırakıldıkları Amerikan kültürü ve imaj kültürünün tehlikesiyle kendini tanımlamaya çabalan bireyi kendine yabancılaşarak diktatörlüğün ve hegemonik hedonizmin bireysel izdüşümüne dönüşmesini ele almaktadır.