Türkiye, çevresel şartlar ve jeopolitik açıdan komplike olmasının yanı sıra, çok uluslu bir yapıya sahip. Bu ülkenin tüm insanları diğer ülke vatandaşlarından farklı olarak türlü sebeplerle harmanlanan bir yaşantıya sahip oluyor. Sahip olduğumuz farklılıklar bizi biz yapan etkenleri doğururken, bu toprakların bize sunduğu şeyler ise hiç kuşkusuz bu çeşitlilikten de kaynaklanıyor. Bugün ülkemizdeki bu çeşitliliğin sinemadaki varyasyonlarından birine odaklanacağız.

Senarist, yönetmen ve yapımcı olarak kaliteli işlerin altına imzasını atan Tayfur Aydın ile Komplike için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; yakın bir zamanda senarist ve yönetmen koltuğunda Ümit Ünal’ın bulunduğu, yapımcılığını ise Tayfur Aydın’ın üstlendiği ”Aşk Büyü Vs” adlı filmden ve elbette filmografisine değindik. Festival gezgini ve ödül avcısı ”İz-Reç” ve ”Siyah Karga”yı irdeledik. Bunun yanı sıra geçmişe kısa bir yolculuk da yapmayı unutmadık. Bu sinema yolculuğumuzun ilk durağı ise ”Sen Olmak” adlı ilk kısa filmi oldu. Sinemaya duyduğu tutkusu takdire şayan! Dinmeyen sinema aşkı sayesinde işine dört elle sarılan ve her şeye rağmen hayallerini yaşayan/hayallerin yaşatılmasını savunan bir yönetmen kıldığına  şahitlik etmeniz için sizi Tayfur Aydın’ın hiç bilmediğiniz yanlarını, problemler karşısında aldığı reaksiyonları ve gelecekteki hedefleriyle baş başa bırakıyor; keyifli okumalar diliyorum.

Röportör: Jülide Kubilay

Öncelikle merhabalar, henüz tanımayanlar için Tayfur Aydın kimdir? Bize kendinizden bahseder misiniz? 
1984, Bitlis doğumluyum. Memur bir ailenin çocuğuyum. 2007-2008 yıllarında sinemaya başladım. 2007 yılında ilk setime girdim; o zamandan bu yana dek sinemayla uğraşmaktayım. Aslında bu konuda çok da anlatabilecek bir şey yok diyebiliriz. Hayalleri ve hedefleri olan biriyim.  

Mesleğe başlangıcınız nasıl gerçekleşti? Yönetmen koltuğuna oturma hikayenizi anlatır mısınız? 
Aslında tiyatroyla ilgileniyordum. Sonra tiyatrodayken bir arkadaşım kısa film çekeceğini söylemişti. Sinemayla pek de alakam yoktu. Sinemayla tanışmam geç oldu. Fakat sinemanın aşamalarıyla ilgili bilgim yoktu. Yapımla başladım. O kısa filmin genel koordinatörlüğünü üstlendim. Sonrasında orada uzun metrajlı film çeken biri arkadaş vardı. Çalışmadan memnun kalınca 2007 – 2008 yılında setine çağırdı. O sette birçok şey öğrendim. Üç ay kadar sürdü; 35 mm ile çekiliyordu; çok kalabalıktı. Oldukça yoğun çalışıp; herkesten sonra uyuyup, herkesten önce kalktığımı anımsarım. O set sonrasında kafamda hikayeler vardı, oluşmuştu da. Bu hikayelerden kısa film yapmak istiyordum. Bir senaryo yazdım. Ardından Şevval Sam ile görüştüm. Şevval Sam’da ilk kısa filmimde oynamıştı. Böylelikle sinemaya resmen atıldım. Sonrasında birkaç kısa film daha çekerek festivallere ilettim, ödüller aldık. Hiç bekletmeden bu kez uzun metraj yapımlarına başlamaya karar verdim.  

İlk kısa filminiz ”Sen Olmak” çeşitli festivallerde gösterildi. Hatta 7. İstanbul Ulusal Kısa Film Festivali, Kurmaca dalında birincilik ödülü kazandınız. Pekiyi, ilk filminizi çekerken yaşadığınız zorluklara ve bu kırılma anını lehinize çeviren olaylar gelişti mi?  
Yeni yaptığın bir işte hâkim değilseniz, sıkıntılar olma ihtimali çok yüksek. İlk setim olmasına rağmen ünlü oyuncu vardı. Baya set kurmuştuk; bir arkadaşım (Yüksel Hanım) genel koordinatörlüğünü yaptı. Teknik olarak o dönemde ne varsa onu kullanmama imkân sağlanmıştı. Çok rahat çektik o kısa filmi; zorlanmadık. Çünkü çok istekliydim. Bundan dolayı senaryoya da hakimdim. Fakat ondan sonraki süreçte daha farklı oldu. Farklı bir görüntü yönetmeniyle çalıştık. ”İçindeki Mezar” adlı bir kısa film yaptık. Çekimlere başladığımız süreçte Hasankeyf ile ilgili bir durum söz konusuydu. 12.000 yıllık bu tarihi eserler su altında bırakılıyordu, biliyorsunuz. Onunla ilgili bir kısa film yapmıştım. İşte bu filmde o görüntü yönetmeniyle anlaşamadık ve kendim çekmeye başladım. O kadar yabancıydım ki o kameraya, arkadaşımı arayıp kullanımıyla ilgili bilgi almak durumunda kalmıştım. Nihayetinde dört saatte çekmeyi başarmıştık. Baya festivalleri dolaştı, ödüller aldı. İşte bazı zorlukları ve koşulları tersine çevirebiliyorsunuz. Sonuçta, çok istekliyseniz ve iyi bir ekip kurduysanız; inandığınız hayallerinizi arkadaşlarınıza da inandırabilmeyi başardıysanız yapabilirsiniz. O anlamda çok istekli ve şanslı olduğumu düşünüyorum.

Sizce kısa film yapma şansınız olsa buna devam eder miydiniz? Yoksa uzun metrajlı film yapmak için kısa filmleri köprü olarak mı kullandınız?  
Bu soru çok soruluyor aslında. (Gülüyor) Her şeyden önce kısa film başlı başına bir film. Kısa metraj olunca sanki o film, film değilmiş gibi bir önyargı var. Genellikle çoğu kişi, ileride uzun metrajlı film yapmak için kısa filmleri bir basamak olarak kullanıyor ama bireysel olarak buna karşı olduğumu söylemeliyim. Yaptığım her kısa filme büyük bir anlam yüklüyorum. Toplumsal sorunları dile getirdiğim kısa filmlerim var. Kısa film çekme şansıma gelecek olursak da kısa filmler halen çekiyorum ama kısa film çektiğimde yarışmalara göndermeyi tercih etmiyorum. Çünkü orada daha yeni, hayalleri olan gençlerin yapmak istediği alanlar var. Yarışmalar onlar için çok önemli. Ki oraya katılmak bile onlar için çok önemliyken, uzun metrajlı film çeken biri olarak kısa filmleri yarıştırmaya da karşıyım. Fakat çektiğim filmlerin gösterilmesine izin veriyorum. Ve bir sürü kısa filmin yapımcılığını yapıyorum. Hiçbir zaman uzun metrajlı film yaptıktan sonra kısa filmi köşeye atmadım. Benim için kısa film çok daha anlamlı ve çok sevdiğim bir alan. Mümkün olduğunca bana iletilen projeleri titizlikle değerlendiriyorum. Hatta son zamanda Ümit Ünal ile yapımcılığını üstlendiğim bir film yaptık. Aynı anda Mardin’de bir kısa film de çektik. Kısa filmleri bir basamak olarak kullanmadığım gibi, bu soruya gülmek ile beraber kızıyorum da. Çünkü bu ikisinin çok iyi ayırt etmek gerekiyor. Kısa film başlı başına bir alan. Ne kadar uzun metrajlı film çekersem çekeyim, kısa film çekmeye de devam edeceğim. Kısa metrajlı filmler yaparken dahi uzun metrajlı filmler de hazırlıyordum.   

Uzun metrajlı film çekme fikrine yöneldiğinizde ne gibi problemlerle karşılaştınız? Veya problem yaşadınız mı? Yaşadıysanız eğer, bu sorunları nasıl aştınız? 
Bu önemli bir soru! Çünkü uzun metrajlı bir film yapmak kolay bir şey değil. Bütçe olarak çok müsait değilse, öncelikle bunun altyapısını hazırlamak gerekiyor. İlk uzun metrajlı filmime 2010 yılında başladım. 2011 ve 2012’de festivallerde dolaştı. Senaryoyu yazdığım zamanda uzun metraj senaryosunda hâkim olduğum bir alan değildi. Yazmıştım ama bu alanda eğitim almamıştım. Senaryo yazımını deneyimleyerek ve diğer senaryoları analiz ederek öğrendim. İz-Reç filmi benim için çok anlamlı ve önemli. İz-Reç’i beş günde Murat Toprak ile beraber internet kafede otururken senaryoyu yazdım. O nedenle benim için çok önemlidir. Daha rahat bir ortamda ya da ofiste değil de birçok çocuğun oyun oynadığı bir alanda yazmak çok dezavantajlı olsa da avantaja çevirdim. İnanılmaz iyi geldi ve ilham vericiydi. İnternet kafeye gidip günde altı saat boyunca yazdık. Murat sağ olsun, hep benimleydi. Herkes bana şunu söylerdi: ”Hiçbir eğitimin yok ve nasıl uzun metrajlı film çekeceksin. Öyle bir şeye sakın girişme,” gibi sözler duyuyor ve duydukça da yapmam gerektiğini hissediyordum. Şunu her zaman söylüyorum: kimsenin gelip ”şunu yapamazsın!” deme hakkı yok. Yani onlar ”yapamazsın” dedi diye hayallerini rafa kaldıramazsın. Tam aksine, bunun üzerine gitmek gerektiğini anladım. Ve senaryoyu bitirdikten sonra defalarca Kültür Bakanlığı’na gönderdim. Her seferinde reddedildim ama bir kere inat ettim ve ”bu filmi çekeceğim,” dedim. Birçok röportajda İz-Reç ile ilgili konuşmadım. Ancak belirtmeliyim ki; çok büyük sorunların altına girerek, bütçeyi oluşturdum ve filmi çektik. Film çekmek için kredi çektim. Ne kadar buna karşı olsam da sinema başka bir şey. Nihayetinde seviyorsan yaparsın. Her şeye rağmen sete girdik. Ki sette çok profesyonel insanlar yoktu. Hepimiz beraber öğrendik. Görüntü yönetmeni yirmi yaşındaydı, ben ise henüz yirmi beş yaşındaydım. İz-Reç’i de on altı günde İstanbul, Batman, Diyarbakır ve Siirt’te tamamladık. O ”çekemezsin”, ”yapamazsın” diyen birçok kişi nasıl çektiğime şaşırdılar. Hatta onların içinden yapımcı ve ortak isteyenler de oldu. Yeni bir ekiple ve soğuk bir havada çektik. Başrolümüz Yılmaz Güney’in ”Yol” filminde de oynayan Necmettin Çobanoğlu’ydu. Diyaloglar Kürtçeydi. On, on iki gün Kürtçe çalışarak bu rolün üstesinden geldi. Çok sevdiğim ve sette de katkısının büyük olduğu, değerli bir oyuncudur kendisi. Sonuç olarak çok mutluyum. İz-Reç hak ettiği yere ulaştırmaya çalıştık. Sonuçta festivalleri gezdi, ödüllerini aldı ama daha büyük beklentilerimiz olsaydı daha büyük festivallerde de boy gösterebilecek bir filmdi. İlk filmimin o noktaya erişmesinden dolayı oldukça mutluyum. 

Film çekerken teknik açıdan yaşadığınız en unutulmaz an nedir? 
Benim için değil ama set ekibi için çok şaşırtıcı olan bir şey oldu. İz-Reç’in çekimlerinde, 18 Ocak’ta kar çekimleri vardı. Ve kar yağacak diyordum. Herkes ”on sekiz” dediğinde ben de ”kar yağacak” diyordum. Ve çekim sırasında kar yağdı. Kar sahnelerini o gün çektik. Bütün zorluklarına rağmen iyi yürüyordu. Örneğin at ile bir çekimimiz vardı. Veteriner ise getirilmemişti. Atın orada baygın halde yatması gerekiyor ama veteriner gelmediği için at doğal olarak yatmıyordu. Gidip at ile konuşarak, sanki karşımda bir birey varmış gibi konuştum. Ona eğer yatmazsa setin olamayacağını anlattım. Tamamen tesadüfi şekilde at yere oturdu. Biz de çekimlerimizi gerçekleştirdik. Bu herkes için oldukça inanılmazdı. Bunun üzerine Necmettin Çobanoğlu ”Artık kar da yağdırırsın,” esprileri yapmaya başladı. İlginç olan çok güzel bir tesadüf: 18 Ocak’ta unutulmaz bir kar yağdı. Ve set bitene dek yağmaya devam etti. Benim için unutamayacağım ve hep anımsayacağım an buydu.  

Filmlerinizin mottosunda ne gizli? Dokunmak istediğiniz ve filmlerinizin odak noktasında ne yer alıyor? Ortak bir mesaj kaygısı güdüyor musunuz? 
Benim için önemli olan şey, gerçekten herhangi bir topluma bir faydası olmasıdır. En temelinde filmleri kendim için çekiyorum. Çünkü bir film çektiğimde mutlu oluyorum. Doğru bir şey yaptıktan sonra o adrese teslim bir şey oluyor. İnsanlar bir şekilde o hedefe ulaşıyor. Verilmek istenen mesajı algılıyor. Yani istediğiniz hedefe ulaşabiliyorsunuz. Bugüne kadar yaptığım filmler içerisinde komedi film olduğu kadar; toplumsal bir mesaj kaygısı güden film de olmayabilir. Sonuçta orada film yapmak isteyen genç bireylerin hayalleri vardı. Benim için önemli olan şey, hayalleri olan insanlara destek olabilmekti. Fakat ”İz-Reç”, ”Siyah Karga” gibi filmlerde tamamen toplumsal sorunları dile getiren ve sıkıntılarının yanı sıra güzelliklerini de yansıtmaya çalıştığım bir işti. Sonuçta birçok ulusun iç içe yaşadığı topraklardan geliyorum. Bunu mümkün olduğu kadar doğru bir biçimde yansıtmaya; bir sorun varsa ve gerçekten anlatılması gerekiliyorsa onu anlatmaya çalışıyorum. ”İz-Reç”te de ”Siyah Karga”da da farklı uluslardan farklı insanlardan bahsediyordum. Çok kısa bir sürede bahsetsem dahi, o ulus ile ilgili bilgi edinmeye çalışıyorum. Çünkü bir ulusla ilgili bir şey anlatıyorsam, bunu çok dikkatli bir şekilde yapmalıydım. Hâkim olmak ve iyi bilmek gerekiyor. Doğu’dan geldiğim için Doğu’nun kültürüne yansıtacak filmler yapmaya çalıştım. Ancak son filmimde İstanbul, Adalar’da geçen bir çekim yaptık. Sonuç olarak bu duruma hikâye odaklı yaklaşıyorum. Topluma faydası olacağını düşündüğüm hikayeler önceliğim. Nihayetinde İz-Reç filmimi dokuz yıl önce çekmeme rağmen, halen kendi kültürünü araştırmak isteyenler tarafından izleniyor. Yurtdışından insanlar gelip izleyenler de oluyor. Bu açıdan faydalı olduğunu düşünüyorum, mutlu oluyorum.  

Filmlerinizde en çok hangi aşamaya önem veriyorsunuz? Kurguda mı, senaryoda mı, teknikte mi? Ve en çok hangi aşamaya zaman ayırıyorsunuz? 
Bireysel olarak tüm alanlarına önem veriyorum. Tamamen zaman ayırmak ve önemsemek gerekiyor ama bazı koşullardan dolayı diğerlerini es geçmek zorunda kalabiliyorsunuz. Senaryo aşaması hızlı geçiyor. Yeni yazdığım senaryoda, senaryo aşamasına daha çok zaman harcıyorum. Bunun sebebi de daha iyi noktaya getirmek için. Hatta senaryo aşamasında filmi nerede çekeceğimi düşünüp, o mekanlara giderek zaman geçirerek hazırlığını yapıyoruz. Yapımcılık da ayrı bir süreç; bütçeyi ayarlamak açısından bu yolu izlemek çok daha makul geliyor. Bunun dışında ülkemizde çok fazla önemsenmese de kurgu aşamasında sesinden, rengine kadar önem veriyorum. Saniye saniye takip etmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü kurgu aşamasında tekrar bir film yaratırsınız. Yani şunu demek istiyorum: mümkün olduğu kadar hepsini önemseyip, hepsine zaman ayırmak gerekiyor. Tabii koşullar el verdiği müddetçe. 

Yönetmenlik dışında yapımcılık görevini de üstleniyorsunuz. Ve bazı filmlerde kamera karşısına da geçtiniz. Yönetmenlik veya yapımcılık yerine oyunculuğu tercih eder miydiniz?  
Tiyatroyla başladım. Oyunculuğu da severek yaptım. Hatta ”Press” adlı bir filmde oynadım. İlginçtir, rolümün büyük olmamasına rağmen insanlar tarafından baya ilgiyle karşıladı. Fakat hayalim film çekmekti. Oyunculuk yapmaya çalıştığımda çok fazla teklif alamıyordum açıkçası. O alana tam olarak giremedim. Hızlı bir şekilde yapımcılığa yöneldim. Yönetmenlik yaptıktan sonra oyunculuk teklifleri geldi. Bir yönetmen ve yapımcı olarak bir filmde oynamayı eğer o filme bir katkısı olacaksa kabul ediyorum. Onun dışında oyunculuk yapmayı tercih etmiyorum.   

Ön prodüksiyon aşamasında kafanızda kurduğunuz şeyleri film tamamlandıktan sonra gerçekleştirebildiğinizi düşünüyor musunuz? 
Bu soru bana daha önce de sorulmuştu. Cevabım evetti. Çoğu iyi yönetmenler bile yapmak istediklerinin yüzde otuzunu yaptıklarını söylüyorlar ama bu bir bakış açısı tabii. Sonuçta, bütün koşulları göz önünde bulundurursam, kalkıp senaryoyu çekemeyeceğim bir şekilde yazmanın anlamı yok. Yapımcılık da yaptığım için zaten ona göre senaryoyu şekillendiriyorum. Siyah Karga’da sekiz sahne çekeceğimizi planlarken, çekim yapmaya gittiğimizde önceden planladığımız yere gittiğimizde oradaki ağaçların kesilmiş olduğunu gördük. Hemen o anda o sekiz sahneyi bir sahneye çevirerek, filmi değiştirmiş olduk. Ki bence filmin en ilginç sahnesi de o oldu. Çok konuşuldu, on iki dakika boyunca bir plan sekans çekmiş olduk. Bazen koşullar sizi çok daha farklı şeyler yapmaya itebilir. Genellikle senaryoda yazdığım şeyleri uyguluyorum.  

Yönetmenliğin en temel noktası sizce nedir?  
Film yapmak daha çok bir ekip işidir. Yönetmenliğe gelindiğinde ise aleyhinize seyreden koşulları lehinize çevirmeniz gerekir. Hava koşullarının değişmesi ve benzeri durumlarda hemen sahneyi, açıyı değiştirerek durumu kurtarıyoruz, kurtarmaya çalışıyoruz. Kurgu aşamasında ise verilen en mantıklı ve iyi kararın bu olduğunu anlıyorum. Bu konuda da iyi olduğumu düşünüyorum. 

Ekibinizi seçerken belirli kriterleriniz bulunuyor mu? Kıstaslarınız nelerdir? 
Her şeyden önce gerçekten bu bireylerin neden bu işi yaptığıdır. Geçmişte ne iş yaptıklarına bakmam ama ekibimi kurarken şuna dikkat ediyorum; çalıştığım kişiyi özellikle kendim seçmeye çalışırım. Ne kadar istekli olduğu ve ileride bu işi yapıp yapamayacağını önemserim. Çünkü gelecekte bu işi yapıp yapamayacağını ya da bir heves uğruna sette bulunmak isteyen bireylerin bu işi yapmak isteyen kişilerin önüne geçmesini ve bu kontenjanı egale etmesini istemem. Zaten bir insan bunu gerçekten istiyorsa, kendini sette geliştirir ve bunu belli eder. Her sette de yeni isimlere şans tanıyoruz. Özellikle öğrenciler, teorik eğitim alıyorlar; set tecrübeleri olmuyor. Set tecrübesi kazanması açısından öğrencilere destek olmayı çok seviyorum. 

Peki, genç yönetmen adaylarına neler tavsiye edersiniz?  
Bu işi yaptığımda yirmi beş yaşındaydım. Hatta ilk sinema filmimi yirmi üç yaşında izledim. Bizim zamanımızda teknik açıdan değişimler yeni yeni başlamıştı. Şunu her zaman söylüyorum; gerçekten ne yapmak istiyorsanız ne hayal ediyorsanız başkalarının bu hayalleri yok etmesine izin verilmemeli. Çünkü o kadar kırılgan bir milletiz ki; bu senaryoyu yazma, etme diyen denildiğinde sinemaya küsüp, bir daha hiç yapmayıp bırakan yüzlerce insan var. Buna çok üzülüyorum. Biri bunu yapmak istiyorsa yapmalıdır; bu koşullarda ben bile yaptıysam, sen de yapabilirsin. Ve herkese de inanıyorum; bir sürü kısa filme destek oldum, olmaya da devam edeceğim. Kimse hayallerinden vazgeçmesin; bugün olmazsa da yarın bu hayaller gerçek olacaktır.  

Bitirmeden önce son olarak, gelecekteki planlarınız arasında ne var? Yaklaşan bir projeniz ya da okuyucularımıza bahsetmek istediğiniz bir şey var mıdır? 
Senaryolarına hayranlık duyduğum, çok sevdiğim bir yönetmen olan sevgili Ümit Ünal’ın Adalar’da çekmiş olduğu ”Aşk Büyü Vs.” filminin yapımcılığını üstlendim. Film Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de yer alacak. Diğer festivallerde de yer almasını bekliyorum. Bütün ekip inanılmaz bir performans gösterdi. Benim bir başka hazırlamış olduğum projem var. On dört yıl önce hiç sinemayla alakam yokken, tiyatro dersi için Şırnak’a gitmiştik. Orada çocuklara tiyatro dersi veriyorduk. O çocukları gelecekte ne olmak istediklerini anlatan görüntüler çekmiştik. Olayın üzerinden on dört yıl geçti ve şimdi o çocuklardan beşinin peşine düştük. Şimdi nerede ve ne yaptıklarını bulacağız. Bu proje beni çok heyecanlandırıyor. Bu yıl içerisinde bu belgesel projesini bitirip, önümüzdeki yıl festivallerde yer almasını sabırsızlıkla bekliyorum. Onun dışında İz-Reç’ten daha önce planladığım bir hikayem var. ”Şehrazat” adında bir sinema filminin senaryosunu yazıyorum. Çok fazla detaya girmek istemiyorum bu konuda. Okuyucularınız için de her zaman kısa filmlere destek vereceğimi yenilemek isterim. Koşullarım el verdikçe destek vermeye de devam edeceğim. Okuyuculara ve sizlere çok teşekkür ederim.