Düşünceler değişir, görüşler, inançlar değişir, toplum değişir, kültür değişir, hangi konuda ne hissettiğimiz bile zaman içinde değişebilir ama duyguların kendisi değişmez. Hissettiğimiz şeyin mutluluk mu, üzüntü mü, öfke mi, korku mu, şaşkınlık mı, tiksinti mi, utanç mı, olduğunu kesin olarak biliriz. Duygu basit bir şeymiş gibi görünse de içinde fizyolojik uyarılmayı, hisleri, bilişsel süreçleri, belli durumlara belli tepkiler vermeyi ve bu tepkileri kapsayan bedensel, zihinsel değişimleri barındıran son derece karmaşık bir olgudur.

Duygular insanlığın başlangıcından çok daha öncesinden beri var olan, tarih boyunca bizlere eşlik etmiş ve insanlık var oldukça devam edecek olan ayrılmaz parçalarımızdır. Evrim teorisinin kurucusu olarak kabul edilen Charles Darwin duyguların da evrim geçirdiğini, belirsiz, tahmin edilemez kişisel durumlar değil, son derece belirli, insan beyninin eşgüdümsel işlem biçimleri olduğunu düşünüyordu. Darwin, “İnsan ve Hayvanlarda Duyguların Dışavurumu” adlı kitabında duyguları, dünyadaki belli bir tekrarlanan durumlar kategorisine karşı tasarlanmış kalıtsal, uzmanlaşmış zihinsel durumlar olarak tarif etmiştir. Duygular ağırlıklı olarak psikolojinin konusu gibi düşünülse de, toplumsal ve kültürel yaşamla iç içe geçmişlikleri, sosyoloji ve antropoloji başta olmak üzere diğer sosyal bilim dallarının da bu konuya çok daha detaylı bir şekilde eğilmelerini gerektirmektedir.

‘Hissediyorum O Halde Varım’
Var olduğumuzu düşünmeden önce hissederiz. Buradan yola çıkarak “Hissediyorum o halde varım,” diyebiliriz. Çoğu zaman kendimizi, diğer insanları, çevremizi, ya da içinde bulunduğumuz durumu duygularla tanımlarız. Bağlarımızı duygu paylaşımlarıyla kuvvetlendiririz. Kırıldığımız insanlarla duygusal alışverişimizi keseriz. Sevdiklerimizin bazen bizden bir bakışını bile esirgemesi dünyamızın kararmasına neden olur. Çok yönlü sanatçı ve aktivist Maya Angelou’nun “İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler; insanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler; ama insanlar onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar,” deyişi duyguların hayatımızda ne kadar önemli bir rol oynadığını son derece açık bir şekilde anlatır. İnsanların duygusal dünyalarını anlama, duyguları etkili ve olumlu şekilde yöneterek iletişimi geliştirme ve sorunlara çözüm bulma yeteneği olarak tarif edebileceğimiz duygusal zekâ kavramı her geçen gün biraz daha ilgi görüyor. Birçok uzman duygusal zekânın önemini vurgulayan araştırmalar yapıp makaleler ve kitaplar yayınlıyor.

İster ikili ilişkilerde, ister ailede, ister grup ister toplum ilişkilerinde olsun insanları bir arada tutan şey, zorlukların bir aradayken daha kolay aşılabileceğini, refahın, bilginin, güzelliklerin paylaşılmasıyla hayatın güzelleşeceğini hissettiren birlik duygusudur. Doğum, düğün, mezuniyet gibi törenlerde sevincimizi, hastalıklarda, cenazelerde, kaza ve felaketlerde üzüntümüzü paylaşırız. Liderler geleceğin çok daha güzel olacağı beklentisiyle dolu umut duygusunu topluma aşılayıp belli hedeflere yönlendirebilirler. Kitleleri harekete geçiren şey coşturulmuş duygulardır. Aşıklar sevgililerine aşklarının sonsuza dek süreceğini, anne babalar çocuklarına kendilerine her zaman güvenebileceklerini hissettirirler. Yalnızca sevinçlerimizi değil acılarımızı da paylaşabilen kişilere dostlarımız gözüyle bakarız.

Hiç beklemediğimiz anlarda karşı karşıya kaldığımız olaylar ve ani tepkiler karşısında şaşırdığımızda bilincimiz bir anlığına devre dışında kalır. “Küçük dilimi yuttum,” deyişi tam da bu bilinçsiz kalma halini ifade eder. Belirsizlikler karşısında heyecan hissettiğimizde midemizde kelebekler uçuşur. Dehşetli korku, uygarlığın temel ölçütlerinden birisi sayılan tuvalet eğitimimizi bile unutmamıza neden olabilir. Beğenmediğimiz tatlar, kokular, kabullenemediğimiz olaylar ve davranışlar karşısında tiksinti duyup kusacak gibi oluruz. İsteklerimize, arzularımıza ya da öfkeye kapılıp bizden beklenmeyen eylemlere giriştikten sonra utançtan yerin dibine girebiliriz. Aşırı öfkelenip saldırganlaşan insanlar için “kudurmuş gibi” deyimini kullanırız.

‘Tutarlılık ve Farklılık’
Yapılan çalışmalar bazı temel duygusal tepkileri göstermek için kullanılan yüz ifadelerinin bütün kültürlerde son derece büyük bir benzerlik gösterdiklerini hatta bazı araştırmalara göre evrensel bir tutarlılık içinde olduklarını ortaya koymuştur. Öte yandan, duyguların kontrolü konusunda farklı kültürlerde, hatta aynı kültür içindeki farklı toplumsal gruplarda farklı normların oluşturulabildiği de gözlenmiştir.

Afrika ülkesi Senegal’de yaşayan Volof halkı son derece katı hiyerarşik kuralları yaşam biçimine dönüştürmüş olan bir kültüre sahiptir. Bu kültürün yüksek tabakalarına mensup üyelerinin kendilerini duygusal açıdan fazlasıyla sınırlamaları beklenir. Alt tabakalarda bulunan Griotların ise soyluların ifade edemedikleri ve utanç verici buldukları duygularını ifade etmeleri beklenir. Bir gün beş asil ve iki Griot kadın başka bir kadının kendisini kuyuya atarak intihar edişine tanık olurlar. Hepsi de şoke olmuştur; ancak soylu kadınlar bu şoku sessizce yaşarlarken Griotlar hepsinin adına çığlık atmışlardır. Akdeniz ve Yakın Doğu kültürlerinde cenazelerde cenaze sahipleri adına ağıtlar yakan profesyonel ağıtçılar da buna benzer bir örneği teşkil eder. Duyguların yüze yansıma süresi de kültürden kültüre değişiklik gösterebilir. Bu konuda yapılan bir çalışma Japonlarını duygularını yüz ifadesi olarak daha kısa süre boyunca gösterdiklerini, Amerikalıların yüz ifadelerinde duygunun daha uzun süre kaldığını ortaya koymuştur.

Duygulara yönelik ifade ve deyimler bir yandan da toplumun ve kültürün duygular üzerindeki kontrolü, sınırlamaları, kısıtlayıcılığı ve hatta kimi zaman tamamen yok sayıp ve dışlayışı konusunda ipuçları verir.” Kendini kaybetmek”, “Duygulara gem vurmak” ve “Aklını başına toplamak”, Öfkeden deliye dönmek” ve “cinnet getirmek” gibi ifadeler duygu kontrolünü ya da kontrolün kaybolmasını anlatan örnekler olarak verilebilir. Bu konuda çocuk-yetişkin ya da toplumsal cinsiyet rollerine yönelik ayrımlar da vardır. Birçok kültürde erkeklerin korkusuz, cesur, metanetli, kadınların sevecen, şefkatli olmaları beklenir. “Neden çocuk gibi ağlıyorsun?” ifadesi yetişkinlerin üzüntü ve acılarını çocuklar gibi ulu orta göstermemeleri gerektiğine yönelik bir vurgudur. Kadınlar duygularını daha kolay ve rahat bir şekilde ifade ederlerken çoğu durumda erkeklerin duygularını göstermemeleri, soğukkanlı davranmaları beklenir. Kimi uzmanlara göre kadınların erkeklerden daha uzun yaşamalarının nedenlerinden birisi de erkeklerin duygularını saklama zorunluluğu sonucunda karşı karşıya kaldıkları stresten kurtulamamaları ve bu durumun direnci düşürüp bedeni yıpratarak birçok hastalığa zemin hazırlamasıdır.

‘Korkak Düşman Cesur Dost’
Birçok toplum ve kültür için duygular üzerinden etiketlemeler de yapılır. Batılılar, Doğulu toplumların aşırı duygusal, Doğulu toplumlar da Batılıların duygulardan yoksun olduğunu söyler. Türklerin öfkeli, Fransızların haz düşkünü, Amerikalıların şımarıklığa varacak kadar aşırı öz güvenli, İngilizlerin kibirli ya da duygularını göstermeyecek kadar soğukkanlı, Rusların ise karşılarındakilerin duygularını anlamaktan yoksun kaba insanlar oldukları dillendirilir. Ne var ki, bu tür etiketlemeler çoğu zaman doğru ve gerçeklerden çok ön yargıları yansıtır. Bir kültürün tarih boyunca çatıştığı diğer kültürler için olumsuz duygusal nitelemelere başvurması, öte yandan iyi ilişkiler kurulan ve gelişmiş yönlerine hayranlık duyulan kültürleri olumlu sözcüklerle anması sık sık görülebilen bir durumdur. Özetle düşmanlar kötü, akılsız ve korkaktır; dostlar ise iyi, bilge ve cesur.

Günümüzde duyguların çoğu zaman baskı altında tutulmaları ve hatta kimi durumlarda tamamen yadsınmaları bekleniyor. Duyguları göstermemeyi ifade eden “Poker suratlı olmak,” deyişi birçok durumda aranılan bir özellik haline gelmiş durumda. Öte yandan çağımızın hızlı temposunda, kalabalık, gürültülü şiddet olaylarının eksik olmadığı kentlerde yaşayan insanların stresli bir hayat sürdükleri; her şeyin bir tüketim nesnesine dönüştürüldüğü, yabancılaşmanın arttığı ve insanlara, topluma, geleceğe yönelik güven duygusunu ortadan kaldıran yaşam tarzına ayak uydurmakta güçlük çektikleri; olumlu duygu durumlarını ve soğukkanlılıklarını sürdürmekte zorlandıkları; sık sık endişe, huzursuzluk, korku, endişe ve öfke gibi duyguların etkisi altında kaldıkları bilinen bir gerçek.

Psikolojide bu durum sosyal anksiyete olarak adlandırılıyor. Doğaya dönüş, daha az nüfuslu kırsal bölgelere kaçış gibi hayaller birçok kişinin rüyalarını süslese de, iş, eğitim, sağlık ve eğlence gibi olanaklara büyük kentlerde daha çok erişilebilir olması, bu hayallerin gerçekleştirilmesini engellemekte. Duygusal açıdan tükenen ve sağlığını kaybetme noktasına gelen birçok kentli çareyi sakinleştiricilerde, ağrı kesicilerde aramakta. Hızla yayılan uyuşturucu alışkanlığı toplumları tehdit etmekte.

Bunun da ötesinde, sağlık, güvenlik, ulaşım gibi insan hayatı açısından önem taşıyan alanlarda çalışanların, çok sayıda kişinin bulunduğu, önemli kararların alındığı şirket ve kurum yöneticilerinin, ülke yönetmeye ve hatta uluslararası sorunlara çare bulmaya çalışan politikacıların duygularını son derece iyi kontrol etmeleri gerekiyor. Kritik anlarda duygularını belli etmemek, soğukkanlılığını korumak ülkelerin menfaatleri açısından büyük bir önem taşıyor.

Gelişmiş ülkelerdeki politikacılar genellikle böyle bir imaj çizmeye çalışırlar. Ekonomik, siyasi ve sosyal hedefler koyup bunları gerçekleştirerek toplumdaki desteklerini artırmaya gayret ederler. Daha az gelişmiş ülkelerde ise liderlik potansiyelleriyle öne çıkmak isteyen siyasetçiler seçmen kitleleriyle kopmaz bir duygusal bağ oluşturmaya özen gösterirler. Bu bağ bir kere oluştu mu, ne kadar hata yapılırsa yapılsın kitle geçimini sağlayan koşulları tehdit edecek boyutlara ulaşan çok önemli bir kriz oluşmadığı sürece liderini canı gönülden desteklemeye devam eder ve hatayı dış güçlerde ya da başkalarında arar. Bu nedenle, gelişmiş demokrasilerin bir ölçütü de seçmenlerin liderle duygusal bağ kurmanın ötesine geçerek toplumsal hedeflerin hangi akılcı yöntemlerle gerçekleşebileceği konusuna odaklanabilmelerini sağlayacak olan bilinç düzeyine erişmiş olmalarıdır. Aksi takdirde duygusal manipülatörler toplumların gelişmelerini engelleyen hatta çıkmaza sürükleyen hatalar yapma özgürlüğüne sahip olmaya devam ederler.

Bütün bu iç içe geçmişlik duyguları yok saymanın ya da baskı altına alarak insanları patlamaya hazır bombalara dönüştürmenin toplumları çok ciddi boyutlu yıkımlara götürebileceğini ortaya koyuyor. Asıl yapılması gereken şey duyguların her yönüyle çok daha kapsamlı, derinlikli ve detaylı araştırılarak elde edilecek bulguların daha insani bir yaşam düzeni oluşturulması için kullanılmasıdır.