Genel olarak psikolojik kaynaklı bir bozukluk nedeniyle kişinin karşısındakilerin düşünce ya da duygularını anlamaktan yoksun olması olarak tanımlanan sosyopati, insanı ve onun davranışlarını belirleyen koşulları anlamanın yanı sıra bu tür kişilerin içlerinde yaşadıkları toplum ve ait oldukları kültürle etkileşimlerini anlamak bakımından da yalnızca psikoloji açısından değil, sosyoloji ve antropoloji başta olmak üzere diğer sosyal bilim dalları açısından da çok önemli bir kavramdır. Diğer bir deyişle, anti sosyal bir kişilik bozukluğu olarak da tanımlanan bu kavram, bize sosyo-kültürel düzendeki işleyişin bireyler üzerinde ne gibi etkiler yaratabileceği, hangi koşulların topluma uyum sağlamayı kolaylaştırabileceği ya da hangilerinin topluma karşıtı ve diğer insanlara neredeyse düşmanca yaklaşan birine dönüştürebileceği ve bütün bunların toplumsal işleyişi ne derecede etkileyebileceği konusunda önemli ipuçları sunar.

Ne var ki, bütün bunları iyice anlayabilmek için ilk olarak sosyopatinin ne olduğunu etraflı bir şekilde ele almamız, kendisiyle çok karıştırılan psikopati gibi diğer kişilik bozukluklarıyla benzerlik ve farklılıklarını ayrıntılarıyla ortaya koymamız gerekir. Psikopatlar tıpkı sosyopatlar gibi toplum düzenine karşı yıkıcı düzeylere varan davranışlar sergileyebilirler. En yakındakilerini bile önemsemez, otoriteye saygı duymaz, sevgi, dostluk, aşk, acıma, utanç, pişmanlık, başkası için üzülme gibi duyguları hissetmez, çoğu zaman empati kuramazlar. Bütün bu ortak özellikler, bu tür kişileri psikopati mi yoksa sosyopati kategorisinde mi değerlendirmemiz gerektiğini anlamamızı zorlaştırır.

“Temel Ayrımlar”
Bununla birlikte, söz konusu iki kişilik bozukluğu arasındaki en temel ayrımlardan biri psikopatlığın kalıtım yoluyla ve doğuştan gelmesine karşın, sosyopatlığın çevrenin etkisiyle, özellikle de hayatın erken dönemlerinde oluşan travmalar sonucunda ortaya çıkıp zamanla geliştiğinin düşünülmesidir. Psikopatların bir eylemi tasarlarken son derece detaycı bir şekilde plan yapmaları, sosyopatların davranışlarını sergilemeden önce plan yapmaya çok fazla önem vermemeleri, spontan davranıp düşünmeden harekete geçebilmeleri, suç işleyip şiddetli çatışmalara girmekten çekinmezken psikopatların bu tür davranışlar öncesinde çok ince hesaplar yapmaları, psikopatların otoriteye yönelik saygı yoksunluklarını gizlemelerine karşın, sosyopatların bu tür bir gizlemeye gereksinim duymamaları da önemli farklılıklar arasında sayılabilir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin ünlü Harvard Üniversitesi’nin önde gelen öğretim üyelerinden birisi olan Psikolog Dr. Martha Stout “Yanıbaşınızdaki Sosyopat” adlı kitabında sosyopatların bazı ortak özelliklerini şu şekilde sıralar: Genellikle çekici ve karizmatik olmaları, etraflarının çoğu zaman bir hayran kitlesiyle çevrili olması, kendi çıkarları için insanlıkla kolaylıkla kendilerine inandırıp manipüle edebilmeleri ve hatta tehdit edip zarar verebilmeleri, bu yolla çok yüksek mevki ve makamlara ulaşabilmeleri, tuhaf olarak görülen davranışlar sergilemeleri, sosyal ilişkilerinin kopuk, normallikten uzak olmaları, vicdan azabı duymamaları, insanlara hükmetmeyi sevmeleri, bedeli ne olursa olsun her türlü tartışma ve kavgayı kazanmak istemeleri, çoğunlukla zeki olmaları ve zekâlarını toplum için bir tehdit unsuru olarak kullanabilmeleri.

Öyle ki seri katiller arasında çok sayıda sosyopatın bulunması bu özelliğin yıkıcı boyuta ulaşmış bir yansıması olarak değerlendirilir. Konuşma ve hitap etme sanatını şiirsel bir dil kullanma seviyesine çıkararak ustaca kullanmaları, hiçbir zaman özür dilememeleri, hata, ya da yanlış yaptıklarına inanmamaları, suçluluk duymamaları, hatalı oldukları kanıtlansa bile özür dilemeye yanaşmayıp karşı tarafa saldırmaya devam etmeleri, derin bir hayal aleminde yaşamaları, şöhret peşinde koşup medyada seslerini duyurmak için akla hayale gelmeyen yolları deneyebilmeleri, abartıya başvurmaları, mantık çerçevesinde tartışmaya girmenin imkansız oluşu ve yalnızca zaman kaybına yol açması diğer ortak özellikleri olarak sıralanabilir.

“Yüz Kişiden Dördü Sosyopat”
Dünya nüfusunun yüzde dördünün sosyopat olarak tanımlanabileceğini ileri süren Stout’a göre onlardan kötü bir şekilde etkilenmemek için uzak durmak gerekiyor. Öte yandan, sosyopatların toplum içinde kolayca güç elde edinebilmeleri ve bu gücü kendi çıkarları için kullanırken diğer insanlara verdikleri zararı umursamamaları, bütün bunları yaparken yakalarını çoğu zaman yasa ve yaptırımlardan kolayca sıyırabilmeleri; neden oldukları zararı ortadan kaldırabilmek ya da en azından mümkün olduğunca hafifletebilmek için onları anlamayı ve sosyopatiyi ortaya çıkaran koşulların neler olduğunu araştırmayı gerekli kılıyor.

Amerika Birleşik Devletleri gibi gelişmiş ülkeler başta olmak üzere sosyopatinin de aralarında bulunduğu anti sosyal kişilik bozukluklarına ilişkin teşhislerin son yıllarda giderek artması, ülkemizde de bu tür kişilik bozukluklarının en yaygın psikolojik rahatsızlıklar arasında sayılması söz konusu araştırma ve çalışmaların taşıdığı önemi ortaya koyan bir gösterge olarak değerlendirilebilir.

Sosyopati Bize Ne Anlatır?
Sosyopatiyi psikopatiden ayıran temel niteliklerinden bir tanesinin çevrenin etkisiyle oluşan ve zaman içinde gelişip karmaşıklaşan travmalar olduğundan daha önce de bahsetmiştik. Çevre ile etkileşimde bu tür travmaların ortaya çıkabilmesi bize sosyo-kültürel düzenin işleyiş şeklinin mükemmel olmaktan çok uzakta olduğuna dair birçok şey anlatır. Ne var ki bu işleyişi sorgulamak çoğu zaman akıllara gelmez, neredeyse kutsal bir şeymiş gibi görülen sosyo-kültürel düzenin aynı şekilde devam ettirilmesi için yoğun çaba harcanırken suç çoğu zaman söz konusu travmaları yaşayıp anti sosyal kişilik bozuklukları gösteren kişilerin üzerine yıkılır.

Oysa doğduğu andan itibaren çıkar çatışması, istismar, alay, aşağılama, hakaret, şiddet, temel ihtiyaçların giderilmesi, hak ve özgürlüklerin sağlanması gibi konularda kısıtlamalar, eşitsizlik, şiddet savaş gibi birçok olumsuzluk yaşayan ya da en azından tanık olan birçok insanın bütün bunlardan etkilenmemesi ve bir kısmının da kendilerini bu derece etkileyen topluma karşı kimi zaman uç noktalara varan olumsuz tepkiler geliştirmemesi imkansızdır. Bu bakımdan sosyopati bize diğer birçok psikolojik rahatsızlıkta olduğu gibi toplum düzenindeki ve buna bağlı olarak ortaya çıkan kişiler arası ilişkilerdeki aksaklıklara ayna tutar.

İnsanlığın ideallerine ulaşması için daha çok yol kat etmesi gerektiğini söyler. Sosyo-kültürel düzenin işleyişi sırasında ortaya çıkan aksaklıkları çözmek için daha cesur ve kararlı bir şekilde harekete geçilmesi gerektiğini anlatır. Hastalık ya da bozukluk olarak tanımlana gelen ve aslında çoğu zaman sosyal düzendeki işleyişin insanın doğasındaki özelliklerle çatışmasından kaynaklanan tıkanıklıklardan ibaret olan bu tür aksaklıkların giderilmemesi halinde, birey ve toplum arasındaki karşılıklı olumsuz etkileşimin kısır döngüye dönüşerek daha büyük yıkımlara neden olabileceği uyarısında bulunur.