İnsanı ve toplumsal yaşamı konu edinen çok sayıda bilim dalı vardır. Tarih, arkeoloji, beşeri coğrafya, sosyoloji, psikoloji, antropoloji, etnoloji, teoloji, dilbilim, edebiyat vb. birçok alanda hummalı bir faaliyetle kütüphaneleri doldurup taşıran kitaplar, tezler ve makaleler yazılıyor. Kongre ve seminerlerde bildiriler deyim yerindeyse havada uçuşuyor. Ne var ki, bu bilgi birikiminin büyük bir çoğunluğunun sosyal bilimler kubbesinin dışında kalan sıradan insanlar için kafa karıştırıcı olmaktan öteye gidemediğini ve çoğu zaman bir şey ifade etmediğini bir özeleştiri olarak dile getirmek gerekir. Sosyal sorunlara yönelik bilimsel nitelikli açıklamalar yapmak isteyenlerin sık sık karşılaştığı “Bana felsefe yapma,” söylemi, bu tepkiyi veren kişilerin sosyal bilimlere yönelik bilgi eksikliğine ya da ilgisizliğine işaret etmesinin yanı sıra güvensizliğini de gösteren önemli bir uyarı olarak ele alınmalıdır.

Sosyal bilimlere gönül veren, insanlığı anlamaya çalışan, toplumların işleyişi üzerine kafa yorup sorunların çözülebilmesi için fikirler geliştirmek isteyen bizlerin kendimize sormamız gereken en önemli sorulardan biri de yaptığımız çalışmaların toplumda ne kadar karşılık bulabildiğidir. Çoğu sosyal bilim dalının fizik, kimya, biyoloji gibi doğa bilimlerine oranla daha genç olmaları, sosyal değişkenlerin sonsuz çeşitliliği nedeniyle test edilebilirliğin, geçerli bilimsel yasa ve kuram geliştirmenin zor olması, sosyal sorunları çözmede din, töre, gelenek görenek gibi kurumların toplum nezdinde güçlü bir başvuru merkezi olmayı sürdürmeleri, bu alanda yetişenlerin iş bulmakta zorlanmaları, bulsalar bile düşük ücretlerle yaşamak zorunda kalmaları, doktor, mühendis, avukat ve diğer elit meslek gruplarında çalışanlar kadar prestij sahibi olamamaları vb. etkenler sosyal bilimlerin kabul ve tercih edilebilirliğini azaltıyor.

Bütün bunların yanı sıra, sosyal bilimler alanında benimsenegelmiş olan kimi tutum ve tavırlar da bu alana yönelik olumsuz bakış açısının daha da büyüyüp kök salmasına yol açıyor. Bu tutumlarla ilgili akla gelen ilk örneklerden biri, çalışma alanlarının bunca yakın olmasına rağmen çalışanlar arasındaki kopukluktur. Söz konusu kopukluğun önde gelen nedenlerinden bir tanesi, ortak çalışma projelerine ilişkin bütçelerin kabul ettirilmesinde yaşanan güçlükler olarak gösterilse de, kendi çalışma alanını sosyal bilimler evreninin başlangıç noktası, temeli, ya da merkezi olarak görme eğilimi sosyal bilimlerin birbirlerinden soyutlanmasında hiç de azımsanmaması gereken önemli bir yer teşkil etmektedir. Bu eğilime sahip bilim insanları yaşadıkları diyarı tehdit eden dehşetli ejderhaları yok etmek için atına binip tek başına yola çıkan şövalyeler gibi davranırken, sorunlara çözüm bulma ve yöntemlerini topluma kabul ettirme ihtimalini geciktirdiklerinin, belki de yok ettiklerinin pek de farkında değildirler.

Üzerinde durulması gereken bir diğer etken de bilimsel bilginin üretilmesi ya da yabancı dillerden çevrilmesi sırasında söz konusu bilim dalına ait kavram ve terimlerin son derece küçük bir gruba ait bir jargon oluşturacak şekilde kullanılmasıdır. Elde edilen bilgilerin yazılı metin haline getirilmesi aşamasında da yalınlığa önem verme ilkesinden uzaklaşılarak bu jargonun aynı şekilde kullanılması yayınların anlaşılabilmesini ve daha geniş kitlelere ulaşmasını engellemektedir. Genç bilim insanlarının alanlarındaki yetkinliklerini kanıtlamak amacıyla giriştikleri bu çaba, zaman içinde mesleki bir deformasyonun oluşmasına da zemin hazırlayabilmektedir. Oysa yetkin bir bilim insanının sahip olduğu en önemli özelliklerden biri bilgi birikimini en yalın şekilde aktarabilmesidir.

Çoğu zaman dudak bükülüp göz ardı edilmesine rağmen sosyal bilimlerin toplum nezdinde kabul görmesini engelleyen bir diğer etken de, kaynağı bu alanın dışında olan komplo teorileridir. Siyasi liderlerin sosyal bilimlerle ilgili verileri toplumun gelişmesinden çok kendi çıkarları için kullandıklarına ilişkin iddialar, kimi gelişmiş ülkelerin merkezi haber alma teşkilatlarının ve ordularının insanları manipüle etmek için gizli deneyler yaptıklarına ilişkin dedikodular, güçlü ülkelerin zayıf ülkeleri sömürebilmek adına o ülkelerde bulunan etnik grupların zayıf noktalarını araştırdıklarına ilişkin söylemler ve daha nice benzer söylentiler sosyal bilimlerin hırslı liderlerin elinde tehlikeli bir silaha dönüşebileceği endişelerini de büyütmektedir.

Bu tür endişeler karşısında sosyal bilimcilerin kendilerine ve uzmanlık alanlarına duyulan güveni artıracak çalışmalar yapmaları giderek daha önem kazanan bir zorunluluğa dönüşmektedir. Her türlü bilgi kötü niyetli insanların elinde silah olarak kullanılabilir. Şüpheci insanlara dünyayı yok edebilecek güçte nükleer bombalar üretebilen fizikten nasıl vazgeçemiyorsak sosyal bilimlerden de vazgeçilemeyeceğini anlatmamız, hangi sorunlara ne şekilde çözümler getirilebileceğini örnekler vererek göstermemiz; aksi takdirde inançların sömürülmesi, hatalı eğitim, ekonomi politikaları vb. yollarla toplumların çok daha kötüye gidebileceğini bıkıp usanmadan dile getirerek ikna etmemiz gerekiyor.

Bunu başarabilmek için de öncelikle suskunluktan, eylemsizlikten kurtulmak ve tek başına mücadele eden şövalye modelini tarihin tozlu raflarına bırakarak aynı amaç etrafında birleşip çok sayıda bilim dalının bir arada olduğu ortaklaşa çalışmalar yaparak toplumun karşısına güven veren, çözüm önerileri sunan, samimi ve güçlü bir söylemle çıkmak gerekiyor.