Türkiye ya skandalı az bir ülke ya da skandallar o kadar günlük hayatın parçası haline gelmiş ki, artık hiçbir olaya ciddi tepki vermek zorunda hissetmiyoruz kendimizi. Fakat ne olursa olsun, bir siyasetçinin adı bir otelle beraber anılıyorsa eğer, herkes gözlerini dört açar, birkaç haftalık dedikodu malzemesi arar. Otellerden sokağa taşan skandallar, her zaman iyi malzeme verirler: Ecevit’in hükümet kurmak için on bir vekili kendisine destek vermeye ikna ettiği Güneş Motel de toplum hafızasında; Baykal hadisesi de.

On yedi yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı toplumu ne kadar muhafazakârlaştırdıysa artık, otelli hikayelerimizden bile bir cacık olmuyor. Ekrem İmamoğlu ile The Marmara otelinin adını beraber görenler, anca İsmail Küçükkaya’nın Taksim’in göbeğindeki otele giriş yapışını izliyor. Birtakım insanlar da buradan “flaş”, “bomba”, “skandal” devşirmeye çalışıyor. Oysa, buluşmadan birkaç gün sonra gerçekleşecek televizyon münazarası üzerine sunucu ile tarafların görüşmesi kadar doğal ne olabilir? Üstelik Ekrem İmamoğlu’na ‘kıyak geçtiği’ iddia edilen Küçükkaya, Cumhuriyet Halk Partisi adayı ile birkaç dakika önce yüzlerce kişiye sunum yaptığı otelde mi buluşur? Buna inananlar hem kendi akıllarına hem de Türkiye’nin en çok izlenen gazetecilerinden birinin zekasına hakaret ediyorlar.

Kötü amaçlarla haber yazıp sosyal medyadan kara propaganda üretmeye çalışanlar, kendi iddialarına inanıyorsa, durum tahmin edilemeyecek derecede kötü demektir. Çünkü bütün dünyada Türkiye’nin geçtiğimiz Pazar şahit olduğu gibi münazaralar, üzerine düşünülüp taşınılan, tarafların fikirlerine başvurulan, kolektif bir çabanın ardından sahneye konulur. Hele hele Türkiye gibi siyasi kutupları birbirine hemen hiç değmeyen, mahalleleri duvarlarla çevrilmiş bir ülkede yaşıyorsanız, bütün toplumun kenetleneceği bu tip münazaralara daha da dikkatli hazırlanmanız gerekir. Üstelik Uğur Dündar’ın reddettiği koltuğa oturacaksınız, önünüze konan kolay iş değildir.

Eğer ki bu kişiler, bile isteye İmamoğlu’nu karalamaya çalışıyorsa, durum çok da kötü değil demektir. Ki şu anda yaşadığımız durum budur. Bu yalan rüzgarını yönetenlerin kim oldukları belli, ilk vukuatları bu değil: 31 Mart öncesinde İzmir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer’i babası üzerinden karalamaya çalışan, Ankara adayı Mansur Yavaş’ın ‘terör destekçisi’ olduğunu ima eden, İmamoğlu’nun Fetullahçı Terör Örgütçü olduğunu öne süren, kapsamlı ve programlı bir kara propaganda aygıtı bunlar. Sosyal medya hesapları da belli, kimler tarafından desteklendikleri de. Bunların gagaları hep uzun, ajandaları kabarık. Fakat tam da bu yüzden hiçbir güvenilirlikleri ve inandırıcılıkları yok. İmamoğlu’nun kampanyasının ana eksenine oturan “Bir avuç insan”, bu karalama kampanyasını üretenler zaten. Büyük ihtimalle İstanbul’un ekmeğini yedikleri için bugün sesleri gür çıkıyor.

Moderasyonu üstlenen gazetecinin tartışmanın taraflarıyla konuşması, onlara ‘kıyak geçtiği’ anlamına gelmez. Pazar günü yayına birkaç dakika kala stüdyoya gelecek olan siyasetçilere, nasıl bir program hazırladığını anlatmak zorundaydı Küçükkaya. Binali Yıldırım’ın münazaranın başlamasına yalnızca iki dakika kala stüdyoya gelmesi, bu görüşmelerin motivasyonunu kolayca açıklıyor. Ayakta mı duracaklar, önlerinde bir masa olacak mı, yanlarında kartonet getirebilecekler mi, sorulara cevap vermek için ne kadar süreleri olacak. Bütün bu teknik sorular, yayına iki dakika kala cevaplanamaz; bu soruların cevapları bilinmeden programa çıkılamaz. Televizyon, yayın öncesinde her şeyin hazır olduğu bir mecraysa eğer işe yarardır; öteki türlü tozlanan bir obje olmanın ötesine gidemez. Televizyona çıkan siyaset, eğlence endüstrisinin bir parçası haline gelmek zorundadır.

Küçükkaya’nın soruları İmamoğlu’na ya da Yıldırım’a verdiği yönündeki iddiaların da elle tutulur bir yanı yok. Herkes aynı yayını izledi, hiç kimse beklenmedik bir soruyla karşı karşıya kalmadı. Küçükkaya gayet sıradan sorular sordu; her iki taraf da daha önce onlarca kez verdikleri yanıtları tekrarladılar. Doğrusu, bir münazaraya değil, iki ayrı söyleşiye tanıklık ettik neredeyse. “Kadınlar için ne projeleriniz var” sorusunu önceden bilmeye muhtaç değildi iki taraf da. Ayrıca Küçükkaya’nın Yıldırım’la da yüz yüze olmasa bile telefonda görüştüğünü biliyoruz. İmamoğlu’nun yüzünü gördü diye romantize olup şakıyacak kadar amatör bir gazeteci mi İsmail Küçükkaya? Öyle olsaydı herhalde tartışmanın tarafları kendisinin isminde uzlaşmaya varmazdı. Küçükkaya, bu münazarada sergileyeceği performansın kendi kariyeri için bir şahlanışa ya da çakılışa sebep olabileceğini gayet iyi biliyordu. Her iki tarafla da program öncesinde görüşmesinin sebebi, gönlünde ‘şahlanış’ın yatmasıydı elbette. Bütün ipleri eline almak istedi. Yayın gecesi epeyi alay konusu olan “Moderasyonumu beğendiniz mi” sorusu da aslında bu tartışmaları baştan bitirmeye yönelikti. Yıldırım mutluysa eğer, mutsuzluk Sabah gazetesinin haddine mi?

Aslında burada asıl mesele, The Marmara otelinin güvenlik kamerasının kaydettiği görüntülerin nasıl basına yansıdığı. Güvenlik kameraları, belli başlı kriminal olaylarda, savcılığın başvurusu üzerine incelenebilen, mahrem kayıtlardır. Hukuki olarak bu kayıtların açık edilmesi sakıncalıdır. Küçükkaya’nın otele giriş yaptığı ve İmamoğlu ile görüşmeye girdiği görüntülerin basına servis edilmesi, otelin müşterilerinin özelini korumadığını gösterir. O kameraların yıllara yayılan bütün görüntülerinin yayınlanması, kim bilir kaç siyasi ya da profesyonel hayatı bitirir, kaç aileyi dağıtır… Ertuğrul Özkök’ün de bugün köşesinden -adını vermeden- oteli bu durumu açıklamaya çağırmasının sebebi budur.

Normalde otelde çalışan personelin görüp duyduklarını bile sağda solda konuşmaması gerekir. Marmara’nın yöneticileri bütün bunları bilmiyor mu? İsimlerinin böylesi bir olaya karışmasının zorlukla kurdukları markalarını derinden yaralayacağını öngöremediler mi? Elbette biliyorlardı; elbette bu görüntülerin servis edilmesinin ağır sonuçlar doğurabileceğini tahmin edebiliyorlardı. Asıl tartışılması gereken, bu görüntülerin nasıl ele geçirildiği; otel yönetiminin kayıtların dolaşıma sokulmasına nasıl göz yumduğudur. Fox TV’nin Marmara’ya açtığı dava işin asıl arka planını açık edecektir. Bakanların sahaya inmesinden, YSK’nın hukuki dayanaktan yoksun karar vermesine kadar varan mücadelede gördüğümüz bir şey, bu olayda da karşımıza çıktı aslında: İmamoğlu yalnızca Yıldırım’la değil, bir devlet aygıtıyla da yarışıyor.

Küçükkaya ile İmamoğlu’nun buluşmasının bir ‘skandal’ değil, ‘televizyonculuk’ olduğu açık… Eski Türkiye’nin otellerini bile özledik.