Yer, bulunulan yer, ev, yurt hatta eskimiş manasıyla uzay anlamını taşıyan mekân, insanın yaşadığı, bağ kurduğu, kendi ihtiyaç ve istekleri doğrultusunda değiştirmeye çalıştığı yeryüzü parçası ile ilişkisini anlayabilmemiz için dikkatle incelememiz gereken çok yönlü bir kavramdır. Yaşanılan çevreye uyum canlılığın olmazsa olmaz koşullarından biridir. Bu uyumu en yüksek düzeyde sağlayan canlının yaşama şansı artarken uyum sağlayamayan canlılar yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Ne var ki insan çevreye uyum sağlamakla kalmayıp onu kendisine uyumlu hale getirme konusunda büyük adımlar atmış ve diğer canlılar için ölüm kalım meselesi olan bu koşulun kısıtlamalarını büyük ölçüde aşmıştır. Bu nedenle mekân kavramı insanlığın doğa ile mücadelesinin ve gelişiminin kavranması açısından büyük bir önem taşımaktadır.

Hepimiz Savanalıyız
Mekâna verilen önemin zihin kültür ve dildeki yansımalarını birçok yerde görmek mümkün. İngiliz bilim insanı Robert Winston “İnsan İçgüdüsü” adlı kitabında mekân algısına ilişkin ilginç bir araştırmadan bahseder. Bu araştırmada yaşları sekiz ile seksen arasında değişen insanlara ekvator kuşağındaki geniş çayırlık alanlar olan savana, kışın yapraklarını döküp baharda yeniden yeşeren orman, yağmur ormanı ve çöl gibi çeşitli doğal çevrelerin fotoğrafları gösterilmiş, bunlardan hangisine gidip görmeyi tercih edecekleri sorulmuştur. Deneklerin hiçbiri çöl ya da yağmur ormanını tercih etmemiş, yaşı ileri olanlar arasında ormanı tercih etme eğilimi artmış, buna karşın sekiz yaşındaki çocukların hepsi milyonlarca yıl önce insanlığın anavatanı Afrika’daki atalarımıza ev sahipliği yapan savanayı tercih etmişlerdir. Bu sonuç uzak geçmişimizin zihinlerimizin mekân algısı üzerinde içgüdüler vasıtasıyla hâlâ etkili olduğuna işaret ediyor olabilir mi?

“Dünyada mekân ahirette iman” sözü ise mekâna verilen önemin kültürdeki yansımalarının en açık örneklerinden biridir. Üstelik insanın rahat edeceği bir mekâna sahip olma isteği yaşam süresi ile sınırlı değildir. İnsanlar inançları doğrultusunda, kaybettikleri sevdiklerinin mekânının cennet olmasını diler, kendileri de öldükten sonra cennete gidebilmek için inançlarının gereğini yapmaya çalışırlar. Erkek ve kadının toplumun onayını almış birlikteliğe başlamasının adı ‘ev’lenmektir. Türkiye’de bir dönem izlenme rekorları kıran eş bulma programlarında kadınların taliplerinden en çok öğrenmek istedikleri şeylerden biri kendilerine ait evlerinin olup olmadığıydı.

Evdeki Huzurun Bedeli
Dilimize “Evim güzel evim” olarak çevrilen İngilizce “Home sweet home” deyişi insanın aradığı huzuru evinde bulduğunu belirten en yaygın ifadelerden biridir. “Kendine Ait Bir Oda” adlı kült kitabın yazarı Virginia Woolf  “Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa parası ve kendine ait bir odası olmalıdır” derken insanların kendi istedikleri yaşam tarzlarını oluşturabilmeleri için kendilerine ait bir mekâna ihtiyaç duyduklarına dikkat çekmiştir. Öte yandan, geçmişte olduğu gibi günümüzde de birçok ülkede insanlar o huzuru yaşayabilecekleri bir ev sahibi olabilmek için ömürleri boyunca çalışıp didinmek, başka ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik harcamalarından tasarruf yapmak zorunda kalıyor. Türkiye’de 2020 Eylül’ünde intihar eden on sekiz yaşındaki bir gencin bıraktığı notta yer alan “Bir ev, bir araba, herhangi bir şey uğruna yıllarımı harcamak istemiyorum” cümlesi bu alandaki toplumsal baskı ve çözümsüzlüğün insan üzerinde ne kadar büyük ve yıkıcı bir etki yaratabileceğinin en somut ifadesidir.

Evimizi kaybedip sokaklara düşmek en büyük korkularımızdan biridir. Osmanlı döneminde “bimekân” günümüzde ise “evsiz” olarak adlandırılan kesim toplumun en alt tabakasını oluşturan, yaşamlarını idame ettirme konusunda en büyük zorluk ve tehlikelerle karşı karşıya olan kesimdir. Düşman olarak görülen kişiler için en sık söylenen beddualardan biri evinin başına yıkılmasıdır. Bu deyiş sevilen türkülerden biri olan “Burçak Tarlası” türküsünde de yerini almıştır. İsrail’in Filistin’e yönelik askeri harekâtlarında en çok başvurduğu yöntemlerden biri evlerin bombalanmasıdır. Bu harekâtlarla ilgili gelişmeleri aktaran yabancı haber ajanslarının bazıları Filistin kültüründe evsiz kalmanın insanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisi olarak kabul edilmesini bu yönteme başvurulmasının psikolojik nedenleri arasında saymışlardır.

Çadırdan Vatana
Mekân kavramının yalnızca evle sınırlı olmadığını yazının girişinde dile getirmiştik. “Bizim” duygusunun eşlik ettiği şekliyle, sahip olunan arazi ve binalara, yaşanılan veya taşınıldığı halde aidiyet duygusu ve gönül bağı devam eden köye, beldeye, mahalleye, semte, kasabaya, kente, ülkeye, bölgeye, kıtaya nihayetinde dünyaya kadar genişleyebilir. Hatta dünya çevresindeki uydu ve araştırma istasyonları, Ay’da ve Mars’ta koloni kurma hayallerini gerçeğe dönüştürmeye yönelik hazırlıklar gelecekte bu kavramın uzaya taşınabileceğine de işaret etmektedir. Dilimizde yurt sözcüğünün hem göçebe Türklerin oturduğu çadır, hem de halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası, vatan anlamına gelmesi mekânın anlamındaki genişlemenin çok güzel bir örneğidir.

Mekân kavramının bu şekilde genişlemesiyle birlikte işin içine uygarlık ölçütü olarak görülebilen göçebe, kırsal, kentsel yaşam tarzlarındaki çeşitlilik; çevre ve mekânların toplumsal yapı, işleyiş ve tabakalaşmaya uygun şekilde düzenlenmesi, bu düzenlemeleri gerçekleştirmekte kullanacak teknolojinin geliştirilmesi, söz konusu teknolojiyi kullanıp daha üst düzeye çıkaracak insanların eğitilmesi; yerleşim yeri ve tarzına dayalı kimlik oluşturma süreçleri; mekânın insan ve toplum yaşamı üzerindeki belirleyiciliği; yöneten yönetilen ilişkilerinde mekânın kullanılma biçimleri; arazi ve o arazinin barındırdığı kaynaklar için girişilen rekabetin ortaya çıkardığı, küçük çaplı çatışmalarla başlayıp savaşa kadar gidebilen güvenlik sorunları; mülkiyet, üretim, dağıtım, paylaşım, tüketim ilişkilerinden doğan ekonomi; çevre kirliliği ve daha birçok unsur girer.

Mekân birleştirici olduğu kadar ayırıcı da olabilir. Lüks oteller, rezidanslar, aşırı pahalı restoranlar, gece kulüpleri, dışarıya kapatılıp yalnızca belli bir grubun kullanımına açık olan koy ve kumsallar bu ayrımcılığın tipik örnekleridir. Sosyal medyada sık sık dile getirilen dudak uçuklatacak derecede pahalı yerlere neden gidildiği sorusunun cevabı bu olanaklara sahip olan insanların diğerleriyle aynı ortamda bulunmak istemeyişlerinde yatar. Lüks ve pahalı mekânlar işte tam da bu ihtiyacı karşılamak için ortaya çıkarlar. Filmlerde gördüğümüz “Siyahlar Giremez” tabelası asılı barlarda ayrımcı düşünce açık bir mesaj olarak iletilmektedir. Günümüzün aşırı pahalı lüks mekânlarında “Belli Düzeyde Zengin Olmayanlar Giremez” mesajını veren tabelaların asılmasına bile gerek yoktur. Yüksek fiyatları gösteren menüler şaşırıp da girenleri kaçırmaya yeter de artar.

Mekânların düzenlenmesi ve kullanımı yaşanılan çağa ve ait olunan kültüre göre değişebilmektedir. Roma İmparatorluğu döneminde “Latrina” adı verilen umumi tuvaletlerde insanlar yan yana oturup ihtiyaçlarını görürken birbirleriyle sohbet edebiliyordu. Modern dünyada böyle bir ortamı hayal etmek bile zordur. Aynı şekilde geçmişte hamamlar sağlık ve temizlik açısından son derece önemli ve yaygın mekânlar olarak göze çarparken suyun şebeke sistemi ile evlere dağıtılması sonrasında banyolar evlerin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş hamamlar yok denecek kadar azalmıştır. Yine geçmişte başta et olmak üzere birçok ürün açık havada kurulan pazar yerlerinde rahatça satılırken günümüzün kasap dükkanları ve et reyonları ürünlerin el değmeden hazırlanıp müşteriye sunulduğu son derece steril bir görünüm kazanmıştır.

Kazançlar ve Kayıplar
İngiliz toplumbilimci John Urry “Mekanları Tüketmek” adlı kitabında neredeyse tüm büyük toplumsal ve kültürel kuramlar yerin bir biçimde tanımlanmasına dayanırlar. Ancak bu kuramlar yer çeşitliliğini açıklamaya girişmemişlerdir” der. Bu çeşitliliğe göçebelik, kırsal ve kentsen yaşam tarzları ayırımı üzerinden baktığımızda insanlığın gelişim aşamaları konusunda çeşitli fikirler edinmenin yanı sıra bu gelişimin ortaya çıkardığı sorunları görme fırsatını elde eder ve nelerle karşılaşılabileceğini öngörebiliriz.

Bugün ilkel bir yaşam tazı olarak hor görülen ve yok olma sınırına yaklaşan göçebelik;  teknolojinin nimetlerinden faydalanmasına rağmen, göç, toprakların verimliliğin azalması, iklim değişiminin getirdiği kuraklık, sel, don gibi sorunlar karşısında bocalayan kırsal yaşam; aşırı kalabalık, yoğun trafik, zamana karşı yarışa ve bitmeyen bir koşuşturmaya dönüşen günlük yaşam döngüsüne yetişme telaşı, gürültü ve çevre kirliliği,  kaynakların azalması, toplumsal tabakalardaki farklılaşmanın yol açtığı adaletsizlik ve eşitsizliklerle bunaltan kent hayatı bize yaşam tarzlarının değişmesinin kazandırdığı şeylerin yanı sıra başta özgürlük olmak üzere birçok şeyi de kaybettirebileceğini gösteren çok çeşitli ve bilgilendirici hikâyeler anlatmaktadır. Bu açıdan kurulan her ülke, kent, kasaba ya da köy bir ütopyadır. Ne var ki bu ütopyaların zaman içinde distopyaya dönüşüp terk edildikleri veya yıkılıp tarihin tozlu sayfalarına karıştıkları da görülebilmektedir.

Çağımızda turizmin mekân tüketimine hizmet eden bir sektör olması da son derece ilginçtir. Kendi yaşadığı yerin özellikleri ve güzellikleri ile yetinmeyen insan, farklı yerlerin kendine özgü güzelliklerini, ilginçliklerini ve yaşam tarzlarını görüp deneyimlemek ister. Bu istek doğrultusunda dünya genelinde her yıl yüzlerce milyar dolarlık harcamalar yapılmakta, milyonlarca insan geçimini bu sektörden sağlamaktadır.

Coğrafya Kader Midir?
Sosyoloji, iktisat ve tarih yazımının öncülerinden biri olarak kabul edilen, on dördüncü yılda yaşamış bilim insanı ve düşünür ibn-i Haldun’un ünlü “Coğrafya kaderdir” sözü, dünyanın çeşitli bölgelerindeki eşitsizliğe vurgu yapmak için günümüzde de sıklıkla kullanılıyor. İbn-i Haldun’un iklimlerin ve bölge şartlarına bağlı olarak beslenmenin insan yaşamı ve uygarlıklar üzerindeki etkilerini belirtmek amacıyla öne sürdüğü bu sav, çevresel determinizm (belirlenimcilik – kadercilik) savunucularının sloganı haline gelmiştir.

Bu görüş belli bir dereceye kadar desteklense bile antropolojinin önde gelen isimlerinden Margaret Mead’in Samoa’da yaşayan topluluklarla ilgili araştırmalarının sonuçları aynı bölgede farklı yaşam tarzlarının gelişebildiğini açık bir şekilde göstermiştir. Aynı coğrafi bölge ve iklim kuşağında birbirinden çok farklı kültürlere sahip toplumların yaşıyor olması insanlığın gelişiminin tek bir nedene dayandırılamayacağını, birbirleriyle etkileşim içinde olan zengin bir çeşitliliğe sahip karmaşık etkilerin hep birlikte rol oynadığını anlamamızı sağlamıştır.

Paskalya Adası’nda Çöküş
Öte yandan insanın yaşam tarzını devam ettirmek adına çevre üzerinde giriştiği tahribat ve yıkımı gösteren birçok örnek vardır. Aşırı nüfus artışı sonucunda başta su ve temel gıda maddeleri gibi kaynakların ihtiyacı karşılayamayacak derecede azalması nedeniyle terk edilen antik kentlerin ve yerleşim merkezlerinin kalıntıları bu tahribata ilişkin anlamlı veriler sunmaktadır. Yaşanabilir en yakın yere en uzak nokta olarak bilinen, devasa heykelleri ile ünlü Paskalya Adası’nın (Rapa Nui) tarihi insanın çevresinde giriştiği tahribatın kendisini de kapsayan bir yıkıma dönüşebileceğini gösteren en somut örneklerden biridir. ABD’li popüler bilim kitapları yazarı Jared Diamond “Çöküş; Toplumlar Başarısızlığı Ya da Başarıyı Nasıl seçerler” adlı kitabında adada yaşamın son bulmasını etkileyici bir şekilde anlatır: Ada başlangıçta ormanlarla kaplıydı. Adalılar inançları doğrultusunda atalarını onurlandırmak amacıyla yonttukları onlarca ton ağırlığındaki heykelleri dikmek için ağaçları kestiler. Ağır taşların ocaktan çıkarılmasında, taşınmasında hep bu ağaçlar kullanıldı. Volkanik adada yapılan bu vahşi kesim sonucunda doğa kendisini yenileme olanağı bulamadı. Erozyon sonucunda verimli topraklar yok oldu. Ekilecek alan kalmadı. Orman olmayınca tekne yapamadılar. Bu yüzden balık da avlayamadılar. Tekneleri olmayınca adadan ayrılamadılar ve yok oldular.

Tarih boyunca süregelen her çeşit zengin kaynakla dolu yerleri keşfetme, sahip çıkıp kendisine yurt yapma, yaşamını zorlaştıran tehdit ve tehlikeleri yok edip huzura kavuşturma arayışı insanlık var olduğu sürece devam edecek gibi görünüyor. Bununla birlikte, doğayla bir denge oluşturma gerekliliğini hiçe sayıp çıkarcılığa ve sömürüye yönelen tutumların temellendirdiği yaşam tarzı, insanı yaşadığı yeri son damlasına kadar tüketen sömürgeci bir türe dönüştürmüştür. Bu özelliğine son verip doğayla bir denge içinde yaşamayı benimsemediği sürece cenneti ararken gittiği her yere kaçınılmaz olarak cehennemi de taşıyacaktır.