Diğer canlılarda olduğu gibi insan için de en önemli şey canlılığını devam ettirmek yani sağ kalmaktır. Yalnızca hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedensel, zihinsel ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlanan sağlık, bu nedenle her zaman insanın en önemli varlığı olarak kabul edilir. Sağlığın önemi hakkında söylenegelen sayısız atasözü deyim ve özlü söz arasından en çok bilinenlerden biri de Kanuni Sultan Süleyman’a ait olan “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi,” sözüdür.

İnsan yeryüzünde ortaya çıkışından bu yana birçok salgın hastalık felaketi ile karşılaşmıştır. Bu salgınlardan bazıları insan türünü yok oluşun eşiğine yaklaştırmış olsa da bugün gelinen noktada sekiz milyara yaklaşan insan nüfusu, kimi ülkelerde seksen doksan yıllara kadar çıkan ortalama yaşam beklentisi, bebek ve anne ölüm oranlarındaki düşüş, tıp teknolojisinin gelişmesi sonucu çoğu hastalığın ortadan kalkması ya da tehlike olmaktan çıkması insanlığın bu konuda ne kadar başarılı olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ne var ki bütün bu başarılar hemen her yıl bir yenisi çıkan ve bazıları dünya ölçeğinde hızlı bir yayılma örneği göstererek olağan yaşamı sekteye uğratan salgınlar karşısında kapıldığımız korku ve paniğin azalmasına pek yardımcı olmaz.

Mahşerin Dördüncü Atlısı
Hıristiyanlıkta kıyamet alameti olarak ortaya çıkacağına inanılan “Mahşerin Dört Atlısı” arasında yer alanlardan biri de soluk bir atın üzerinde gelip salgın hastalıkları ve ölümü dünyaya yayacak olan binicidir. Bu ve benzeri inanışlar elbette insanın tarih boyunca salgın hastalıklarla yürüttüğü hayatta kalma mücadelesinde aniden belirip birçok yaşamı tehdit eden, elle tutulup gözle görülemediği için ne olduğu binlerce yıl yıl boyunca tam olarak anlaşılamayan salgın hastalıkların yarattığı toptan yok oluş tehlikesine karşı geliştirdiği tepkilerden biridir.

Yaşanan son salgın da dünya ölçeğinde gerçekleştirdiği yayılma hızıyla benzer bir korku iklimi yarattı. Marketlere doluşup yiyecek, içecek, tuvalet kağıdı ve diğer ihtiyaç maddelerini stoklayanlar,  hatta bazı yerlerde yağmalayanlar oldu. Maske, temizleme jeli, kolonya talebindeki patlama fiyatların yüzlerce kat artmasına neden oldu. Kriz ve panik ortamlarının fırsatçı ve vurguncuları bir kez daha ortaya çıkarak ceplerini ve kasalarını doldurdu. Bu korku ikliminde yayılan dedikodu ve söylentiler de can kayıplarına sebep olan hayati tehlikelere yol açtı. Örneğin İran’da alkolün virüsü öldüreceği söylentisi çıktı ve bu söylentiye inanıp sahte alkol içen yüz otuz sekiz kişi hayatını kaybetti. Türkiye’de ise yoğurda karıştırdığı Arap sabununu yiyerek salgından korunmaya çalışan bir kişinin midesi yıkanarak kurtarıldığına dair haberler çıktıysa da bu iddia sonradan yalanlandı.

Bunların yanı sıra Dünya Sağlık Örgütü’nün Çin’de durdurulan salgının yeni merkezi olarak Avrupa’yı göstermesi sonrasında birçok ülkenin karantina, sokağa çıkma yasağı, sıkıyönetim ve olağanüstü hal gibi uygulamalarla sosyal yaşamı kısıtlayıp insanları evlerinde kalmaya zorladıklarını, İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth’in salgın tehdidi karşısında eşi ve çalışanlarıyla birlikte sarayını terk ederek başka bir konutta karantinaya alındığını, süper zenginlerin yanlarına özel doktorlarını alarak enfekte olmamış ülkelerdeki ‘felaket sığınakları’na kaçtıklarını, İtalya’da salgınla boğuşan doktorların tedavi çalışmalarında yetersizlik yüzünden kimi zaman yaşlılarla gençler arasında tercih yapmak zorunda kaldıklarını, küresel piyasalardaki oynaklığı ve endişeyi gösteren, bir adı da korku endeksi olan VIX endeksinin rekor seviyede yükseldiğini, bazı uzmanların küresel boyutlu bir ekonomik krizin kapıda olduğu uyarısında bulunduklarını anlatan haberler korku ve paniğin ne kadar büyük boyutlara ulaştığını gösteriyor.

İnsana Tutulan Ayna
Bu ortam bir yandan da insanların olağanüstü koşullarda nasıl davrandıklarını, ne gibi tepkiler verdiklerini göstermesi açısından da insanlığa tutulan bir ayna görevi görerek önemli bir katkı sağlıyor. Çoğu insan bu gelişme karşısında değişimlere uyum sağlamak ve alınması gereken önlemlere uymak yerine kendi sosyo-kültürel yapılanmasının oluşturduğu dünya görüşü ve inançlarının çerçevesinden dünyaya bakmaya ve kendi çıkarları üzerinden tepki vermeye devam ediyor.

İsrailli bir hahamın salgının “Tanrının LGBT onur yürüyüşüne katılanlara bir cezası,” olduğunu söylemesi, Amerika Birleşik Devletlerinde bir rahibin salgını “Tanrı günahkârları temizlemek için yolladı” şeklinde yorumlaması, Türkiye’de  kalabalık  ortamlara girilmemesi konusundaki uyarılara rağmen camilere gitmeye devam eden kimi vatandaşların “Allah’ın evine virüs bulaşmaz, Kuran’da şifa ayetleri var biz sürekli onları okuyoruz, Kuran okumak içi geldiğim yerde virüs bulaşacaksa bulaşsın, ecel gelmeden kimse ölmez, öleceğimi bilsem de camiye gelirim” şeklindeki açıklamalarına yer veren haberler, virüsün ülkemizde görülmesinin ardından tarikatların dua ve muska yarışına girdiğini anlatan haberler, Diyarbakır’da camiler dezenfekte edilirken cemevi ve kiliselerin dezenfekte edilmediğine ilişkin haberler, birçok ülkede salgının çıkışının Çinlilerin farklı hayvanları besin olarak tüketmesinden kaynaklandığı söylentisinin yaygınlaşarak ırkçılık ve nefret söylemlerine dönüşmesi, iktidara yakın olduğu belirtilen bir köşe yazarının “Koronavirüs Türkiye’ye Babacan’ın partisi ile geldi” başlığını taşıyan bir yazı yazması, Amerika Birleşik Devletlerinin böyle bir felaket durumunda bile İran’a uyguladığı tıbbi malzeme yaptırımlarını kaldırmaması yaşamsal önem taşıyan acil kriz ortamlarında bile milliyetçilik, inanç, politika, tuğlalarıyla örülmüş ve çıkar harcıyla sağlamlaştırılmış önyargı duvarlarının yıkılmasının çok zor olduğunu gösteren örnekler olarak karşımızda dikiliyor.

En Büyük Tehlike
Albert Camus “Veba” adlı kitabında “Bu tip salgınlar hayatın kendisinin absrürd oluşunu idrak ettiğimiz anlardır. Ne din ne de bilim adamlarının, ne inancın ne de aklın bir anlam ifade ettiğ anlardır. Olur, biter, giden gider, kalan kalır ve hayat devam eder” der. Elbette daha önceki salgınlarda olduğu gibi koronavirüsün de aşısı bulunacaktır. Bu yalnızca bir zaman meselesi. Ne var ki en temel sağlık hizmetlerini almayı bir kenara bırakın insanların yüzde kırkının evinde elini temiz suyla yıkama imkanına sahip olmadığı bir dünyada yeni salgın hastalık tehditleri de kapımızı çalmaya devam edecektir.

Sağlığın yüzlerce milyar dolarlık çokuluslu şirketlerin kontrol ettiği dev bir sektöre dönüştüğü, doktorların ve diğer sağlık çalışanlarının ideallerini bir kenara bırakıp tüccar zihniyetiyle çalışmaya zorlandığı günümüz dünyasında tıp teknolojisinde ne kadar büyük gelişme sağlanırsa sağlansın, insanlar ve toplumlar arasında oluşturulan ve giderek büyüyen ekonomik ve sosyal uçurum her şeyi yutan bir karadelik gibi insanlığı da eninde sonunda yutacaktır.

Geçmiş yıllarda kimi ülkelerde insanların salgın hastalıklara aşı bulmak için denek olarak kullanılmaları, Hindistan gibi bazı ülkelerde insanların kan satışı için esir olarak tutulmaları, organ mafyasının ve ticaretinin oluşması, ilaç ve tıp teknolojisi şirketlerinin milyarlarca dolarlık yatırımlarını koruyup kârlarını yükseltmek için giriştikleri manipülasyonlar, çıkarın yaşamsal bir öneme sahip olan sağlık sektöründe bile ne kadar ön planda olduğunu gösteriyor. Diğer bir deyişle sınır tanımayan çıkarcılar sınır tanımayan doktorların hep bir adım önünden gitmektedir. Oysa en büyük tehlike virüs ya da salgın hastalık değil kendi çıkarını başkalarının üzerinde görmektir.

Öldürmeyen Şey Güçlendirir
Bu nedenle yapılması gereken en öncelikli işlerden biri de sağlık sektörünü çıkarlarını ön planda tutan sağlıksız düşüncelerle kontrol etmeye çalışan yöneticilerden kurtarıp temel sağlık hizmetlerini dünya genelinde yaygınlaştırmaya yönelik politikalara ağırlık vermektir. Bazen felaketler yeni bir yaşam düzeni oluşturmak için fırsatlar doğurur. Ünlü Alman düşünür Frederick Nietzsche bizi öldürmeyen şeyin güçlendireceğini söyler ancak bunun olabilmesi için bize yaşam düzeni olarak dayatılan köhnemiş sistemlerin tüm insanların ihtiyaçlarına cevap verip çareler üretebilecek şekilde yeniden yapılandırılmaları gerekmektedir.