Doğadaki canlılığın devamını sağlayan en temel eylem olmasına karşın insanlar âleminde gün ışığına çıkarılmaması gereken bir sırmış gibi karanlıklara saklanan ama bastırılıp derinlere gömüldükçe adeta azgın bir hayalete dönüşüp başımıza daha çok bela açan bir gerçekliktir cinsellik. Onu doğrudan dile getirmektense develere hendek atlatmayı yeğleriz. Mümkün olduğunca sakınır, çocukların öğrenmemesi için “seni bize leylek getirdi yavrum” masallarına varıncaya kadar uydurmacaların sınırlarını zorlarız.

Bizlerin birey olarak uyguladığı otosansürün dışında toplumları yöneten kimi kurumlar da kitapları, filmleri, dizileri, televizyon programlarını, reklamları, şarkıları, türküleri, dansları, giyimi kuşamı denetleyip sansür uygular ve belirledikleri sınırların dışına çıkanlara çeşitli cezalar keserler. “Çıplak Maymun, Hayvansı İnsan ve insanat Bahçesi” isimli kitaplarıyla geniş okur kitlelerine ulaşan ünlü zoolog, etholog ve sosyobiyoloji yazarı Desmond Morris’in “Bu olağandışı ve fazlasıyla başarılı tür, daha yüksek güdülerini gerçekleştirmek için harcadığı vaktin bir o kadarını da temel güdülerini görmezden gelmek için harcar,” sözü bu çabayı çok güzel özetler.

Gizlendikçe Artan Merak
Ne var ki cinsellik yine de bir şekilde kendisini hatırlatır; dil sürçmeleriyle, anıştırma ya da imalarla, şarkılar, bilmeceler, fıkralar, argo ifadeler, küfürlerle ve hatta kimi zaman bir göz kırpmayla bile karşımıza çıkıverir; içimizde olduğunu ve bizi yaşama bağlayan en güçlü içgüdülerden biri olduğunu haykırır. Diğer bir deyişle cinsellik insanlığa dair çizilen resimlerin ilk bakışta ortada görülmeyen ama dikkat edildiğinde hemen fark edilen gizli nesnesidir.

“İçimizdeki Maymun” kitabının yazarı Primatolog Frans De Waal’in “Biz insanlar cinselliği sosyal hayatımızın dışına yerleştiririz, en azından yerleştirmeye çalışırız… İncir yapraklarımızın doymak bilmez bir cinsel merak ortaya çıkarmaktan başka işe yaramaması komiktir,” açıklaması da bütün bu gizleme çabalarının daha fazla merak uyandırdığını vurgulayarak bu alanda yaşadığımız kısır döngüye dikkat çeker. Diğer bütün canlı türleri cinselliği en doğal haliyle yaşarken insanın bu eylemi yok saymanın da ötesine geçerek neredeyse bir tabuya dönüştürmesinin nedeni nedir? İşte bu sorunun cevabını ararken yalnızca insan türünün cinselliğine değil genel olarak insanlığa dair bazı ipuçlarına da ulaşabiliriz.

İnsanın bir arada yaşamaya gereksinim duyan bir tür olması, bir arada yaşamak için işbirliği yapmaya yönelik düzenlemelerin gerekliliği cinselliği doğal bir eylem olmaktan çıkarıp gözlerden uzağa, dört duvar arasındaki mahremiyet alanlarına taşıyan; cinsel eylemi görünmez kılmakla yetinmeyip uyarıcı olabilecek ya da uyarılabilen beden bölgelerini hatta kimi toplumlarda bedenin tamamını giysi, kıyafet ve benzeri örtülerle saklayan, dile getirilmesini bile engelleyen başlıca etkendir. Toplumsal iş bölümün cinsiyete dayalı olarak belirlenmesi ve sosyal organizasyonun gelişip karmaşıklaştıkça söz konusu iş bölümünün giderek vazgeçilmez bir hal alması da cinselliğin sosyal alandan çıkarılmasında ve keskin sınırlar çizilmesinde belirleyici olmuştur.

İktidarın Kontrol Aracı
Toplum üzerinde kalıcı bir şekilde güç sahibi olma, mülkiyet ve veraset haklarının belirlenmesinde soy çizgisinin dikkatli bir şekilde izlenmesinin gerekliliği de cinselliğe yönelik sıkı kural, kısıtlamaların ve dolayısıyla bu kural ve kısıtlamaların en sadık izleyicisi ve uygulayıcısı olan aile yapılanmasının kök salıp vazgeçilmez hale gelmesinde etkili olan başka bir unsurdur.

İktidar ve cinsellik etkileşimi konusundan bahsetmişken ünlü “Cinselliğin Tarihi” kitabının yazarı olan Fransız düşünür Michel Foucault’ya da yer vermek gerekir. Foucault bize cinselliğin yalnızca toplumu yönlendiren kuvvetler tarafından sınırlandırılan bir dürtü olarak anlaşılmaması gerektiğini, bunun da ötesinde iktidar ilişkileri için özellikle yoğun bir transfer noktası olduğunu, ürettiği güçle karışık enerji sayesinde toplumsal kontrol odağı olarak işletilebileceğini söyler.

Elbette cinselliğe bakış ve toplum içindeki uygulamaları tarih boyunca farklı dönemeçlerden geçmiş, kültürden kültüre çeşitlilikler göstermiştir. Yapılan araştırmalar antik çağda birçok toplumun bereketi artırmak için düzenledikleri ritüellerde cinselliği içeren ya da anıştıran davranışlar sergilediklerini gösteriyor. Tanrıça Kybele’nin doğurganlığı çağrıştıran formu ve bereket tanrısı Priapus’un günümüze kalan tasvirleri bereketin cinsellikle bir arada düşünüldüğüne işaret ediyor. Sünnetin kökeninin İştar, Kybele, Maia gibi tanrıçalara yönelik tapınmalara kadar uzandığı belirtiliyor. Sümer, Babil ve Antik Yunan’da hayat kadınlığının kutsal bir meslek sayıldığı ve tapınaklarda icra edildiği biliniyor. Eski Mısır’da Firavunların kraliyet soyunun bozulmaması gerekçesiyle kız kardeşleriyle evlenmeleri de toplumda iktidara sahip olanların cinsellikle ilgili kısıtlama ve yasaklardan muaf tutulduklarını, en güçlü ve yaygın tabu olarak kabul edilen ensest yasağını bile delmekten çekinmediklerini gösteren ilginç bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Kimi eski toplumlarda eşcinsellik yaygındı ve yadırganmazdı. Antik Yunan’da genç bir erkeğin eğitimine ve toplumda yer edinmesine yardımcı olacak, kendisinden yaşça büyük bir erkek sevgilisinin olması beklenen bir şeydi. Günümüze kalan bazı vazo resimlerinde eşcinselliği gösteren betimlemelere yer verilmiştir. Yunan kültürünün temel isimlerinden olan Girit Kralı Minos’un hızlı nüfus artışının önüne geçmek amacıyla eşcinselliği koruma altına aldığı bizzat Aristotales tarafından belirtilmiştir.

Dinin Etkisi
Devlet düzeninin sistemli bir şekilde hayata geçirilmesinin ardından Orta Çağ’da tek tanrılı dinlerin yaygınlık kazanması da sosyal hayattaki baskının ve dolayısıyla cinsellik üzerindeki kısıtlamaların artmasında etkili oldu. Katolik Kilisesi’nde boşanmanın olmaması, rahip ve rahibelerin ömür boyu sürecek bekârlık yemini etmeleri, erkeğin üstte olduğu misyoner pozisyonunun tavsiye edilmesi, diğerlerinin günah sayılması, işlenen günahların günah çıkarma uygulaması yoluyla itiraf edilmesi zorunluluğu; İslam inancındaki gusül abdesti uygulamasının cinsel içerikli rüya görme ya da ilişkinin insanı kirlettiği ve temizlenip arınmak için tüm bedenin yıkanması gerektiği algısını oluşturması; tüm dinlerde herkesin özellikle de kadınların iffetli hareket etmeleri ve evlenene kadar bekâretlerini korumaları gerektiğine ilişkin söylem ve yönlendirmeler, cinsel hazzın cennette bir ödül olarak vadedilmesi, Pompei kentinin ve Lut kavminin ahlak dışı sayılan cinsel eylemler nedeniyle yok edildiğine ilişkin meseller, fahişeliğin ve zinanın kimi yerlerde taşlanarak öldürmeye kadar varan ağır cezalarla cezalandırılması gibi uygulamalar iktidar mekanizmasının toplumu din üzerinden kendi isteği doğrultusunda şekillendirip yönlendirirken kısıtlanmış cinselliği de bir araç olarak kullandığına ilişkin örnekler olarak tarihe geçti.

Gündelik yaşamda insanlar çoğu zaman evlenecekleri kişileri bile seçemez ve aile büyüklerinin uygun gördüğü eşlerle bir ömür boyu yaşamak zorunda kalırlarken krallar maiyetlerindeki insanlarla istedikleri gibi gönül eğlendiriyor, işlerine gelmediğinde İngiltere Kralı VIII. Henry gibi yeni bir mezhep kurup kuralları delebiliyor, Avrupa’nın bazı ülkelerinde derebeyleri idareleri altında yaşayan kadınlarla özellikle düğünlerinin olduğu gece cinsel ilişkiye girme yetkisi verdiği kabul edilen “Jus Primae Noctis” uygulamasından yararlanabiliyor, padişahlar, sultanlar, şahlar haremlerine kattıkları kadınlarla ya da oğlanlarla zevk ve sefa alemlerine dalabiliyorlardı. Haremlere erkeklerin girilmesine izin verilmiyor, burada görevlendirilmek üzere binlerce insan hadım ediliyor, bunların çok azı hayatta kalabiliyordu. Esir kadınlar cariye olarak alınıp zevk kölelerine dönüştürülüyor, kimi şair ve yazarlar kulamparacılığa methiyeler düzüyorlardı.

Zaman içinde özellikle başta Batılı ülkeler olmak üzere özgürlük ve eşitlik anlayışının gelişmesi, kadın hareketinin ortaya çıkması, Sigmund Freud gibi öncülerin ve arkalarından gelenlerin cinselliğin sosyal yaşamda ne kadar büyük bir baskı altında tutulduğunu ve bunun insanların yaşamlarını mahveden felaketlere yol açabildiğini gösteren çalışmaları, bu konuya daha dikkatli bir yaklaşım gösterilmesini sağlasa da, bugün birçok ülkede sosyal yaşam düzeninin özgür bir ortamda sağlıklı bir cinsel yaşam sürdürülebilmesine olanak tanıdığını söylemek pek de mümkün değil.

Çağımızda üreme sağlığı, kısırlık tedavileri, doğum kontrolü gibi tekniklerin gelişmesi, soy çizgisinin izlenmesinde çığır açan genetik ve DNA çalışmaları cinsellik üzerindeki baskının hafiflemesine olanak tanıyor ve kimi gelişmiş ülkelerde cinsel devrim olarak nitelendirilen kimilerince ise bir ütopya gözüyle bakılan özgürlük arayışları için uygun bir zemin hazırlıyor. Ne var ki, geçmişten gelen ve çoğu toplumda hâlâ etkili olan baskıcı kalıntıların ortadan kaldırılması ve cinsellik için sağlıklı olduğu kadar eşitlikçi ve özgür bir ortam yaratılması o kadar kolay görünmüyor.

Her Yerde Sorun Var
Günümüz dünyasındaki cinselliğe baktığımızda birbirinin içine geçip kördüğüme dönüşmüş birçok sorunla sarmalanmış olduğunu söyleyebiliriz. Birçok ülkede cinsel eğitim verilmiyor. Göreceli olarak daha özgür hareket edilebilen gelişmiş ülkelerde bile cinsellik hâlâ eylemde ve söylemde erkeğin hüküm sürdüğü, kadının eğlenilecek ve evlenilecek gibi kategorilere ayrılıp aşağılandığı, heteroseksüellik dışındaki cinsel kimliklerin çoğu zaman dışlanıp yok sayıldığı çifte standart, diğer bir deyişle ikiyüzlülük dayatan bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Dayatılan cinsiyet kimlik ve rolleri çoğu zaman karşıdaki kişinin kendine has duygu ve düşünce ve deneyimlere sahip özgün kişiliği olan bir insan olarak görünmesini engelleyip ait olduğu cinsel kimlik ve role göre kategorize edilmesine neden oluyor. Bazı toplumlarda karşı cinsten insanlar bırakın eş seçmeyi ya da kur yapmayı arkadaşlık yapmak için bile bir araya gelemiyorlar.

Alınan bütün önlemlere rağmen tecavüz ve taciz gibi eylemler yaygın olarak devam ediyor. Dünya genelinde kadınların yüzde 35’inin hayatlarının bir döneminde fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kaldıkları belirtiliyor. Cinsel eşitlikte dünyanın en önünde olduğu kabul edilen Kuzey Avrupa ülkelerinde bile bu konuda korkutucu istatistikler yayınlanıyor. Brezilya’da her 11 dakikada bir kadının tecavüze uğraması bu suçun bir salgın boyutuna ulaştığını gösteriyor. Çok sayıda insan fuhuş sektöründe çalışmaya zorlanıyor. Yalnızca İngiltere’de 2018 yılında fuhuş için 6,5 milyar eurodan fazla para harcandı. Cinsellikle ilgili estetik operasyonlara, ilaçlara haz oyuncaklarına ilgi her geçen gün artıyor.

Porno sektörünün büyüme hızı internetin de etkisiyle uçuşa geçmiş durumda. Dünyanın en çok izlenen porno sitesi olduğu belirtilen bir siteye 2019’da gerçekleştirilen ziyaret sayısının kırk iki milyar olduğu, 6,83 milyon video yüklendiği, otuz dokuz milyar arama yapıldığı belirtiliyor. Cinsellik, ekonominin çarklarının döndürülmesinde de en sık başvurulan yollardan biri; Cinselliğin ürettiği ya da vadettiği haz satış ve pazarlamanın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumda. Her türlü ürüne uygun görülen miktarda cinsellik iliştirilerek daha fazla satış yapmak için hayal gücünün sınırlarını zorlayan reklamcılık taktikleri deneniyor.

Eşitsizliğin Yansımaları
Toplumsal eşitsizliğin cinselliğe olan yansımalarını birçok yerde kolayca görebiliyoruz. Güce, paraya sahip olanlar, toplumda üst sıralarda bulunanlar aradıkları cinsel haza çok daha kolay erişim sağlayıp, bu alanda kabul görmeyen davranışları sergilediklerinde ayıplanmak bir yana, suç işledikleri zamanlarda bile paçalarını kolaylıkla kurtarabiliyorlar. Daha alt tabakalardaki yoksul kesimler ise diğer birçok alanda olduğu gibi cinsellik konusunda da çoğu zaman bastırılan, kullanılan, hakları yenen, ezilen kesim olmaya devam ediyorlar. Tecavüze uğrayanlar tecavüzcüleri ile evlenmeye zorlanırken, tecavüzcülerin cezaları iyi hal gerekçesiyle hafifletilebiliyor. Cinsellik adına dayatılan her şey insanı insanlıktan çıkaran bir kaos ortamı yaratıyor.

Bu kaoston kurtulmanın bir yolu olabilir mi? Antropolojinin öncü isimlerinden Bronislaw Malinowski’nin Trobriand Adaları’nda yaşayan kabilelerle ilgili araştırmaları, buradaki insanların cinsellik konusunda daha özgür bir ortamda yaşadıklarını, soy çizgisinin anne üzerinden izlendiğini, babanın bir otorite figürü olmadığını, çocuklara disiplini dayının verdiğini, bu koşullar içinde bu kabilelerdeki çocuklarda ataerkil toplumlardaki çocuklarda oluşan babaya yönelik kıskançlığı ifade eden “Oedipus Kompleksi” gibi sorunların oluşmadığını anlatır. Bu küçük örnek bize daha sağlıklı ve güvenli bir dünya için değerler sistemimizi gözden geçirmemiz gerektiğine işaret ediyor. Toplumların derinliklerine kök salmış olan adetler, gelenek, görenek ve değerler zaman içinde insanlara yararlı olmaktan çıkıp zarar veren, hayatlarını zorlaştırıp gelişmelerinin önüne set çeken engeller oluşturabilirler. Toplumların kalıcı olmalarını sağlayan en büyük etken, zarar veren uygulamalar üzerinde ısrar etmek değil daha iyiye ve güzele yönlendiren gelişme ve değişimleri desteklemektir.