Şu an Filipinler’den kalkan uçağımın Kore’ye gidişini izliyorum. Güneşin bulutları kırdığı maviyle oluşan  morlukları ve diğer bu tonları arayışa koyuldum. Normal şartlarda uyur yahut film izlerdim. Bu sefer böyle olmadı. Dedim o zaman, madem bilgisayarı açtın yaz. Size Filipinler’den ve Kore’den tabii ki bahsetmeyeceğim. Bahsetmek istediğim yer Nepal, bilhassa başkenti Katmandu. Hindistan’ın kuzeyinde Tibet’in güney kısmında ve Butan arasında kalan, sizin Everest’i ile tanıdığınız ama daha dokuz büyük dağı olan, odun kokan bu ülkenin UNESCO mirası tapınaklarıyla kaplı şehri Katmandu. Neden mi odun kokuyor? Ülke genel anlamda kışları soğuk ve insanlar akşamları dışarıda ateş yakıyor. Şaka değil, gayet ciddiyim. İnsanlar dışarıda evinin, dükkanının ve tezgahının önünde ateş yakıp oturuyor. Bahsettiğimiz yer bir kasaba yahut köy değil; başkentten, modern şehirden bahsediyoruz.

Fakir ülke, sevdiğim ülkelere fakir denmesinden hoşlanmasam da “şimdilerin hippi ülkesi” diyenleri de var. Haklı olabilirler. Etrafı saran tütsü kokuları ve onunla karışan soğuk havanın yadigârı duman kokusu, asla olmayan trafik ışıkları, araçların kendi kurallarını koyduğu ana caddeler, yıkık evler, yıkılmak üzere olan evler ve yeniden yapılanmak için inşaatlar. Katmandu oldukça kaotik ve turist çeken bir şehir. Güvenli denebilir, her yerde polisler geziyor. Yani en azından güvende hissetmeniz sağlanıyor. Halkın çoğunluğu hava kirliliğinden maske ile dolaşmayı tercih etmiş ve bir kısmı Tibet mültecisi. Ülkedeki en güzel İngilizceyi de onlar konuşuyor normal bir Nepalliye kıyasla. Zaten Nepal’de ilkokul eğitimleri de İngilizce verilmeye başlanmış. Hiç ummadığınız, yol üstünde bir köyde dahi “English School” tabelası ile karşılaşabilirsiniz. Tekrar Tibet göçmenlerine dönecek olursak; Çin’in 20’nci yüzyıl ortalarına doğru gücünü ve baskısını arttırdığı Tibet halkının mülteci olarak sığınma hikayesinden bahsedeceğim. Bir kısmı Hindistan’a göçmüş ama genel kanı kendilerince Nepal’de daha güvende ve biraz da kızgınlar. Birkaçı ile konuşma fırsatım oldu. Komşu ülkeler dışında başka ülkeye gitmeleri yasak. Bu düşünce bile bana sinirlenmek için yetti. Ayrıca iş olanakları da fazla olmuyor normal bir Nepalliye göre. Belli sınırlamalar getirmişler onlara. Zaten ülkenin maddi durumu oldukça kötüyken bir de o ülkede sığınmacı olarak yaşamanın zorluklarını tahmin etmeye çalışın…

Seyahat planımda Hindistan’dan Nepal’e geçtiğim için bu komşu ülkelerin birbirinden nasıl etkilendiklerine de ayrıca tanık oldum. Halkın bir kısmı Çin kesimine benzerken bir kısmı Hint tarafından nasiplenmiş. Genel olarak Hintlerden haz etmiyorlar. Açık konuşmak gerekirse Nepallilerin kültür birikimi ve tavırlarını ben de Hindistan’dakilerden daha çok sevdim. Para birimi olarak Hindistan’daki gibi burada da rupi geçerli. Ancak Nepal rupisi. Hint rupisine nazaran yarı yarıya daha az değerli. Hindistan’da içtiğimiz masala çayını da sütlü çay diye kendi üstlerine almaya çalışıyorlar tabii. Bizim, baklava, yoğurt, rakı hikayelerinden farksız. Olağan komşu ülke sürtüşmeleri…

Ülke Hindistan gibi çoğunluğu vejetaryen olan bir ülke değil ama saygı göstermeyi deniyorlar. Yani görünüm öyle. Ülkede yakın tarihe kadar hayvanların katledildiği ve savaş filmlerini aratmayan festivaller düzenleniyormuş. Büyük eylemlerden sonra  bu tarz kutlamalar yasaklanmış. Biraz da korku var. Sonuçta ülke geçimini turizmden kazanıyor ve turistik amaçla gelen kesim Budizm inancını benimsemiş kişiler oluyor genellikle. Hal böyle olunca da bu kadar vejetaryenin geldiği şehirde böyle kutlamalar yakışık almıyor. Sokaklarda ise işler değişiyor. Yerlerde, her köşe başlarında pek kasap diyemeyeceğimiz tezgahlar mevcut. Asla fotoğraf çekemiyorsunuz bu görüntü karşısında. İzin vermiyorlar, kızıyorlar. Hatta bazen azarlayıp, bağırabiliyorlar. Ben de fazlasıyla nasibimi aldım tabii bu durumdan. Zaten başka şehirlerine geçtiğinizde Nepal’in turistlere karşı korkusu artıyor. Et ürünlerini el altından satıyorlar.

Tam kış mevsiminde gittiğim için kış depresyonundan da beklediğim potansiyeli bolca gördüm. Benimle aynı zamanlarda giden arkadaşlarım da bu şekilde minik depresyonlara girmişler. Ülkedeki sokaklarda Sovyet Rusya etkisiyle oluşan evlere benzer komünist bir düzen var. Kısacası, mimarisi de bu şekilde gelişmiş. Yeni yapıların dışında “Old Town” diye adlandıracağımız bir yer var ki; özellikle Thamel bölgesindeki evler ve arkada kalan dükkanlar için bu benzetme geçerli. Aynı düzende sıralı, içeri doğru minik karecikler ve olabildiğine kirli duvarlar, süsten ve albeniden uzak dükkanlar…

Çok  sayıda turist nüfusu barındırıyor. İnsanlar buraya trekking/hiking için geliyor. Ayrıca Buddha’nın Nepal’de doğmasından kaynaklı, hacı olmaya gelen de çoğunlukta. Bilgi verme kısmını geçtikten sonra biraz da hislerimden bahsetmek istiyorum. Şehre ilk adımımı atmamdan itibaren aldığım haz, bir şeyleri başarıyormuş hissi ile aslında tam da olmadığım birine duyduğum heyecan… Hindular, Budistler, meditasyon yapanlar, trekking’den gelmiş olan ve gidecek olanlar, safranlar, çaylar günde üç öğün yiyeceğim Momo, el yapımı kağıtlar, maskeler, haritalar, bufalo figürleri, Nepal alfabesi, her yolun birbirine benzemesi ve kaybolmalarım.

Bu kadar güzel şey arasında kendimi kaybedebilirdim. Keza öyle de oldu. Deprem hattı üzerine kurulu şehirde gün içinde ara ara elektrikler kesiliyor. Çünkü sıklıkla deprem oluyormuş. Şehri gezintiye ilk çıktığımda her yerde mumlar vardı. Tüm mekânlarda, merdiven başlarında olması gözüme çarpmıştı. Bu ambiyans görünürde turistler için yaratılmış gibi dursa da işin aslı deprem olduğu sırlarda elektrik kesildiği için olduğunu anladım. Saflığımın tebessümünü geçersek: 2015 yılında Katmandu, 7,8 büyüklüğünde deprem atlatmış. O güzelim tapınaklar, stupalar yıkılmış. Tekrar ve tekrar yapmışlar. Altı aylık gezim boyunca en depresif olduğum yer ve ülke burasıydı. Sebebi koyu renkli ve sessiz olmasından da olabilir. Fakat burada sessizliğin tanımı, o karmaşanın içinde her şeyin yalnız olma sessizliği de denebilir. Genelde kaos ve karmaşıklık birbirine benzeyen ama safi bireysel birlik içinde olan yerlerde çıkmaz mı? Belki de bunu ben seçmiştim. Böyle bir meditasyon hali içinde iletişimsiz zamanlar geçirdim.

Bence Buddha’ da benim gibiydi. Himalayaların ortasındasın dünyanın en yüksek dağlarına sahipsin, hava da buz gibi, doğan mükemmel. Peki ne yapacaksın? Düşüneceksin tabii! Burası sayısız düşüncelere dalmak için idealdi. Bu sıralarda Hindistan’daki birikmişliğimle de kendimi bir dövme stüdyosunda buldum. Nepal’de bu konuda çok başarılı sanatçılar var. Genleriyle kaynaşmıştır belki bu estetik, kim bilir. Elime Kali Ma figürü yaptırdım; karanlığın ve kaosun tanrıçası! Sonradan öğrenecektim, bu tanrıça Shiva’dan bile daha saygı duyulan bir formmuş. Elimi alınlarına götürüp dua eden mi istersin, dövmemi görünce göğe bakıp dua eden mi? Nepal’de tanrıçalara tanrılardan daha fazla saygı duyuluyor. Minik de bir itirafta bulunmam gerekirse galiba bu da beni içine çekmiş olabilir.

Bir insanın kendini en yalnız hissedebileceği ülke Nepal’dir diyebilirim. Hissettiğim bu dokuyu size temas ettiremiyor olsam da Katmandu’yu çok sevdim. Kendimi zerdüşt gibi hissediyordum. Arada halkın içine karışıp tekrar kendi kendime, resim çizerek… Neden resim? Çünkü Budist mantralarını görmeniz gerekiyor. O minyatürler mandalalar, tek tek ellerde işlenmiş, hepsi el yapımı! Tibetli mülteciler işlemiş. Renkler o kadar parlak ki, onu yapan ellere kıyamıyorsunuz. İnce işçilikle yapılmış olduğu çok belli. Hatta bir defasında aynı odada kaldığım Kaliforniyalı bir arkadaş geldiğinin ikinci günü günlüğüne renkli mantar resimleri çizmiş. Bu nasıl olabilir diye düşünüyordu. Öyle bir oluyor ki dünyadaşım. ”Ressam olacağım ben. Kimse beni anlamıyor.” diyerek dolaşıyorsunuz bir kaç hafta. Kendimden biliyorum.

“Nepal” denildiğinde aklınıza bayraklar ayrıca gelmeli. Özellikle Katmandu’da her yerde çakra ve dilek bayrakları asıllı. Abarttığımı düşünebilirsiniz, ama abartısız hemen hemen her yerde! Sebebi de dileklerin Buddha’ya ulaşması amaçlanıyor. Bilincimi de alıyor tabii ki bu renkler;  çizim dürtümü durduramadım. Akşamları hostele geldiğimde duman solumaktan burnum ve ellerim siyah siyah oluyordu. Köyde yaşıyormuşcasına. En zengini de olsan Katmandu’nun  havasında kirleniyor, herkesle eşitleniyorsun. Burada bir tezatlık var tabii. Ülke yüksek dağlar ile çevrili, doğası mükemmel. Peki nasıl bu denli kirli? Sebebi sanayileşme çabaları ve çarpık kentleşme denebilir. Ne de olsa ülkeye turist çekeceğim derken, büyümek de üretmek de lazım.

Etrafta dolaşan sessiz, turuncu Budist talebeler, başını göğe yükselttiğinde bayraklar ve süsler. Şehrin en tepelerinde kurulmuş tapınaklarda seni izleyen Buddha’nın gözleri, o tapınaklardaki hırsız maymunlar, dükkanlarda Tibet mültecilerinin yaptığı  gereğinden ucuz, sanat eseri diyebileceğimiz el emeği, kazaklar, bereler, mantralar, minyatürler; her şey bu kadar renkliyken keskin gri ve yıkık binalar, kirli sokaklar ve ürkek Nepal insanı. “Küllerinden doğmak” demek pek basmakalıp olur da gönlüm el vermez. O yüksek dağların arasında lotus gibi açarsın umarım Nepal. Hem de bir gün asla bir daha yıkılmadan! Bu tanrının mı Buddha’nın işi mi pek bilmem de böylesine güzel, doğalından zengin, anaç topraklar insan elinde heba oluyor. İnsan üzülüyor…

İnsanların dünyayı değiştirme şansı olsa önce nereden başlardı ki acaba? Ya da siz nereden başlardınız? Düşündüğümde bazen inançlar bir düğüm gibi o toplumu körüklüyor. Gittiğim ülkeler arasında mistisizmi en yoğun hissettiğim ülkelerden biridir Nepal. Ruhunu başkentin tüm sokaklarında hissedebilirsiniz. Dünyayı değiştirme sansım olsa bunu galiba değiştirmek için Buddha’ya içinde muzlar, çikolatalar ve Tayland’da ki gibi pembe gazozlar sunup, bir de üstüne tütsü yakıp dünyayı değil de insanı değiştirme şansı isterdim. Eğer o kabul etmezse elbet bir tanrı yahut onun kulu ve elçisi kabul edecektir.

Arkamı dönüp Kathmandu’daki günlerime bakınca; öncelikle aldığım tüm spor malzemelerinin sahte çıkmasına mı üzülsem, yoksa meditasyon bahanesi ıle kandırılıp paramın alınmaya çalışılmasına mı üzülsem, yada hepsini bir köşeye bırakıp kaybolduğum sokaklarında hem denk geldiğim tanrıça Kali’ye mi sevinsem bilemiyorum. Tekrardan gider miyim? Elbet giderim sevmiştim çünkü. Hatta yanıma da en sevdiğim arkadaşlarımı alıp onlara bu karmaşayı tattırırım. Ateşin başına geçip öylece şarkı söyler, Kathmanduluların arasında kayboluruz. Hintli edasıyla yavaş yavaş, huzurlu bir şekilde alışırız. Bazen alışmak çok huzurlu şekillerde olmasa da şehrin akışına kaptırırız. Yoksa kolay mı 60’lı yılların çiçek çocuğu olmak?