Osmanlı, dünya tarihindeki büyük emperyal deneylerden biridir. İki eski imparatorluğun deneyimleri üzerine kuruludur. Onlardan hareket eder, onların hatalarından ders alır, onların çöküş sebeplerinden kaçınmayı dener. İlki İslam imparatorluğudur, yani Abbasiler. 10’uncu yüzyıldan itibaren askeri anarşiye teslim oldu, sayısız yerel derebeyliğe bölündü. Öbürü Doğu Roma imparatorluğudur, yani Bizans. Devletten daha güçlü ve başına buyruk bir din kurumuna söz geçiremedi, ekonomik açıdan tükendi, batı ile doğudan gelen çift yönlü baskı altında ezildi.

Osmanlı’nın kavramları ve kurumları bu iki imparatorluktan mirastır. Yerel askeri şeflerin palazlanmasını önlemek için, merkezi hazineden beslenen bir köle ordusu kurar. Merkezi orduyu fonlamak için, ekonomiyi ve tarımsal mülkiyeti devlet tekeline alır. Egemen sınıfını beslemek için, zenginleşmesine göz yumduğu fakat siyasi/askeri etkinlikten kesinlikle uzak tuttuğu gayrimüslim nüfusu vergilendirir. Devletten bağımsız dini kurumların ve dolayısıyla, o çağ koşullarında, her türlü entelektüel/kültürel yaşamın köküne kibrit suyu eker. Batıya ve doğuya yönelik her türlü sempati ve iletişimi imkansızlaştırmak için sürekli düşmanlık ile savaş isterisini pompalar.

15’inci yüzyıl başlarından bakıldığında makul bir projedir. Nitekim aynı yıllarda Mısır’da Memlukler de benzer bir yola girmişti. Fakat heyhat, imparatorluklar çağı geçmiştir. Aynı dönemde önce İtalya’da, peşinden tüm Avrupa’da beliren mikro-devletler sistemi, yeni çağın koşullarına ayak uydurmada, uzun vadede, büyük ve hantal imparatorluklardan çok daha başarılı olacaktır. Onlarla başa çıkmak için Osmanlı kendi ülkesini acımasızca sömürmekten başka çıkar yol bulamaz. Memleketin posası çıkar ve tükenir. Bir zamanlar dünyanın en müreffeh diyarlarından ikisi olan Anadolu-Rumeli ve Mısır, beş yüz yıllık Osmanlı egemenliği sonunda ekonomik ve kültürel sahalarda taş devrine döner.

Total Kontrol
Osmanlı sosyal yapısının en belirgin özelliği, devasa askeri makinayı beslemek için tarımsal üretimin bütünüyle kamu kontrolüne alınmasıdır. Tarımsal arazinin neredeyse tümü kamulaştırılır, Devlet güçlü olduğu sürece merkez memurları tarafından mikro-manage edilir. Tarımsal üretici serfleştirilir. Bu yönleriyle, imparatorluğun hızlı yükselişi ve kaçınılmaz çöküşü en çok Stalin’in Sovyetler Birliğini andırır. Aşırı merkezileşen, köylüsünü hiçleştiren Devlet, bir süre sonra kendi ağırlığını taşıyamayarak çöker.

Yer Adları çalışmasında adım adım zihnimde berraklaşan öykü aşağı yukarı şöyle. “Asıl Osmanlı” alanında, yani Orta Karadeniz’den Batı Anadolu ve Adana’ya uzanan yarımay içerisinde, kasaba ve kentler İslam hukuku çerçevesinde nispi bir özerkliği korur, fakat kırsal alan tümüyle maliye idaresinin ihtiyaçları doğrultusunda dizayn edilir. Tüm yerleşim birimlerine Türkçe standart maliye adları verilir, adeta ülkenin kimliği silinir, tarımsal nüfus karın tokluğuna çalıştırılan kamu işçilerine indirgenir. 16’ıncı yüzyıl sonlarında sistem çöker. Köylü tarımsal araziden kaçıp dağa çıkar. Batı Anadolu, Doğu ve Güneydoğudan gelen göçebe ve talancı “Türkmen” aşiretlerinin istilasına uğrar. 17’inci yüzyıldan itibaren devlet taşradan vergi toplayamaz hale gelir. Çöker.

İslam
Osmanlı ekonomisinin temeli olan miri toprak düzeni İslam hukukunun ruhuna ve muhtemelen sözüne aykırıdır. İslam hukuku özel mülkiyeti ve bireysel ticareti esas alır, gelişkin bir miras düzenine sahiptir. Tarımsal arazinin yüzde doksanını özel mülkiyet ve miras kapsamından çıkaran, ceza hukukunda her zaman örfü şerre tercih eden bir devlet, hangi anlamda İslami sayılabilir?

Osmanlı devletinde İslam dininin birbirine kısmen zıt iki ayrı işlevi olduğunu düşünüyorum. İslam, öncelikle fethin gerekçesi ve yerli halk üzerinde kurulan kolonyal egemenliğin meşruiyet temelidir. Yani bir egemen sınıf ideolojisidir. Bugün “İslam” adıyla tanıdığımız avam söylemiyle alakası olmayan, kibirli, elitist, sonsuz denecek ölçüde özgüvenli, aşağılayıcı bir dildir. Her şeyden önce devlete tapar, devleti tanrılaştırır. O söylem bugün de canlıdır, o söylemin taşıyıcısı olan kadrolar da çok değişmemiştir, sadece ideolojik referansları değişmiştir. Osmanlı egemen sınıfı 19’uncu yüzyılda İslam’ın geleneksel sürümüyle bağını kopardı. Bir süre yüzünü Batı’ya döndü. 20’inci yüzyılda batıdan da hayal kırıklığına uğradı, laiklik ve milliyetçilik karışımı yeni bir dili kendine rehber edindi.

İkinci İslam, kasaba ve çarşı muhalefetinin ideolojisidir. Miri rejimin dışında kalan ve mülkünün güvencesini şer’i hukukta bulan kasabalı nüfusun söylemidir. Her zaman bir direniş odağı olmuş ve Devleti yönetenlerce açık veya üstü kapalı kuşkuyla izlenmiştir. Osmanlı’da “şeriat isteriz” sloganı siyasi iktidarın değil muhalefetin alameti farikasıdır.

Bu ikinci İslam’ın 20’inci yüzyılda Türkiye’de İslam’ın tek veya egemen sözcüsü haline geldiğine, 21’inci yüzyılda iktidara yönelik daha önce emsali pek görülmemiş bir hamle yaptığına tanık olduk. Osmanlı’yı külliyen kendileriyle özdeşleştirmeleri, yani Ertuğrul’a ve Abdülhamit’e imamhatipli bir civata tüccarının dünya vizyonunu atfetmeleri dayanacak bir yer arayışıdır. Öyle meşrulaştırıyorlar. Gerçek dünyayla bir ilgisi yok.

Batılılaşma
Son devir Osmanlı kültürüne azıcık olsun vakıf olan herkes bilir ki, o devir elitinin batının kültürü, fikriyatı, üslubu, modası, siyaseti, dili ile tanışıklığı bugünkü Türkiye’de alışık olduğumuzun çok ötesindedir. Hatırlayalım: Kızlarına piyano dersi aldıran muhafazakar İslam alimi Ahmet Cevdet Paşa, Hatıratını Fransız kâtibine Fransızca dikte ettiren sadrazam Tunuslu Hayrettin Paşa, Fransa’nın elit lisesinden mezun sadrazam Ahmet Vefik Paşa, “Türkten çok Fransız” olmakla suçlanan sadrazam Keçecizade Fuad Paşa, garden partilerde padişah kızı olan eşiyle beraber şampanya eşliğinde Haydn resitali veren sadrazam Damat Ferit Paşa, nü ressamı halife Abdülmecid Efendi, Amerikan kolejinde hoca olan Tevfik Fikret, ateizmini intiharıyla tescil eden Beşir Fuad, Schopenhauer ve Nietzsche ile ilgili yayın kaçırmayan Hüseyin Rahmi…  Var mıdır Cumhuriyet Türkiye’sinde emsalleri?

Unutmayalım ki Cumhuriyet’in kurucusunun pek övülen Avrupailiği de, Abdülhamit çağının harbiye mektepleri ile imparatorluğun ikinci kentinin kafe kültürünün mahsulüydü. Cumhuriyet’in ürünü olan siyasi liderlerde o tür eğilimler görmüyoruz.

Haklı olarak denebilir ki bunlar küçük bir azınlık idi. Kaç kişi? Diyelim ki, imparatorluğun gayrimüslim tebaası hariç on bin kişi olsun. Cumhuriyet’in başarısı, çok dar bir çevreyle sınırlı olan Tanzimat Batılılığını daha geniş bir halkaya taşımak oldu. Ne kadar geniş? Diyelim ki Tek Parti döneminde yüz bin kişi, bugün de bir milyon olsun. Sorulacak olan soru, nicelik artışına eşlik eden nitelik kaybının ölçüsüdür. Bir yere kadar belki kaçınılmazdı. Ne kadarı kaçınılmazdı? Avrupa’nın I. Dünya Savaşı’ndan sonra içine düştüğü manevi bunalım elde edilen sonucu ne kadar etkilemiştir? Yeni rejim vatan, millet, Sakarya ve denize dökülen düşman retoriğine o denli ağırlık vermese nitelik kaybı o kadar büyük olur muydu?

Tanzimat döneminde ekilen tohumlar, sonraki devirde rejimin mahiyeti ne olursa olsun aynı hızla yayılır mıydı? Mesela eğitim sistemi 1924’ten sonra dış dünyaya kapatılmasa daha mı hızlı yayılırdı? Özetle, Osmanlı’nın tasfiyesinin ülkenin batılılaşmasına ya da modernleşmesine olumlu bir katkısı olmuş mudur? Rejim değişmeden sürse elde edilecek sonuç farklı olur muydu? Olursa hangi yönde farklı olurdu? Bu sorulara kimsenin net ve doğru bir cevap verilebileceğini sanmıyorum. En azından ben cevabı bilmiyorum.