Oğuz boylarına ilişkin eldeki en eski yazılı kayıt, Kaşgarlı Mahmud’un 1072 dolayında yazdığı Divan-i Lugati’t-Türk’te elyazmasının kırkıncı sayfasında verilen yirmi iki şube listesidir. Kaşgari bunların yirmi ikincisi olan Çarukluğ’ların sayıca az olduğunu ve damgalarının bilinmediğini belirtir. Nitekim bu isme diğer kaynakların hiçbirinde rastlanmaz. İkinci kaynak, Reşidüddin Hemedani’nin 1310 yılı civarında yazılmış olan büyük ansiklopedik tarih külliyatı Camiü’t-Tevarih’te verilen yirmi dört boy listesidir. Sonraki iktibasların hepsinin ilk kaynağı bu eserdir, zira Kaşgari’nin eseri daha eski olmakla birlikte 20’nci yüzyıla dek hemen hiç bilinmemiş ve ilim dünyasınca tanınmamıştır. Reşidüddin’in eseri ise İslami kültür tarihinin en iddialı yayın projelerinden biridir; olağanüstü kalitede minyatürlerle bezenmiş çok sayıda nüshası Arapça ve Farsça olarak üretilip İslam dünyasının dört yanına dağıtılmıştır. Ancak hemen akabinde değişen siyasi koşullar nedeniyle bunlar toplatılıp imha edilmiş olduğundan, Reşidüddin’in verileri daha çok ondan aktaran üçüncü şahısların eserleri aracılığıyla duyulmuştur.

Reşidüddin’i biraz tanıyalım. Ünlü bir Yahudi hekimin oğludur. Otuz yaşından sonra İslam dinine geçip art arda üç İlhanlı hükümdarının kudretli başveziri olmuştur. İktidarı dönemi, Türk ve İslam tarihinin kritik bir dönüm noktasına denk gelir. 1295’te İlhanlı hükümdarı Gazan Han Moğol atalarının dinini terk ederek İslam’ı benimser. Önceki dönemde çeşitli mevkilere gelmiş olan gayrimüslimler devlet görevlerinden tasfiye edilirler. Hemen akabinde, yaklaşık iki yüz otuz yıldan beri hemen hiçbir yazılı kaydı bulunmayan Türk dili, Kütahya ve Konya’dan Tebriz’e, Semerkant’a, Hive’ye ve Kahire’ye uzanan coğrafyada, çok kısa sürede hayret edilecek kadar bol ve çeşitli yazılı literatür üretmeye başlar. Siyasi ve ideolojik bir çağ dönümünü temsil eden bu olaylar sırasında Moğol devletinin başında bulunan Reşidüddin’in oynadığı rol, varsa, nedir? Cevabını bilmiyorum. Literatürü epey taradığım halde bu konuda dişe gelir bir şey söyleyene rastlamadım.

Reşidüddin tarihi Türklerin atası olan Ölcey/Olcay Han’ı, tek tanrı dinini benimseyen Oğuz Han’ın babası Kara Han’la savaşmasını, dünyayı fethetmesini, devleti üç büyük oğlu Gün, Ay, Yıldız ile üç küçük oğlu Gök, Dağ, Deniz arasında paylaştırmasını, yirmi dört Oğuz boyunun bu altı oğuldan türeyişini anlatır. Anlatı mitolojiktir; Tevrat’ın, Şehname’nin ve Hint destanlarının tarzını andırır. Hükümdarlar bin yıl yaşar, keramet sahibi evliyalara danışır, dillere destan şölenler tertiplerler.

Mitolojilerin altında yatan siyasi/ideolojik mesajları yorumlama becerimiz, bugün mesela yüz yıl öncesinin tarihçiliğine oranla çok gelişmiş bulunuyor. Mesela Oğuz’un tek tanrı dinini seçip bu yüzden babasıyla kavga etmesi ile, Reşidüddin’in patronu olan Gazan Han’ın İslam’ı seçmesi arasındaki ilişki nedir? Neden Moğolca bir isim olan Ölcey/Olcay Türklerin atası olarak gösterilmiştir ve bunun, Gazan Han’ın oğlu ve halefi olan Ölceytü/Olcayto ile benzerliği tesadüf müdür? Nihayet Oğuzların yirmi dört boyu ile İsrailoğullarının on iki boyu arasındaki aritmetik paralelliğin anlamı nedir? Dönemin Fars, Arap, Rum, Ermeni, Yahudi ve hatta Kürt tarih literatürünü biraz olsun tanıyanlar, bu soruların anlamlı sorular olduğunu bilir. Ne yazık ki Reşidüddin tarihi hakkında işin bu yönüne yoğunlaşan ciddi bir akademik çalışma bulamadım.

1316’dan sonra Reşidüddin’in Ölceytü’yü öldürtmekle suçlanıp idam edildiğini, anısının lanetlendiğini, cesedinin ise İslam mezarlığından çıkarılıp Yahudi mezarlığına gömüldüğünü belirtelim.

“24 Oğuz boyu” efsanesini Türkçede tanıtan asıl kaynak, Yazıcızade Ali adıyla tanınan müellifin II. Murat döneminde kaleme aldığı Tevarih-i Al-i Selçuk adlı Türkçe eseridir. Eser yazmasının 3A sayfasında Yazıcızade Camiü’t-Tevarih’e ismen atıfta bulunarak Reşidüddin’in verdiği efsanevi anlatımı aynen aktarır. Konuyu Türkiye’de popüler bilince taşıyan kilit halka, kendi çağında büyük yaygınlık kazanan bu eser olmalıdır. Yazıcızade’den önceki Türkçe tarihlerde ve mesela İbni Bibi’nin Farsça Selçuklular tarihinde Oğuz boylarının adı anılmamıştır. Buna karşılık Yazıcızade’den sonraki kuşakta, Fatih Sultan Mehmet döneminde yazılan sayısız manzum ve mensur tarih anlatısında, en azından Kayı ile Kınık’ın adları rutin olarak anılır.

Konunun 1420-1930’larda gündeme gelmesinin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ne yazık ki bu konuda sistemli bir araştırma yapmaya henüz vaktim ve iştahım olmadı. Ama Timur işgali ve Ankara yenilgisi ile büyük bir şok yaşayan Osmanlı’nın, hemen sonraki yıllarda “Oğuz-Türkmen” kökenlerini vurgulamaya başlamasında anlaşılmayacak bir yan olduğunu düşünmüyorum. Kendine bir Oğuz şeceresi yakıştırması aynı ideolojik programın bir parçası olmuş olsa gerekir. Anadolu coğrafyasına tuz biber gibi serpilen Kınık’lı, Kayı’lı, Avşar’lı, Kargın’lı yer adları da tastamam aynı dönemin eseridir. Daha önce de belirttiğim gibi bu isimlerin Anadolu haritasındaki dağılımı, neredeyse bire bir olmak üzere, Osmanlı devletinin 1451 yılındaki egemenlik alanına denk gelir.

Son olarak, Oğuz boylarıyla ilgili en çok tanınan eser, 17’nci yüzyılda bugünkü Özbekistan’da Hive Hanı olan Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terakime adlı Farsça eseridir. Bu eser de Oğuzların yirmi dört boyuna ilişkin bilgileri, yine isim vererek, Reşidüddin Tarihinden aktarır. 1726’da Fransızcaya ve daha sonra diğer Avrupa dillerine çevirilmiş, 1864’te Ahmet Vefik Paşa tarafından Türkçe çevirisi yayınlanmıştır. Dolayısıyla modern dillerde Oğuz boylarına ilişkin kayıtların hemen hepsi kaynak olarak bu eseri gösterirler. Oysa Ebülgazi’nin katkısı Reşidüddin’i iktibas etmekle sınırlıdır. Bu isimli boylar herhangi bir tarihte gerçekten var mıydı? Mümkündür. Hatta muhtemeldir. 12 + 12 simetrisi hiç şüphesiz mitolojiktir. Ama sahada gerçekten var olan birtakım isimleri, biraz zorlamayla 24’e yuvarlamak zor bir iş olmasa gerek.

Bu boyların mahiyeti neydi? Muhtemelen dünyadaki benzerlerinin pek çoğu gibi siyasi nitelikte bir bölünmeydi. Oğuz beyleri, şu veya bu nedenle, şu veya bu tarihte birtakım şubelere ayrıldılar. Bunların uyrukları, bağımlıları, yancıları ve hatta köleleri bir müddet o şube isimleriyle anıldılar. Hatta belki o şubeler çoktan işlevini kaybettikten sonra da, eski zaman şubelerinin adını kullanarak güç ve itibar kazanmaya teşebbüs ettiler. O boylar Türkiye’nin kolonizasyonunda bir rol oynadı mı? Sanmıyorum. 1420’lerden önce bilindiklerine ya da siyasi organizasyonda bir rol oynadıklarına dair elimizde en ufak bir kanıt yok. Olanların tümü 1420 veya 1450 sonrasına aittir. Peki ya Avşarlar? Halen Türkiye’de “Avşar” kimliğini taşıyanların tümü bildiğim kadarıyla İran’da “Avşar” lakaplı Nadir Şah’ın takipçileri olup 1747’den sonra Osmanlı’ya iltica edenlerin soyudur. Aralarında Kürd’ü ve Türkmeni vardır. O tarihten önce Türkiye’de Avşarlık iddia eden kimse var mıydı? Bilmiyorum. Somut vaka bilen varsa haber versin. Peki ama Dede Korkut? Elimizdeki Dede Korkut destanı nüshalarında Dedenin Bayat boyundan olduğu yazılıdır. Ancak daha eski anlatılarda Korkut Ata tüm Oğuz öykülerinin ortak efsane motifi olarak görünür. Eldeki nüshaların ise muhtemelen 14’ncü yüzyıla ait bir sözlü destanın, çok sonradan, belki 17’nci veya 18’nci yüzyılda uyarlanarak yazıya aktarılmış biçimi olduğunu unutmamak gerekir.

Anadolu Selçukluları tarihine ilişkin elimizdeki ana kaynak İbn Bibi’nin 1282’de yayımlanmış olan el-Evâmirü’l-Alâiyye fi’l-umûri’l-Alâiyye adlı Farsça eseridir. İbn Bibi’nin aslen Nişapur’lu olan anası Alaaddin Keykubad zamanında Konya’da yıldızbilimci olarak üne kavuşmuştu; oğlunun “Hanım-oğlu” anlamına gelen künyesi bundan kaynaklanır. Eserin eleştirel edisyonu ile Almanca çevirisini W. H. Duda yayımlamış, 1990’da Mürsel Öztürk ve 2007’de M. Halil Yınanç’ın Türkçe çevirileri basılmıştır.

Osmanlı devrinin Selçuklulara ilişkin temel referans kaynağı olan Yazıcızade’nin Tevārih-i Āl-i Selcuk’undan önceki yazıda söz ettik. Bu eserin büyük kısmını oluşturan Anadolu Selçukluları bölümü, İbn Bibi’nin eserinin küçük bazı eklenti ve süslemelerle 15’nci yüzyıl Türkçesine çevirisinden ibarettir. 1423 yılı civarında yazılmış ve Osmanlı sultanı II. Murat’a ithaf edilmiştir. Latin alfabesine aktarılmış versiyonunu Abdullah Bakır 2008’de Marmara Üniversitesi’nde doktora tezi olarak hazırlamıştır.

Fark edemeyenler için not edelim. Kayı, Bayat, Salur ve Bayındır, Türk ve Türkmen alpleri, Oğuz töresi, Kayı, Ertuğrul, Gündüz Alp ve Gök Alp orijinal metinde yoktur. 1423 çevirisine bunlar sistemli ve bilinçli olarak eklenmiştir. Sanırım sadece bu örnekler dahi yapılan sahtekârlığın boyutlarını göstermek açısından yeterlidir. İşin ilginç tarafı, doktora sahibi A. Bakır tam da bu sahteciliği, Yazıcızade’nin “Türklük tarihi” açısından büyük değerine işaret etmek için kullanmışlardır. İbn Bibi Oğuz boylarından, Türklerden, Türkmenlerden söz etmemiş, buna karşılık Yazıcızade, muhtemelen daha yüksek bir “Türklük şuuruna” sahip olduğu için, bunları eklemek gereğini duymuştur.