1933 yılında Weimar Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, Büyük Savaş Kahramanı Paul Von Hindenburg öldüğünde Şansölye Adolf Hitler iki makamı birleştirip Almanya’nın tek hâkimi olmuştu. İktidarı boyunca Almanya, kıta avrupasının neredeyse tamamını fethetmişti.  Mart 1936’da Rhine bölgesine yeniden asker yerleştirilmesinin ardından, Çekoslovakya ve Polonya ilhak edilmiş Norveç ve Danimarka’daki direniş ezilmiş; oradaki İngiliz operasyonları etkisiz hale getirilmişti. Sonrasında Belçika, Hollanda ve nihayetinde Fransa Nazi savaş makinesinin altında ezilmişti. Yugoslavya’nın üzerine yürüyen alman birlikleri sekiz yüz bin savaş tutsağı almış, kendileri ise sadece üç yüz altmış iki asker kaybetmişlerdi. 

1941 yılının mayıs ayında Girit adası sadece bir paraşütçü birliği ile kontrol altına alınmıştı. Barbarossa Harekatının ilk zamanlarında Alman Wehrmacht’ının istilası Kızıl Ordu’ya dört milyon askere malolmuştu. Eylül 1941’de Kiev önlerinde gerçekleşen ve ‘Kesselsschlacht’ şeklinde gelişen muharebe kuşatma savaşının en büyük örneklerindendi. Sadece Kiev önünde yedi yüz elli bin savaş tutsağı alınmıştı. 1939-1941 yılları Üçüncü Reich için büyük ve görkemli zaferlerle açılmıştı. Bu başarının nedeni Dr. Robert Citino’ya göre Alman ordusunda uzun zamandan beri varolan operasyonel bir gelenekti. Bu herkesin bildiği, jenerik ‘Blitzkrieg’ değil ‘Bewegungskrieg’ idi. Manevra savaşı olarak adledilen bu kavram, büyük birimlerin hareketlerini bir sistem içine oturturdu. Uygun her anda, müsait her hedefe agresif ve cüretkâr saldırılar öngören bu anlayışın son noktası ‘Kesselsschlact’ olurdu.

Savaşın dönüm noktası konusunda bu konuyla ilgilenen her bireyin mütevazi olması gerekir. Bu an belki 1942’nin kasım ayıydı. El Alamein önlerinde İngiliz savunmasını geçmekte başarısız olan Rommel 5 Kasım günü büyük bir yenilgiye uğramıştı. Bir hafta sonra Stalingrad’da Sovyet ordusunun “Uranus Operasyonu” Alman ordusunu vurdu. Şehri kuşatan gücün kanatlarında Macar ve Romen tümenleri bulunuyordu. Ekipman ve deneyim açısından zayıftılar. Kızıl Ordu kanatlardaki direnişi kırarak Alman 6’ıncı Ordusu’nu başarılı bir şekilde kuşatmayı başarmıştı. Daha geriye gidilirse Aralık 1941 dönüm noktasının tespit edilmesi uyarınca iyi bir aday olabilir.

Ders kitaplarında ve YouTube’da yer alan gitgide popülerleşen kısa, eğitici animasyonlardaki bilgiler Alman ordusunun bu tarihte Moskova önünde durdurulduğunu belirtirler. Bu yorum gerçekten uzaktır. Merkez Ordu Grubu, Moskova önlerinde büyük bir Sovyet karşı saldırısıyla neredeyse yok oluyordu. General Zhukov ve Vasilevksy’nin planı sayesinde Alman ordusu ustalıkla icraa ettiği Kesselsschlact’a kurban gitmek üzereydi. Dönüm noktası konusunda bir diğer aday Hitler’in 1941’de Barbarossa Operasyonu’nu yürürlüğe koyma kararı olabilirdi. Arkasında başka bir düşman vardı ve onu tamamen etkisiz hale getirememişti.

Fransa’nın düşüsü sırasında, Temmuz 1940’ta İngiliz Keşif Gücünün askerlerini elinden kaçırmıştı. Üstelik Britanya Savaşı’nda hava ve deniz üstünlüğü sağlayamamıştı. Rolls-Royce’un Merlin motoruna sahip, manevra kabiliyeti yüksek Supermarine Spitfirelar Alman Luftwaffe’sine kök söktürüyor, Alman U-Boatları konvoy ve savaş gemisi batırma konusunda çok iyi sayılar elde etmiş olsalar bile çabaları İngiliz Kraliyet Donanması’nı yenmeye yetmiyordu. Denizci bir milleti donanmasız bir ülkenin yenme ihtimali Hitler’in kafasındaki fantezilerden sadece bir tanesiydi. Bütün bu olayların, savaşın dönüm noktası uyarınca önemli adaylar olduğu konusunda birçok tarihçi, araştırmacı gazeteci ve okur fikir birliği içindedir. İkinci Dünya Savaşı’nı çalışmış hiçbir aydın savaşın dönüm noktasını tek bir olaya bağlayacak kadar ileri gitmemiştir. Sosyolojinin, savaş sanatının ve siyaset biliminin kuramları doğrultusunda ben de ileri gitmeyeceğim. Fakat şurası kesindir ki, 1943 yılı savaşa katılmış bütün taraflar için belki de en zor yıldı.

1943’e kadar Alman ordusu icra ettiği operasyonlarda düşük kayıplar vermişti. 1941 Mayıs’nda gerçekleşen Girit adasının paraşütçü birlikleri ile ele geçirilmesi sırasında Alman ordusu altı bine yakın personel kaybetmiştir. Bu durum Hitler’e ve yüksek komutaya tarafından “Girit’in pahalıya patladığı” yorumunu yaptırmıştı. Bunun hemen ardından Hitler Sovyetler Birliği’nin istilası için emir vermiş ve Wehrmacht gerçek anlamda kayıp vermeyi Barbarossa Operasyonu’nda algılamıştı. 1943 yılına gelindiğinde Mihver Devletleri’nin zaten halihazırda ufak olan zafer şansı tamamen ortadan kalkmıştı. Almanya artık bir yıpratma savaşının içindeydi ve kendisinden ham madde, ekipman ve asker sayısı açısından çok üstün düşmanlarla çevriliydi. Savaşın gidişatı değişmişti belki fakat Alman Wehrmact’ının düşünce yapısı hala aynıydı. Yapmayı bildiği tek şey olan “Bewegungskrieg’in” icrasına devam ediyordu. İstihbaratı, lojistiği ve karşı istihbaratı hor gören bu ordu sadece “Kampfkraft’ın” altını çiziyordu. Wehrmacht’ın ‘savaşmayan diğer unsurları’ o kadar ihmal edilmişti ve kötü durumdaydı ki, Polonya gibi küçük bir gücün istihbarat servisi alman istihbaratına sızmayı başarmış, ünlü Enigma’nın şifrelerini çözmeyi başarmıştı.           

Prusya her ne kadar birçok askeri teorisyenler çıkarmış olsa da Alman milletinin ‘eylem adamlarına’ büyük saygısı vardı. Dr. Citino’ya göre İkinci Dünya Harbi’nin mareşalleri savaş teorisyenleri değildi, savaşın agresif uygulayıcılarıydılar. Bu yukardan aşağı rütbe bazlı gidildiğinde de geçerli bir argümandı. Alman ordusu en düşük subayı dahil bu düşünce tarzını paylaşıyordu. Bu duruma en iyi örneklerden birini Sicilya’daki Herman Göring Paraşüt Panzer Bölüğünü kumanda eden Paul Conrath oluşturmuştur. Akdeniz tiyatrosundaki birliklerin komutanı olan Kesselring ile konuşan Conrath komutanına “düşmana karşı ani ve cüretkâr saldırılar bekliyorsa bunu yapacak kişinin kendisi olduğunu” dile getirmiştir.

Bölüğü adayı çıkartma yapan Amerikalı askerler için cehenneme çevirmişti. 1943 yılındaki stratejik çöküntüye rağmen, Wehrmacht bütün cephelerdeki saldırılarını sürdürüyordu. Temmuz ayında Kursk bölgesinde Citadel Operasyonu yapılmış, Tunus’ta Amerikalılar üzerine gidilmişti. Almanya Kuzey Afrika’dan çıkarılınca gene Temmuz ayında Sicilya’nın istilası başladı. Daha önce de belirtildiği gibi çıkartmanın ilk iki günü kâbus niteliğindeydi. Gela şehrine çıkan Amerikan kuvvetleri karşılarında Paul Conrath’ın elit panzer birliğini bulmuşlardı. Bu harekâtı aynı yılın eylül ayındaki Operation Avalanche izledi. Ana kara İtalya’sına çıkan müttefikler Salerno’da altı mekanize ve tank birliği yüzleşmek zorunda kaldı. Durum o kadar kötüydü ki Komutan Mark Clark ciddi bir şekilde karargahını boşaltma ihtimalini düşünmek zorunda kalmıştı. Amerikalılar az kalsın tabiri caiz ise “denize dökülüyorlardı.” Savaşın her anında olduğu gibiydi karşımızdaki Wehrmacht. Akıllıca veya akıllıca olmayan agresiflik, önündeki düşmana sert, güçlü odak. Büyük stratejik sorular sorulmuyor, büyük resimle yüzleşmekten kaçınılıyordu.

Wehrmacht’ın subayları 1943 yılına gelindiğinde savaşın kaybedildiğini biliyorlardı fakat gelenek onları devam etmeye zorladı. Savaşmak, onun olguları üzerine düşünmekten daha kolaydı çünkü bu subay grubunun en büyük ortak noktası 1914-1919 arasında gerçekleşmiş Büyük Savaş’tı. Prusya ordusunun subayları Almanya teslim olduğunda çok ciddi bir travma geçirmişlerdi. Kendilerinin savaşı kazanmak üzere olduklarını fakat politikacıların, halkın, entelektüellerin oluşturduğu bir koalisyonun orduyu arkadan bıçakladığını düşünüyorlardı. Bu sefer aynısı olmayacaktı. Arkasında Hitler’in kişiliğinde birleşmiş bir koalisyon olan ordu sonuna kadar savaşmayı sürdürecekti. 18’ıncı asırdan kalma eski Prusya geleneği ‘Totenrit’ uygulanmaya devam edecekti.

Bu kavram herhangi bir emrin neye mâlolacağına bakılmaksızın yerine getirilmesi şeklinde açıklanırdı. Neden sorulmazdı. Sadece emir yerine getirilirdi. SS Generali Paul Hausser tek gözüyle, Salerno’da tek koluyla savaşan General Hans Hube ve Tunus’ta ordusundan kalanları toparlamaya çalışırken sürekli kolundaki bandajı değiştirmek zorunda kalan General Walther Nehring bu anlayışı savaş felsefelerinin merkezine almış yüksek rütbeleri subaylardan sadece üçüydü. Citino, 2014 yılında verdiği bir konferansta, yaklaşık yüz alman generalin savaş sırasında çarpışırken öldüğünü belirtir. Her başkumandan gibi Hitler’de savaşı subaylarını ‘kovarak ve işe alarak’ geçirmişti. Stalin hariç tutulursa, hiçbir başkumandan generallerini böylesi bir fanatiklikle ölüme yollamamıştı. Hatta ve hatta öyledir ki, Hitler ve askeriyenin fanatikliği yüzünden Almanya dümdüz olmuştur. Normal koşullarda mantık uyarınca savaş ülkeye ulaşmadan teslim koşulları için görüşmelere başlanırdı fakat Hitler Almanyası böyle yapmadı, üstelik Wehrmacht sonuna kadar, büyük bir özveri ile çarpıştı. Bu durum savaş tarihinde ilklerden birini temsil eder.

1943 yılında Üçüncü Reich’ın bir ‘yıkım savaşında’ sıkışıp kalması büyük bir sorunsaldı. Subaylar savaşın kaybedildiğini itiraf etseler bile Hitler kendisine büyük bir sadakatle hizmet edecek generaller bulmak konusunda zorluk çekmedi. En sonunda kendi fikirlerini benimseyen bir grup yaratmayı başarmıştı. Bu grup önceki yılların subaylarına göre daha savunmacı bir yaklaşım benimsemişti. Öncekiler gibi ‘operasyonal aklı’ değil ‘sağlam durmayı’ tercih ediyorlardı. Harita başında kahve içip, sigara tüttüren subaylar değillerdi.

Hepsi geri çekilmeyi bir hakaret olarak görüyordu ve son askere kadar savaşmaya hazırlardı. Bu gruptan General Ferdinand Schöner, birliklerindeki disiplinin devamı için binlerce askerini idam etmiş bir adamdı. İdam oranları Birinci Dünya Savaş ile kıyaslandığında “Citino The Wehrmacht Retreats: The Campaigns of 1943” adlı eserinde 1914-1919 yılları arasında Alman Ordusunun sadece on altı ölüm cezası verdiğini, ikinci harpte ise bunun yaklaşık yirmi iki bin dolaylarında olduğunu belirtmiştir. Salt bu durum, er ve subay düşünce yapısının nasıl bir evrim geçirdiğine çarpıcı bir örnektir.

Bütün bunlarla beraber 1943 yılı subayların düşünce tarzının değişimi uyarınca bir konuda daha önemli bir tarihti. Napolyon döneminden beri yayınlanan ve subaylar arasındaki fikir alışverişi için adeta bir forum görevi gören ‘The Militärisches Wochenblatt’ yayından kaldırılmıştı. ‘Totenrit’ ile ölüme gitmek için rasyonelliğin yerini inancın alması gerekliydi. Alman subaylarını görev başında tutan ve onları sonuna kadar savaşmaya iten en önemli faktörlerden biri Kızıl Ordu’nun alacağı intikamdı. 1941’de Rus istilasında bulunup bulunmamış her ordu mensubu bunun farkındaydı. İkinci faktör ise Hitler’in korkusu veya ona duyulan sadakat idi. Korku, subayların kendi aileleriyle ilişkiliydi, sadakat ise Hitler ile konuşmuş insanların onun ‘şeytani, hipnotik’ güçlerinin varlığına duydukları inanç olabilirdi. Gene de ikinci sebep mantıktan uzak gözükmektedir.

İkinci Dünya Savaşı birçok açıdan ilklere imza atmıştı. Taktikler, katılan ulusların sosyolojik yapıları, orduların psikolojileri, generallerin ve liderlerin düşünceleri sadece kendilerine has olmakla kalmamış aynı zamanda savaş sonrası dünyaya şekil verilmesinde de etkili olmuştu. Bu düşünce tarzını bilim dünyasına kazandıran Ferdinand De Saussure’e teşekkürlerimi sunarken sistemlerin önemini bir daha hatırlatmak istiyorum. Savaşın en önemli faktörlerinden biri olan alman Wehrmacht’nı kendimce incelediğim bu yazıda olabildiğince yapısalcı bir tavır alarak 1943 yılındaki alman ordusunun halini, hareketlerini ve düşünce tarzını irdelemeye çalıştım. Klasik Hollywood sinemasının ‘klişe, kalıplamış tiplerinin ve anlayışının’ aksine bu yazının amacı Wehrmacht’ın düşünce yapısını, tepkilerini derin ve bütünselci bir şekilde anlamak olmuştur. Atalarının görkemli zaferlerini hayatlarının her anlarında hatırlayan, Hitler’in ‘askeri akademide sadece çatal ve bıçak tutmayı öğrendiniz’ sözleriyle damgaladığı bu romantik grup, belki de gerçekten dünyayı ele geçirebilme ihtimalinden son derece uzaktı.