19’uncu yüzyıl Fransa’sı cumhuriyet ve monarşi arasında mekik dokuyup, zenofobik eğilimlerle boğuşurken, aynı zamanda sosyoloji bilimi hakkında hararetli ve ilginç tartışmalara ev sahipliği yapıyordu. Sosyolojinin babası kabul edilen Durkheim, asrın sonlarında henüz bu ünvanı hak etmemişti. Entelektüel çevreler, Bruno Latour’un en büyük ilham kaynağı Gabriel Tarde’ın, Durkheim’in düşünce tarzına karşı çıkışını büyük bir ilgiyle izliyordu. Ciddi tartışmalar gerçekleşmiş ve ülkenin fikir adamları ikiye bölünmüştü. 1900’lerin başına gelindiğinde Tarde, yaklaşık yirmi senedir sürdürdüğü savaşı kaybetmişti. Durkheim kazanmıştı. Yenilgisinden sonra ortadan kaybolan Tarde imzalı teoriler, altmışlı ve yetmişli yıllarda literatüre yeniden kazandırıldı. Kimileri onu çok metafiziksel olmakla suçluyor, kimileri de kriminoloji hakkındaki çalışmaları dışında bir önemi olmadığını düşünüyordu. Hakkındaki bütün bu ithamlara rağmen enteresan bir düşünür olan Gabriel Tarde, irdelenmeyi ve üzerine konuşulmayı hak ediyordu.

Tarde söz konusu olduğunda belki de hakkındaki en önemli soru “onun fikirleri ile ne yapılacağı”ydı. Durkheim ve Weber’e nazaran kanon bir düşünür olmayan Tarde hala “bireysel okumalara ve yorumlara” açıktı. Metaforları ve onları gerçekliğe uyarlamayı seven Tarde, zaman zaman acayip fikirli, fakat yeri geldiğinde nicel ve ciddi olabiliyordu. Örneğin kendisi “eski kıtanın uluslarının olduğunu, bu uluslarla kesişen din ve dil sistemlerinin varlığını” belirtmişti. Bütün bu yapıyı Siyam ikizlerine benzeten Tarde, biri hareket ettiğinde öbürünün nasıl tepki vereceğini irdelemiş ve bunu yaparken ulusları, dinleri, lisanları bu metaforun içine uçarı bir şekilde yerleştirmişti. Bu anlatı tarzı, onun kriminoloji hakkındaki fikirlerine de yansımıştır. Tarde, cinayetler hakkında yazarken “cisimlerin ağırlığı olduğunu” dolayısıyla “havanın da bir cisim olduğunu” ve böylece “havanın bir ağırlığı olduğunu” söylemişti. Bunlara ek olarak “Ekonomik Psikoloji” adlı eserinde, düz bir dünyanın politik ekonomisinin nasıl olacağı üzerine kafa yormuştu. Tarde’ın eserlerine yönelik iki bakış mevcuttu. Kimi onun “metafizik üzerine çok da önemli olmayan fikirler ürettiğini” fakat “büyük bir sosyolog olduğunu” düşünüyor, kimi ise Tarde’ın ürettiği “metafiziğin ve sosyolojinin bir paranın iki yüzü olduğunu” savunuyordu.

Çağdaşları tarafından daha çok filozof, kriminolog ve psikolog olarak görülen entelektüel, ekonomi, politik teori, kalabalık psikolojisi üzerine çalışmaları ile ünlüydü. Özellikle de taklit teorileri Fransız entelijansiyasında büyük etki sahibiydi.  Fakat bunlara rağmen, Tarde asla bir “baba” figürü olarak görülmemişti. Amerikalı sosyolog Everett Hughes, “görülen o ki kimse Tarde’ı sosyolojik atası olarak seçmemişti” diyordu, “Tarde’ı en azından fikirleriyle cömert davranan bir amca olarak önerdiğini” açıklamıştı. Bruno Latour ise zıt görüşteydi. “İnsanı olabildiğince cesur düşünmeye zorlayan bir büyükbaba” diyerek yücelttiği Tarde’ın faaliyetlerini, ayrı bir yere taşımıştı. Latour, meşhur aktör-ağ teorisinin büyük babası olarak Tarde’ı işaret etmişti. Eserlerinin analitik opsiyonlarla yeniden yorumlanması mümkün olan Tarde, kriminolog Cesare Lombroso’nun başını çektiği “biyolojik” belirlenimciliğe karşı çıkmış ve suçun arkasındaki sosyol faktörlere odaklanmayı kendine görev edinmişti.

En büyük rakibi Durkheim, sosyolojinin psikolojiden büyük ölçüde ayrıldığını dile getirmişti. Durkheim’a göre toplum onu oluşturan parçalardan fazlasıydı. Bireysel bileşenlerinin ötesinde olan toplum, yukarıdaki bir yapıydı. Ayrıca, sosyal faktörlerin ayırıcı niteliği “kısıtlama” idi. Tarde, bütün bu varsayımlara karşı çıkmıştı. Durkheim’ın aksine sosyolojinin psikolojinin içinde gömülü olduğunu dile getiriyor; toplumun, parçalarından başka bir şey olmadığını ifade ediyor ve sosyal faktörlerin karakteristiğinin “taklit” olduğunu iddia ediyordu. İki veya daha fazla bireyin bilinçli etkileşimlerini konu edinen “interserebral psikoloji”, sosyal faktörlerin anlaşılabilmesi uyarınca yapı taşı niteliğindeydi. Toplumun her yönünün “sosyal” olduğunu dile getiren Tarde, bu sosyalliğin taklit edilebileceğini savunuyordu. Durkheim ise Tarde’ın bu fikrini intihar konsepti üzerinden eleştirmişti. İntihar eden herkesin bir başkasını taklit ederek mi bunu yaptığını alaycı bir şekilde soran Durkheim, bütün konsepti anlamsız bulmuştu.

Tarde’a göre taklit, eylemin kaynağının yeri konusundaki soruları ortadan kaldırıyordu.  Hem eylemdi hem pasiflikti. Toplum ile birey arasındaki ilişkiye odaklanmayı reddeden taklit teorisi, bireyler arasında olanlara odaklanıyordu. Fakat, Tarde’ın ana odağı bireyler değil, taklit yarışıydı. Taklidi açıklarken akıl ve bedenin ilişkisi üzerine kafa yoran düşünür, Kıta Avrupası’nın idealist geleneğinden faydalanıyordu. Taklit mefhumunu zihinsel bir konsept olarak açıklayan Tarde, önce aklın sonra bedenin sosyal fenomeni birleşerek dokuduğunu belirtmişti. Düşünüre göre, “taklit, zıt bir taklitle karşılaşıncaya kadar yayılırdı”. Bu karşılaşma iki şekilde sonuçlanabilirdi. Ya “bir taklit karşılaştığı öbür taklidi yenecekti” ya da “ikisinin uyum sağlaması yeni bir icat yaratacaktı”. Durkheim’ın taraftarlığını yaptığı “dev toplumun nasıl çalıştığını çözmek” anlayışı yerine Tarde, “şeyleri izlemeyi” önermişti.  Bu bağlamda sosyologları ve tarihçileri, çeşitlilik ve benzerlik açısından doğa bilimcilerle karşılaştıran düşünür, disiplinler arası farklılığa dikkat çekmişti.

Doğal bilimciler, benzerliklerin nasıl üretildiğini gösterirken çok dikkatli davranırlardı. Bu dikkat, “büyük süreksizlikler” açıklanırken özel bir bakış açısı sağlardı. Doğa bilimcilerin tam aksi yönünde hareket eden tarihçiler ve sosyologlar ise sosyal unsurların tekdüze çehrelerine, görüntülerine odaklanırlardı. Açıklamasını örneklerle destekleyen Tarde, Sezar sonrası Galya’nın durumunu okuyucularına izah etmişti. Hayatın her hali ve sosyal kavramlar, Roma’dan ithal edilmiş ardından Pireneler’i aşıp Ren Nehri’ne doğru ilerlemişti.

Bu hareket ile meşgul olmamız gerektiğini bize öğütleyen aydın, “araların” varlığını yanlış bulmuştu. Üstelik, tarihçilerin ve sosyologların sımsıkı kavradığı “aralarla” meta teoriler üretilmemesi gerektiğini savunmuştu. Durkheim’ın ve diğer evrimcilerin yaptığı hata olaylara uzaktan bakmaktı. Tarde’ın bakış açısı “insanın, evrim kanununun yönetimiyle hareket ettiği” üzerine kuruluydu. İntizam, “büyükte” değil, “küçükteydi”. Evrimin nasıl çalıştığını gösteren kanunlar mevcuttu ve bunlar ihtimallerle birleşikti. Bilimsel sosyoloji işte tam da burada yer alırdı. Bu kanunlardan ve kafanın öbür yüzü olan olumsallıklardan uzaklaşmak çözüm değildi. Durkheim’in “biyolojinin sosyolojinin temelini oluşturması” tezine karşı Tarde, temeli psikolojide görmüştü.

1900’lerin başında Durkheim’ın karşısındaki yenilgisi sonrasında ortadan kaybolan Tarde, altmışlarda ve yetmişlerde bireyci bir düşünür olarak yeniden karşımıza çıktı. Durkheimci sosyolojinin, yapı, normlar ve “tarihin kuralları” kavramları artık kırılıyordu. Tarde’ın bu yorumundan, eserlerinin metafiziksel ögeleri çıkarılmıştı. Düşünürün bu okunuşu bireysel hedefler, amaçlar, olumsallar ve aktör merkezli bir tarih anlayışı üzerine kuruluydu. Parçanın bütün ile açıklanması mümkün değildi çünkü bütün, küçük parçaların etkilerinden mürekkepti. Jean Milet, “Gabriel Tarde ve Tarihin Felsefesi” adlı eserinde, Gabriel Tarde’ı hem sosyolog hem filozof olarak görmüştü. Milet’ye göre Tarde, soy biliminin merkezinde yer alan figürlerdendi. Başka bir düşünür Pierre Montebello, “Metafiziksel Öteki” de, Tarde’ı Schopenhauer ve Nietzsche ile birlikte değerlendirmek gerektiğini belirtmişti.

Düşünürün bütün bu fikirlerinin yanında belki de en önemli eserlerinden biri 1893 tarihli “Monadoloji ve Sosyoloji” idi. Monad, ünlü filozof, matematikçi Leibniz’in “Monadoloji” adlı eserinde geçen algısal gerçekliğin basit birimiydi. Tarde, monadolojik hipotezin taklidin nasıl çalıştığı hakkında bir birlik sağlayacağını düşünmüştü çünkü taklit sadece insanlar arasında değil, her gerçeklik boyutunda çalışıyordu. Eser, “infinitezimal” denen bir kavramın irdelenmesiyle başlamıştı. “Sonsuz Küçük”, ölçülemeyecek kadar küçük cisimler için kullanılan matematiksel bir mefhumdu. Bilim bizi Leibniz’in öngördüğü noktaya getiriyordu: “Mantıki Hipotez”e göre, şeyler başka şeyler içeren başka şeyleri içeriyordu. Dolayısıyla insanın nihai unsurda, ilkede, elemanda durması veya kalması mümkün değildi. Özellikle de fenomenal cinsteki unsurlarda duraksanamazdı.

Bilim ve felsefe arasında gidip gelen eser, “Sonsuz Küçük”te insanlığın dünyayı anlamlandırması için bir unsurun varlığının gerekliliğini savundu. Montebello, bu duruma “yüksek bir insan biçimcilik” demişti. Yazar bu durumu Schopenhauer’da da gözlemlemişti. Dünyayı iç gözlem ile anlamlandırmaya çalışan filozof aynı zamanda ilerleyişini “her yerde varolan bir birliği” konu edinen “metafiziksel bir varsayım” ile sürdürüyordu.

Tarde, materyalizmin ve realizmin probleminin objeleri dışarıdan görmeye çalışmak olduğunu izah etmişti. Objeler dışarıdan görüldüğü zaman bilinemezlerdi. Böyle olduğu takdirde, birey bir karşıtlığa saplanıp kalırdı. Onları anlamanın tek yolu, dünyanın bütün boyutlarında birtakım güçlerin bir oyun sergilediğini kabul etmekti. Bu güçler Tarde’a göre Schopenhauer’in tarif ettiği “istenç” değil “inanç” ve “arzu” idi. “İstenç”i, “arzuya” ve “inanca” bölüştürmüştü. Arzunun ve inancın insanda sayılabilecek iki şey olduğunu belirten Tarde, bu iki mefhumu sosyolojik ifadelerinin temeline almıştı.

Düşünür, “zaman ile mekânın, duyumsal deneyimlerimizin basit formları” olmadığını açıklamıştı. Belki de “zaman ve mekân gibi kavramlar insanoğlunun, dünyanın üzerindeki diğer ruhani varlıkların arzularının ve inançlarının modlarını, derecelerini ifadelediği algılarıyla anlamlandırılamıyordu”. Tarde’ın hipotezine göre “bedenlerin hareketi, monadların formüle ettiği yargılardan ve hedeflerden ibaretti”. Arzular ve inançlar, monadların güçleriydi. Belki de her şey aslında inanıyor ve arzuluyordu. Fakat Leibniz’in monadlarının şöyle bir sorunu vardı. Monadlar penceresizdi. Bağımsızlardı, müstakillerdi ve kendi kendilerine yetiyorlardı. Monadlar birbirlerine nasıl eklemlenecekler, kendilerini nasıl ifade edeceklerdi? Tarde, bunların “sahip olmak” ile gerçekleşebileceğini öne sürmüştü.

Monadlar gerçekliğin her alanında bulunuyordu. Birbiriyle bağlantılıydılar. Toplum, özel bir şey değildi. “Her şey toplumdu”. Her fenomen sosyal bir unsurdu. Tarde’ın her defasında vurguladığı “Evrensel Sosyolojik Görüş”, iki büyük maddeden oluşmuştu. Bunlardan ilki “meydana gelmenin eleştirisi” idi. Eğer insan topluma içinden, parçası olduğu yerden bakacak olursa, onu içeriden görebilme şansı elde ederdi. Bu bakış, toplumun liderinin “oluşan” bir fenomen olmadığının altını çizerdi. Lider, toplumun elemanlarından biriydi sadece. Umulmadık şekilde lider olmuştu. Birey, toplumun içindeyse ve neler olduğunu izah edebiliyorsa, oluşma, meydana gelme diye bir şey yoktu. “İnsan neden kendinden bir tane olduğunu varsayıyordu?” “Bilincimiz eksiksiz ve bütün olabilirdi.” İkinci madde ise “unsurların radikal ayrımı” idi. İnsanlar birbirinden çok farklıydı. Bütün bu unsurların heterojen dağıldığını varsaymak kadar bulanık bir şey olamazdı. Tarde, birey ile toplum arasındaki ilişkiyi bir başlangıç noktası olarak ele almış, sonrasında gerçekliğin diğer alanlarını açıklamaya çalışmıştı. Böylece daha geniş bir metafiziksel çerçeve yaratmayı amaçlamıştı.

Eserin son bölümünün adı, “Avidité”ydi. Dilimize açgözlülük ve istek şeklinde girmiş bu kavram Tarde’ın terminolojisinde “bir şeyin sahip olma ihtiyacı” idi. “Sahip olma” yerine neden “varoluşla” ilgilendiğimizi sorgulayan Tarde, monadların sahip olmayı denediğini açıklamıştı. Diğer monadları mülkiyetlerine geçirmek istiyorlardı. Cambridge Üniversitesi’nden Matei Candea’ya göre “Tek taraflı sahip olma”, bir monadın diğer monada sahip olmasıyla sonuçlanırdı. “Mütekabil Sahip Olma” ise, varlıklar birbirlerini ele geçirmeye uğraşırdı. Tarde, ölümü monadların hareketleriyle açıklamaya çalışmış, onu “monadların sahip olma dürtüsünden kurtulduğunu ve güzelce süzüldükleri” bir konsept olarak tanımlamıştı. “Monadoloji ve Sosyoloji”, yazarının okuyucusundan “metafiziksel aşırılık”tan ötürü özür dilemesiyle sonlanmıştı.

Batı metafiziğinin adeta geniş bir özetini çıkarmış Gabriel Tarde, “rönesans adamlığının” son örneklerindendi. Çok disiplinli olmasının yanı sıra üretmiş olduğu terminoloji ve örneklemeler, mecazı ve getirilerini seven okura hitap etmeye devam edecektir.  Özellikle Durkheim’i yıkan Weberci bakış açısının Tarde’ı çok daha dikkatli, özenle incelemesi şarttır.