Schopenhauer, Danzig kentinde faaliyet gösteren varlıklı bir tüccarın ve yazar bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ebeveynleri dindar bireyler değillerdi; 1789’u desteklemişlerdi. Annesi Johanna, ana dili Almanca dışında üç dil daha biliyordu. Babası Heinrich başarılı bir iş adamıydı ve Arthur’un üstünde büyük etkisi vardı. 1803’te annesi ve babasıyla gittiği tatilden sonra küçük Schopenhauer’in önüne iki seçenek konmuştu. Arthur ya evde kalıp üniversite için çalışmalarına başlayacaktı ya da babasıyla eski kıtayı dolaşmaya devam edip, tüccarlık öğrenecekti. Hatta bir rivayete göre, babasının ona Arthur ismini koymasının sebebi bu adın kıta bazında uluslararası bir isim olmasıydı. Böylece Schopenhauer ileride yapacağı iş görüşmelerinde ırksal ön yargılarla karşılaşmayacaktı.

1805 yılında genç Arthur’un hayatı değişti. Hayatında söz sahibi olan, onu yönlendiren babası bir kanalda boğularak ölmüştü. Ömrünün son aylarında depresifliği ve sıkkınlığı yüksek düzeylere ulaşmış Heinrich artık yoktu. Ailesiyle yaptığı turun on iki haftasını Wimbledon’da bir okulda geçiren Schopenhauer, anglikanizm üzerine eğitim almıştı. Sert, sıkı kuralları olan anglikanizmden mutlu değildi. Tüccarlık üzerine eğitim almayı da çok zahmetli buluyordu. Babasının ölümü Arthur’un üzerindeki otoriteyi yıkmıştı fakat gene de onun anısına iki sene boyunca tüccarlık yapmayı sürdürdü. Tüccarlığı bırakıp kendini Gotha lisesinde akademiye adaması mantığın egemenliğinin moda olduğu bir dönemde eski kıtaya bir asi kazandıracaktı.

Schopenhauer’in akademik dünyaya giriş yaptığı dönemde, bu alan Alman aydınlanmasının yıldızı Hegel tarafından domine ediliyordu. Amfi dersleri çok kalabalık olan Hegel felsefe konusundaki en büyük otoriteydi. Kendisi devasa boyuttaki sistemlerin dünyayı zaman vasıtasıyla açıklayabileceğini öngörüyor, dünya tarihinin ruhunun her anının devlet ruhuna karşı çıktığını belirtiyordu. Bu imalı ve içsel çelişkiler ancak kendilerinin daha iyi sürümleriyle aşılabilirdi. Dialektik, zamanda ileriye doğru hareket eden bir anlayış olarak mükemmelliğin düzeyini arttırıyordu. Ancak bu şekilde tarihin ruhunun tam anlamıyla farkına varılabilirdi. Hegel’i eleştiren mecralar, onun devlete bu kadar yoğun bir anlam yüklemesine karşı çıkıyor, onun 19’uncu yüzyıldaki Prusya devletini ve alman kültürünü dünyanın kendisi olarak görmesinden yakınıyorlardı. Üniversitedeki en üst nokta olmanın gücünü, prestijini ve bu durumun psikolojik boyutunu kullanan Hegel’in itibarına bu eleştiriler neredeyse hiç zarar vermemişti.

Üniversite profesörünün gücüne adeta sinir olan Schopenhauer, Hegel’e “şarlatan” diyordu. Hegel’in kullandığı ağır terminolojiyi sis perdesi olarak nitelendirirken aynı zamanda onun sözcülüğünü yaptığı mantık vasıtasıyla mutlak olanın bilgisine erişme  anlayışını saçma buluyordu. İkonlaşmış entelektüelin tarihsel düşünce yapısını sert bir dille eleştiren Schopenhauer ilerlemeye inanmıyordu. Ona göre insanlığın özü hiç değişmemişti. Her şey kesinlikle ve kesinlikle mükemmelliğe doğru ilerlemiyordu.

Finansal sıkıntılar dolayısıyla Berlin Üniversitesi’nde ders vermeye başlayan Schopenhauer, derslerini bilerek Hegel’in ders saatlerine göre organize etmişti. Mart 1820’de test niteliği olan dersinde Hegel’in doğa bilimleri hakkındaki bilgisinin yetersizliğini belirtmiş, ona dalaşmıştı. Vahşice yapılan entelektüel saldırılara rağmen ve Schopenhauer’in kendisinden hiç hoşlanmadığını bildiği halde Hegel oyunu onun üniversiteye kabulü yönünde kullanmıştı. Fakat ders saatleri Hegel’inkiler ile çelişince derslerine katılım çok düşük olan Schopenhauer üniversiteden atılmıştı. Hayatı boyunca akademiden ve akademik kariyer yapanlardan nefret edecekti. Hegel’in fikirlerine sert eleştirilerinin yanı sıra Schopenhauer, döneminde aydınlanma hareketi ile paralel gelişen aydınlanma karşıtı harekete de prim vermiyordu. Romantizm, düşünmenin baskın yolunun mantık olmadığını öne sürerken, üzerimizde etkilerini sürdüren başka otoritelerin varlığına işaret ediyordu. Güzellik, gelenek ve doğa bunlardan bazılarıydı. Babasından aldığı değişkenlik ve duygusal dengesizlik haricinde Schopenhauer bu harekete karşı mesafeli durmuş, felsefe üzerinde bir etkisinin olmaması gerektiğini kendinden emin bir şekilde vurgulamıştı.

Aydınlanmanın Königsberg’teki yüzü ise Schopenhauer’in ilgisini daha çok çekiyordu. Kant’ın epistemolojisini takdir eden genç entelektüel, etki-tepki kanunun prensibiyle organize olmuş, görüngüsel dünya ile numenal dünya ayrışmasını mantıklı buluyordu. Bu ayrımla meşgul olan Schopenhauer, zamanı, mekanı ve etki-tepki kanununu gözlükler olarak görüyor, onlar olmadan neler olacağını merak ediyordu. Kant’a göre numenal dünya hakkındaki bir soru cevaplanamazdı. Buna katılmayan Schopenhauer, bedene yapılacak deruni erişimin kavramsal olmayan, soyut bir bilgi olduğunu, dolayısıyla bu eylemin Kantçı yasağı ortadan kaldırdığını iddia ediyordu. Kısacası, numenal dünya hakkında bilgi sahibi olmak mümkündü, ancak istenç ile yapılabilirdi. Bu deruni erişim ve odak, bireye onun arzulardan ve üreme istediğinden mürekkep olduğunu gösterirdi ve Schopenhauer bireyin içini algıladığımız fenomenal dünyaya aktardı. Fenomenal dünyanın içindeki her şey istençti. Bedenin iç erişimine odaklanarak birey arzulardan mürekkep olduğunu idrak edebilir dolayısıyla istencin farkına varırdı.

Doktora tezi olarak yazdığı “Yeterli Akıl İlkesinin Dört Katlı Kökünde” adlı eserinde Schopenhauer, yeterli akıl ilkesinin ilk prensibinin etki-tepki kanunu olduğunu belirtmişti. Yeterli şartlarda üretilmiş, süreci ortaya çıkaran her şey, temelini gereklilikten dolayı izlerdi. Hür irade kavramının detaylı bir analizinin de bulunduğu esere göre, bütün bireysel eylemler zaruridir ve icap ettirilir. Ünlü “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” adlı kitabında, özün istenç olduğunu belirten Schopenhauer, her şeyin belli bir yönde didindiğini savunur. Bu didiniş kördür. Örneğin doğanın bilinci yoktur. Doğa arzulara sahip olamazdı. Dolayısıyla istenç, bilinçsizdir. Yaşam üretmenin istencin en önemli parçası olduğunu izah eden filozof, rasyonelliğinin insanoğlunun özünde olmadığını, sadece Havva kızlarını ve Adem oğullarını daha akıllı yaptığını düşünüyordu. Aydınlanmanın insan merkezci bakış açısına muhalifti. Dünyayı yeniden tanımlamaya gayret eden düşünür, bir birey olmanın son nokta olmadığını ifade ediyordu. Ona göre birey bir illüzyondan ibaretti. Fenomenal dünyayı aşarsak, bireyin aslında var olmadığı görülecekti. Dünyanın gerçek özü, belli koşullara ve kategorilere bölünemezdi.

Filozof, hayvanlar ve insanları gelecek kavramı üzerinden ayırırdı. Hayvanlar sürekli devam eden bir şimdiki zamanda yaşarlardı. İnsanlar ise gelecek hakkında düşünebilme yetisine sahipti ve gelecek hakkında düşünmek insanları daha mutlu yapmıyordu. Tam tersine, insanlık pişmanlık içinde kaybolup acı çekiyordu. Ayrıca bu durum, insanları etik söz konusu olunca daha güvenilir yapmıyordu. Hayvanlara nazaran etrafımıza zarar vermeye daha çok meyilliydik. Üstelik, insanoğlu rasyonel olmakla ek bir ahlaki değer kazanmıyordu. Ahlak acı çekmekle yani hazlarla alakalı idi. Hayvanlar da bizim gibi acı çekiyordu. Kısacası, insanlık hayvan alemi ile etik uyarınca paralel yollardan ilerliyordu. Bütün bu teorilerinin yanı sıra Schopenhauer hayvanlara yapılan kötü muamelenin hep karşısında olmuş ve İngiltere’yi bu durumdan ötürü takdir etmiştir.

Numenal dünya hakkında bilgi sahibi olabileceğimizi vurgulayan entelektüel, bunun cinsellik ve arzularla mümkün olabileceğini ifade eder. Her şey hem bizim algılarımız, anlamlandırmalarımız uyarınca hem de kendi içlerindeki anlamlar uyarınca iki farklı tanıma sahipti. İkinci alan Kantçı felsefe tarafından mühürlenmişti. Bilinçten bağımsız ve deneyin ötesinde olan şeyler hakkında bilinenler sadece negatif olabilirdi. Bunlar fenomenal dünyayı mürekkepleştiren kategorilere uymazlardı. Fakat Schopenhauer, bunlara erişimin istencin deneyimlenmesi ile mümkün olduğunu söylüyordu. Bilinçsiz cinsel arzunun insanlığın ne olduğu hakkında ciddi ipuçları verdiğini belirttikten sonra aydın, her türlü arzunun ve özlemin varlığının bilinçten bağımsız ve deneyin ötesinde olan şeylerin yani metafiziksel gerçekliğin deneyimlenmesi olduğunu söyler. Limitsiz ve sonsuz bir özlemin, didinişin, arzunun parçası olmak insanlığın acıyı deneyimleyişini oluşturuyordu.

“Yeterli Akıl İlkesinin Dört Katlı Kökünde” eserinin ikinci bölümünde, cinsel aşkın metafiziğini konu alan denemesinde Schopenhauer, bireyin arzuyu başka bir birey için yaşadığının altını çizer. Cinsel aşk görüngüsel dünyaya aitti. Bir bireyin diğer bir bireyi arzulamasının bir ilüzyon olduğunun vurgulandığı denemede cinsel aşk sırasında gerçek anlamda ne olduğu üzerine kafa yorulur. Gerçekte, dünyaya müşterek olan özümüz bizi yönlendiriyordu. İnsanlık, bu gayret ile birlikte hareket ediyordu ve tamamen onun insafına kalmıştı, onun tarafından hapsedilmişti. Kişi, her ne kadar entelektüel faaliyetlere odaklansa da istenç onun kafasına giriyor ve zaman zaman beynini domine ediyordu. Haddi zatında, cinsel aşk üzerine yapılmış bu yorumlar, Schopenhauer’in kişisel itirafları niteliğindeydi. Romantik aşkın da bir illüzyon olduğunu ileri süren filozof,  arzuladığımız insanı elde ettiğimiz anda durumun sadece eski, bilinen cinsel arzudan ibaret olduğunu sözlerine ekler. Ek olarak kendisinin “Aşk, türlerin üremesini garantilemek amacıyla doğanın yarattığı bir aldatmacadır” sözü, onun bu konu hakkındaki gerçek düşüncesinin tek bir cümleyle tasviri gibidir.

Kendini inkar, kişinin hayatında baskınlığı olan ve nereden geldiği belirsiz istencin etkisinin azaltılması için Schopenhauer’in sunduğu reçetedir. Bu zor bir süreçtir fakat müziğin kişiye büyük yardımları dokunabilir. Müzik, kişiye acı ve sıkıntı arasında gidip gelebileceği bir salıncak sağlar. Filozofun kendi sanatsal hiyerarşisinde en tepeye koyduğu müzik özel bir sanattır çünkü müzik vasıtasıyla insan dünyanın özüne uyumlu hale geldiğini hissedebilir. Üstelik diğer sanatların aksine bu hissiyat, kelimelere ve görsel sunumlara ihtiyaç olmadan gerçekleşir.  Wagner’i de etkileyen bu anlayış, Schopenhauer’e göre kişinin ‘belinin zulmünden’ kurtulabilmesi için etkili bir çözümdü. Müzikle beraber, kendini inkar eyleminin birtakım Asya öğretilerinde de bulunduğunu savunan filozof, dharmatik dinlerin bu konuda kişiye yardımcı olabileceğini savunur. Eski Hint metinlerinden çok etkilenen Schopenhauer, özellikle Upanişadları büyük bir saygı ve minnetle anardı. Fakat bu anlayışların onun fikirlerini ne kadar etkilediği, filozofun fikirleriyle ne kadar paralellik gösterdiği hala bir tartışma konusudur.

Devrimci bir düşünür olan Schopenhauer, dönemin ruhuna karşı çıkmış; hem aydınlanmacı akla muhalefet etmiş hem de ona tepki olarak gelişen romantizme yüz vermemişti. Değerinin anlaşılması biraz zaman alsa da kendisi fikir insanlarına özgün olmanın ne demek olduğunu, kişinin bildiği yoldan sapmaması gerektiğini ve en güçlü olana karşı çıkabilmenin cesaretini göstermişti. Aydınlanma ve onun kibrinin büyük zorluklarla karşılaştığı günümüz post-kapital dünyasında Schopenhauer konusunda konuşmak, onun  fikirlerini irdelemek biz ‘tarihin ortanca çocuklarına’ yeni çıkış noktaları oluşturabilir.