Uzun süredir gündemi oyalayan yeni parti iddialarının yerini yeni partiye dair kulis haberleri aldı. Son olarak, geçtiğimiz günlerde BirGün gazetesinde “Gül Ekibinin Stratejisi: Macron Modeli ve İki Yıllık Yenileme” başlıklı bir yazı yayımlandı. Macron ve partisi ile Babacan ve “yeni parti” arasında paralellikler kurmadan önce önce şu “Türk tipi Macron modeli”nin ne olduğunu anlamak lazım. 2017 yılında yapılan sistem değişikliği referandumundan sonra, Türkiye siyaseti yeni bir kavram üretmiş oldu: Macron modeli. Bu kavram, adından tahmin edildiği üzere aynı yıl Fransa’da seçimi kazanan, mevcut Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un seçim zaferi üzerine kurulu. Macron, seçimin ilk turunda yüzde 24,9 oy almasına rağmen ikinci turda oyunu yüzde 65,1’e çıkararak cumhurbaşkanı olmuştu. Peki, bunun Türkiye siyasetiyle ne alakası var?

Aslında gayet basit: İddiaya göre parlamenter sistem varken girdiği ilk seçimde yüzde 35’le iktidar olabilen, mevcut durumda da oy oranı yüzde 40’larda gezinen Adalet ve Kalkınma Partisi, sistem değişikliğiyle beraber yüzde 50 artı bir oy almadığı sürece iktidarını elinde tutamayacaktır. Bu nedenle oy oranı yüzde 50’nin altına düşen Adalet ve Kalkınma Partisi adayı ikinci turda bir toplu muhalefet cephesi adayına karşı seçimi kaybedecektir.

Buraya kadar her şey muhalefet için iyi gidiyor, kabul. Fakat eğer meseleyi hakiki bir Macron modeli üzerinden değerlendireceksek denkleme katmamız gereken önemli birkaç detay var. Öncelikle Fransa’da ilk turda hiçbir aday yüzde 25’in üzerinde oy alamamıştı, Türkiye’de ise geçtiğimiz sene ilk turda yüzde 52 alarak seçimi kazanan bir Recep Tayyip Erdoğan ve geçen sene milletvekili seçimlerinde aldığı oy oranını bu yıl mahalli seçimlerde de sürdüren bir Cumhur İttifakı var. Macron, ikinci turda kendini merkezin sağında ve solunda tanımlayan seçmenin oylarının büyük bölümünü almış olabilir, fakat ilk turda yüzde 21 alan Marine Le Pen, ikinci turda bazı ılımlı sağcıların ve aşırı solun desteğini alarak oyunu yüzde 33’e çıkarmayı başarmıştı. Şunu da unutmamak gerekiyor; aslında seçime birkaç ay kala ikinci tura kalması beklenen isimler Macron ve Le Pen değildi. Merkez sağdaki Cumhuriyetçiler’in adayı olan François Fillon, seçimden kısa bir süre önce yarışın favori ismiydi. Fakat Fillon’un eşine “milletvekili danışmanı” sıfatıyla sekiz senedir maaş bağladığı ortaya çıkınca cumhurbaşkanı adayı anketlerde üçüncü sıraya düşmüştü.

Macron ikinci turda, ilk turda oyların yüzde 20’sini alan Fillon’un oylarının yüzde 48’ini kendine çekerek seçimden galip ayrılmıştı. Geçtiğimiz seneki cumhurbaşkanlığı seçiminde ise seçmenin yarısının oyunu alan Recep Tayyip Erdoğan’a karşı, milletvekilliği seçiminde zaten ittifak halinde olan muhalefet cephesi vardı. Görünen o ki, sayılar üzerinden konuşursak mevcut durumda yeni bir partinin Türkiye siyasetinde buna benzer bir başarı sağlayacağını düşünmek pek olası gözükmemekte. Fakat cevaplanması gereken asıl soru, Macron’u ve partisini, söylemleriyle ve iktidara geldikten sonra attıkları adımlarla örnek almanın Türkiye siyasetine yeni bir soluk getirip getiremeyeceğidir.

Yeni partinin sahaya çıkmasıyla beraber “gerçeğiyle paralel” bir Macron modelinden söz edebiliriz ve bu modelin varmak istediği sonuç sonunda gerçekleşebilir. Bu noktada söze öncelikle yeni partinin kendisinden değil, bu partinin lideri olacağı düşünülen Ali Babacan’la başlamak gerek. Öncelikle Babacan’ın karşısında Fransa örneğinde olduğu gibi yerle yeksan olmuş bir muktedir merkez-sol partinin veya adı skandallara karışmış bir favori adayın olmadığının, bu nedenle olası bir ikinci turda karşısına toplumun kendi seçmeni dışında kalan bölümünün nefret ettiği Le Pen gibi bir sağcı adayın çıkamayacağının altını çizmek gerekiyor. Ali Babacan, hem geçmişiyle, hem de profiliyle Macron’u fazlasıyla andırıyor.

İkisi de siyaset öncesi kariyerlerinde finans sektöründe çalışmış, ardından genç yaşta ülkelerinin ekonomi bakanlığını üstlenmiş figürler. Geçmişe baktığımız zaman ikisinin de ekonominin başı olduğu dönemleri başarılı olarak nitelemek mümkün. Her ikisi de çalışkan, ciddi, icraatçı ve sakin bir görüntü çiziyor. Fakat yalnızca görüntüyü ve bakanlık dönemindeki performanslarını ele alarak iki siyasetçiyi aynı kefeye koyamayız. Macron, başarısızlıkla sonuçlanan ve bir sonraki seçimlerde Sosyalist Parti’yi neredeyse faaliyetlerine son vermeye götüren Hollande hükümetindeyken dahi, hükümetin yanlış politikalarını sık sık dillendiriyordu, hatta Hollande o dönem, Macron’un bu tutumundan rahatsız olduklarını, eğer kendine farklı bir siyasi rota çizecekse hükümetten ayrılması gerektiğini söylemişti. Babacan ise partinin liberal kanadından olduğu söylenmesine rağmen 2011 sonrasında partisinin özellikle yolsuzluk ve bireysel özgürlükler konusunda değişen tutumunu yumuşak bir dille eleştirmiş olsa da, Adalet ve Kalkınma Partisinin yıllar içinde otoriterleşme, hatta devletin kendisine dönüşme sürecinde dahi kesin bir duruş sergilemedi. Babacan, bunlardan dolayı muhalif kesimin gözünde sessiz kaldığı ve Adalet ve Kalkınma Partisini suç ortağı olduğu eleştirilerine maruz kalacaktır.

Bir diğer konu da şu: “Yeni parti”nin ötesinde, henüz Babacan’ın kendisinin temsil ettiği siyasetin ne olduğu hususunda bile çok az fikrimiz var. Kendisinin özgürlükler alanındaki duyarlılığı ve uyguladığı ekonomi politikaları, onun bir liberal olduğunu söylemek için yeterli olur mu? Kesin bir çıkarım yapmak oldukça güç. Bunun haricinde Babacan’ın klasik bir Adalet ve Kalkınma Partili olmadığını, bir “Türk tipi muhafazakâr” ve gelenekçiden ziyade mütedeyyin bir teknokrat olduğunu söylemek mümkün. Peki, Türkiye siyaseti içinde bu görüntüye uygun kaç kişi var?

Eğer bu parti, Macron’un da yaptığı gibi, yalnızca ekonomide değil, sosyal alanda da reform ve ilerleme vaat edecekse, Babacan ve ekibinin partideki çoğunluğu diğer “çürümüş” siyasi partilerin kadrolarıyla doldurması doğru olmayacaktır. Bu yeni oluşum, iddia edildiği gibi liberal merkezde konumlanacaksa iyi eğitimli, siyaseten kirlenmemiş ve değişen dünya üzerine vizyonu olan genç bir kadro dışına çıkmamalıdır. Mesela Macron’un partisinin beyin takımında da başka partilerden gelen “eskimiş” siyasetçiler vardı, fakat Macron, ön plana meşhur matematikçi Cedric Villani veya Fransız çevreciliğinin simge isimlerinden Nicolas Hulot’yu yerleştirerek bu görüntüyü kırmayı başardı.

Yine Macron’un başarısından örnek vermek gerekirse, günün sonunda iki seçim kampanyasının da merkezinde “Başkan Macron” vardı. Kampanyalar, yaygın örgütçülük yerine başkan odaklı biçimde kurgulanmıştı. Partisi LaREM’in ve Macron’un temsil ettiği, yerellikten ziyade tamamen merkez politikalarına odaklanmış bir siyasetti. Bu durumun, parti politikalarında kimlik meselesini de geri plana attığını söyleyebiliriz. Yeni partinin izlemesi gereken, daha doğrusu Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu siyaset de bu doğrultudadır, zira mevcut koşullarda siyasetin ana ekseni kimlik meselesidir, hatta bu tarz-ı siyaset içerisinde eskinin ana-akım ideolojileri de birer kimlik halini almıştır. Mevcut siyasi partileri bu durumdan caydırmanın yolu da seçmene bunun aksi yönünde bir alternatif sunmaktan geçer.

Gelelim “yeni parti” konusuna. Doğrudan parti üzerinde fikir yürütmeyi ve Macron’un LaREM’i ile aralarında paralellik kurmayı geciktirmemin bir sebebi var: LaREM’in başarıya ulaşmasının en önemli nedeni, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ve milletvekili seçimlerinin farklı zamanlarda yapılması, hatta LaREM’in seçim öncesinde bir hareket olarak sahaya çıkıp, Macron’un bireysel zaferinin ardından partileşmesiydi. Siyaset yorumcularının birçoğu milletvekili seçimi öncesinde Macron’un hareketi olan En Marche’ın kötü performans göstereceğini öngörmüş olsa da LaREM grubu, beş yüz yetmiş yedi sandalyelik Ulusal Meclis’te üç yüz on iki sandalyeyi kazanmayı başarmıştı. Türkiye’de ise 2023 yılında yapılacak seçimlerde bu tür bir zaman aralığı olup olmayacağını veya cumhurbaşkanı adayının Ali Babacan olup olmayacağını dahi bilmiyoruz.

LaREM’in örnek alınması gereken bir diğer tavrıysa ne Ulusal Meclis’te, ne de Avrupa Parlamentosu’nda hiçbir ittifaka girmemeleri, partiyi başlı başına bir ittifak şeklinde inşa ettikten sonra kendilerini merkeze oturtmalarıdır. Bu duruma Türkiye siyasetinden paraleller çizmek gerekirse yeni parti, zamanında İYİ Parti’nin yaptığı hatayı yapmamalı, yani kendini daha seçime girmeden bir muhalefet partisi şeklinde sunarak iktidar kitlelerinden alabileceği potansiyeli yok etmemeli, Macron ve En Marche örneklerinde gördüğümüz gibi doğrudan iktidarı amaçlayan; hedefleri, projeleri ve ekonomi paketleri hazır durumda seçmenin karşısına çıkılmalıdır. Bu yeni siyasi oluşum, parçalanmaktan ziyade bir karpuz misali ikiye bölünmüş ve tıkanıp kalmış Türkiye siyasetini tam orta noktasından kırmalı ve iki tarafın da ılımlı, değerler bazında beraber hareket edilebilecek kesimlerini içine alarak ittifaklar arasında yeni bir cephe kurmalıdır.

Son olarak alınan duyumlara göre Babacan ve yeni parti, ekonomide ve kurumlar özelinde yapılacak reformlar dışında parlamenter sisteme dönüşü hedeflemektedir ve ortaya yeni bir anayasa önerisiyle çıkacaktır. Yazının doğası gereği bu meseleye Macron ve LaREM merceğinden yaklaşmak gerekiyor. Macron kampanyası sırasında, hem ekonomide hem de devletin sosyal politikalarında radikal değişikliklere gidileceğini, fakat bunu başarıya ulaştırmanın kısa vadede mümkün olmadığını, halkın onlara zaman tanıması gerektiğini vurguluyordu. Ancak yaşam standartlarında bir gelişme göremeyen, hatta fakirleşmeye başlayan halkın tepkisi hem Macron’un anketlerdeki desteğini Beşinci Cumhuriyet tarihinde görülmemiş biçimde düşürdü, hem de Sarı Yelekler eylemlerine giden sürecin başlangıcı oldu. Türkiye’de tabii ki böylesine geniş çaplı bir eylemler silsilesi yaşanacağını iddia etmek güç, fakat olası bir yenilginin ardından tabanını yeniden mobilize edebilecek bir Adalet ve Kalkınma Partisi, yeni bir umudun sonunu getirip iktidarını bir defa daha güçlendirerek geri dönebilir. Uzun lafın kısası; lider odaklı, ideolojik çatışmaları geri plana atan fakat liberal eğilimli, tabiri caizse merkezci, aşırılıklara karşı makulü savunan ve yapılması gereken neyse bunu popülizmden uzak durarak yapan bir oluşum, iyi bir çıkış yapması halinde ülke siyasetine yeni bir güneş gibi doğabilir, yeni bir söylem oluşturabilir. Bu, Türkiye siyaset sahnesinde dengelerin yeniden kurulmasını sağlayabilir.