Göz alabildiğince geniş, uçsuz bucaksız bir alanda kendi etrafınızda döndüğünüzü düşünün. Ne hissedersiniz? Merkezinde sizin olduğunuz bir dünya. İnsan algısının temelinde de bu vardır; çevresini, dünyayı, evreni, olayları, diğer insanları anlayıp yorumlamaya çalışırken farkında olmaksızın kendisini hep merkeze koyar. Gökbilimin öncülerinden Kopernik, dünyanın ve diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü keşfetmiş ancak bu bilgiyi dünyanın evrenin merkezinde yaratıldığını savunan yer merkezci görüşü dayatan Katolik Kilisesi’nin hışmından çekindiği için ömrünün sonuna doğru açıklayabilmişti. Aynı şekilde keşifleri sonucu Kilise ile ters düşen Galileo Galilei mahkemeye çıkarılmış, işkence ve idamla korkutulması sonucunda keşiflerini reddeden bir itirafname imzalayarak canını zor kurtarmıştı. Yine de tarihe, önünde diz çöktüğü mahkemedeki itirafı sonrasında ayağa kalkarken söylediği rivayet edilen “Eppur si muove” cümlesiyle geçmiştir. İtalyan, rahip, filozof ve gökbilimci Giordano Bruno ise onun kadar talihli değildi. Düşünce özgürlüğünün ilk havarisi kabul edilen Bruno, Kopernik ve Galileo’yu destekleyen düşüncelerinden ötürü engizisyon mahkemesince yargılandı. Vazgeçmesi karşılığında affedileceği taahhütlerine rağmen düşüncelerinden asla taviz vermedi ve bunun sonucunda Roma’da bir meydanda birçok insanın gözü önünde diri diri yakıldı.

”İnsanlığın Doğayla Bağı Kopuk”
Çeşitli inanç sistemlerinde yer alan tanrının insanı kendi suretinde yarattığına ve dünyayı onun hizmetine verdiğine ilişkin görüşler de insanın kendisini dünyanın merkezine koyma yaklaşımı olarak tanımlanan insan merkezciliğin en somut örnekleri arasında yer alır. İnsanın doğadaki tüm kaynakları fütursuzca sömürüp dünyayı yok olma noktasına getirmesinin gerisinde doğayla bağını koparan bu ön kabuller vardır.

İnsanın benzer ön kabullerle içinde yaşadığı toplumu diğer toplumların önünde görmesi de kaçınılmaz bir hal almış kendi etnik grubunu ve onun değerlerini merkeze alma tutumu da etnosentrizm olarak adlandırılmıştır. Bu görüş de toplumların diğer toplumlarla çeşitli kaynaklar için giriştiği rekabette önemli bir rol oynar. Onları ötekileştirerek sömürüyü, köleliği, savaşı ve kitle katliamlarını kolaylaştıran bir zemin hazırlar. İnsanlık tarihinde kendinden olmayanı dışlamanın, ötekileştirmenin, düşman saymanın örneklerine sıkça rastlarız. Hatta kimi arkaik topluluklarda bu düşmanlığın karşı tarafı öldürmekle kalmayıp onun gücünü kendine geçirme amacıyla yamyamlığa kadar uzanabildiğini gösteren örnekler bulunduğundan da bahsedilmektedir.

”Farklı Kültürel Gerçeklikler”
Her toplum kendi tarihsel deneyimleri çerçevesinde kendine özgü bir yaşam düzeni oluşturup bu düzenin devamlılığının sağlanması için kendine has bir işleyiş geliştirir. Kısaca kültür olarak adlandırabileceğimiz bu düzen ve işleyişin söz konusu topluma benimsettiği alışkanlık, adet, gelenek görenek, inanış, töre, ahlak gibi değer sistemleri her toplumun kendi kültürel gerçekliğini meydana getirir. Ne var ki farklı deneyimlere sahip olan başka toplumlar kendilerini son derece farklı bir kültürel gerçeklikle ifade edebilirler. Biz de başka toplumların farklı kültürel gerçeklik ifadelerine kendi kültürel gerçekliğimiz üzerinden tepki gösterdiğimiz zaman kültürel önyargılarımızı ortaya çıkarmış oluruz.

Tarihin ve antropolojinin babası sayılan Herodot, yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce Mısır’ı gezerken halkın gündelik yaşam alışkanlıkları karşısında şaşkına dönmüştü. Kadınların ticaretle uğraşırken erkeklerin evde oturup halı ve kumaş dokumaları, dokuma sırasında atkı atmaya diğer ülkelerdeki gibi yukarıdan değil aşağıdan başlamaları; kadınların idrar boşaltımı sırasında ayakta durmaları, buna karşın erkeklerin aynı şey için oturmayı tercih etmeleri ve daha birçok şaşırtıcı davranış Mısırlıların her konuda diğer halkların tersi davranışlar gösterdiğini yazmasına neden oldu. XIX. yüzyılın sonunda Tokyo’da uzun süre profesörlük yapmış olan İngiliz Basil Hall Chamberlain “Japon İşi” adlı kitabında bir bölüme “Tersine Dünya” başlığını koymuş ve bunun nedenini “Japonlar birçok şeyi Avrupalıların doğal ve münasip bulduklarının tam tersi şekilde yapıyorlar,” sözleriyle açıklamıştı.

Günümüzde de farklı toplulukların bizim hiç değişmez diye düşündüğümüz temel konularda bile farklı tutumları ve uygulamaları benimsediklerini görmek mümkün. Örneğin Afrika kıtasında bulunan Burkino Faso’da yaşayan Samolarda küçük yaşta evlendirilen her kız çocuğunun kocasıyla yaşamaya başlamadan önce resmi bir âşıkla birlikte olması gerekir. Vakti gelince kocasına aşığından yapmış olduğu çocuğu götürür ve bu çocuk yasal evliliğin ilk ürünü olarak kabul edilir. Erkek de birçok eş alabilir fakat onu terk etseler bile eşlerinin daha sonra yapacağı çocukların yasal babası yine o olur. Bizim toplumumuzda kargaşa yaratacağını, soy çizgisinin izlenmesini ve mirasın bölüşülmesini güçleştireceğini düşünebileceğimiz bu uygulamayı önyargılarımızı bir kenara bırakarak inceleyecek olursak çocukların hayata tutunmasına ve topluma kazandırılmalarına hizmet etmeyi amaçladığını görürüz.

”Nazar Etme Ne Olur”
Başka bir örnek verelim: Kanada’da Pasifik kıyısındaki yerliler kulakları delinmemiş bir kadına “kulaksız”, dudak takısı olmayana da “ağızsız” derler. Aynı bakış açısını daha olumlu bir şekilde ifade eden Brezilya yerlileri vardır. Onlara göre alt dudaklarına usulünce yerleştirdikleri tahta parçası sözlerine otorite katar. Kulak memelerine gömdükleri halkalar başkalarının sözlerini anlamalarına ve özümsemelerine yardımcı olur. Tahta parçalarından ve çeşitli nesnelerden medet uman bu tip inanışlara gülüp geçebiliriz ama ülkemizdeki hemen her evde, arabada, küpelerde, kolyelerde, yüzüklerde, çanta ve cüzdanlarda, anahtarlıklarda, bebeklerin yakasında veya sırtında taşıyan kişiyi kendisine bakanların olumsuz enerjisinden koruyacağına inanılan nazar boncuklarının var olduğunu hatırladığımızda gülümsememiz dudaklarımızda donabilir. Üniversite sınavına girerken annelerimizin, büyükannelerimizin okuyup, üfleyip, yutturduğu sular, şekerler, pirinçler de yanında bonus olarak kalır.

Ülkemizin adını Türkiye olarak değil de kendi dillerinde hindi anlamına gelen “Turkey” olarak telaffuz eden İngiliz ve Amerikalılara kızarız. Oysa biz de hindi derken Hindulara olumsuz bir gönderme yapmış olduğumuzun farkına bile varmayız. Ne var ki, Kuzey Amerika kökenli bu kuşun orijin bakımından Hindistan ile hiçbir ilgisi yoktur. Üstelik bu durumdan muzdarip olan yalnızca Türkiye ve Hindistan değildir. Yunanca, Kimer ve Kelt dillerinde hindi için kullanılan kelimelerin eş anlamlısı Fransa’ya gönderme yapan “Fransız tavuğu”dur. Ne dersiniz biz de bundan sonra hindi için “Amerikan” desek mi? Böylece köken yanlışlığını da düzeltmiş oluruz.

Geçmişte dışarıdan bakanlar için son derece garip görünen farklı kültürlerdeki buluşlar, yenilikler ve uygulamalar faydaları anlaşıldığında kolaylıkla benimsenebilmektedir. Bu açıdan kültürel çeşitlilik hayatı kolaylaştırmanın yanı sıra toplumsal tıkanmaların önüne geçme ve çözüm üretme konusunda fırsatlar sunar. Bisiklet 1817 yılında Almanya’da icat edilip yayılmaya başladığında birçok kesim tarafından “şeytan arabası” olarak isimlendirilmişti. Şimdi ise tüm dünyada kullanılan en yaygın ve sevilen ulaşım araçlarından biri. Mega kentlerde motorlu araçların yarattığı trafik ve hava kirliliği sorununun önüne geçmek için bisiklet yolları yapılıyor.

”İlkeller Dünyayı Etkiledi”
Bugün “ilkel” diye hor görüp burun kıvırdığımız birçok topluluğun insanlığın ortak kültürel mirasına sayısız katkısı vardır. Ateşten faydalanmayı akıl eden ilk insan da son derece ilkeldi ama insanlığın dünyaya hükmetmesinin yolunu o açtı. Ünlü Antropolog Claude Levi-Strauss “Hepimiz Yamyamız” isimli kitabında Amerika yerlilerinin bu günkü Batı dünyasını nasıl derinden etkilediklerini anlatır. “Denemeler” adlı kitabıyla ünlü Motaigne’in Amerika’daki antik dünyanın keşfine duyduğu merak ve yaptığı araştırmalar “toplumsal hayatın mümkün olabilmesi için gerekli asgari şartlar” ya da diğer bir deyişle “toplumsal bağın doğası nedir?” sorusu üzerinde düşünmesine yol açar. “Şu benim yamyamlar,” dediği Amerikan yerlilerinin bir yanda siyasal örgütlenmeleri, göz kamaştıran antik şehirleri ve incelikli sanatlarıyla Batı toplumlarından hiç de aşağı kalmayışlarına, diğer tarafta ilkel üretim teknikleri ve küçük köylü topluluklarıyla toplumsal varoluşu sürdürebilmek için “bu kadar az suniliğe ve insan kaynaşmasına,” ihtiyaç duymalarına hayran olur. Böylece felsefi düşünceye iki perspektif açar; bir yanda bir yanda tarihteki tüm toplumları eleştiri merceğinin altına sokup rasyonel bir aydınlanma ütopyası besleyen aydınlanma felsefesi, diğer yanda bir kültürün farklı kültürleri yargılama hakkını kendinde görebilmesini sağlayacak her türlü mutlak kıstası reddeden görecelilik. “Denemeler”de dile getirdiği bu düşünceler Hobbes, Locke, Rousseau gibi düşünürleri etkileyerek 17’nci ve 18’nci yüzyıllarda geliştirilen siyaset felsefesinin temellerini oluşturur.

Kültürel çeşitliliğin önemi, özellikle etnolog ve antropologların katkıları sayesinde her geçen gün biraz daha anlaşılıyor. Ne var ki, gelişen teknoloji ve hızlanan sosyal devinimler ufukta giderek büyüyen bir küresel kültür olgusunu da beraberinde getiriyor. Bu olgu farklı kültürlerden insanların etkileşimini kolaylaştırmak ve kendini aynı dünyanın bir parçası olarak görmek gibi olumlu özelliklere sahip ancak hâkim kültürlerin diğerlerini baskı altına alarak yok edebileceği endişesi de giderek büyüyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya genelinde konuşulan altı bin dil var ve bunların yüzde 43’ü yok olma tehlikesi altında. Her iki haftada bir dil yok oluyor. Dünya nüfusun yüzde 40’ının ana dilinde eğitim hakkına sahip olmaması, dillerin ve dolayısıyla o dilleri konuşan kültürlerin yaşamasını zorlaştırıyor. Birleşmiş Milletler konu ile ilgili farkındalığı artırmak için 2003’te 21 Mayıs’ı Küresel Çeşitlilik Günü ilan etmişti. 2001’de benimsenen UNESCO Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi’nde de “Doğa için biyo-çeşitlilik gerektiği gibi insanlık için de kültürel çeşitlilik gerektiği,” vurgusu yapılmıştı.

”İnsanlık İçin Bir Dua”
Ne yazık ki bugüne kadar yapılan çalışmalar önyargıların aşılması ve kültürel çeşitliliğin korunması konusunda çok fazla başarılı olamadı. Kültürel çeşitlilik açısından insanlığın geleceği duaya kalmış gibi görünüyor. O zaman bu yazı da Avustralya yerlisi Aborijinlerin duasıyla son bulsun; ”Her şey yeterli olsun! Seni ayakta tutmaya yetecek kadar güzelliklerle dolu bir yaşam diliyorum. Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum. Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum. Ruhunu canlı tutmana yetecek kadar mutluluk diliyorum. Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum. İstediklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum. Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar kayıp diliyorum. Son elvedayı atlatmana yetecek kadar merhaba diliyorum.”