İnsanlık kadar eskidir sanat. Sanat tarihçileri sanata dair en eski izleri mağara duvarlarındaki resimlerde bulmuş olsalar da o resimlerden çok daha önce, günün getirdiklerini paylaşmak ve yorgunluğunu atmak için etrafında toplanılan ateşin başında anlatılanlardan, yapılan taklitlerden, canlandırmalardan, bebeklerini uyutan annelerin çıkardığı ezgilere dönüşmüş seslerine kattıkları duygulardan doğmuştur. İnsanlıkla birlikte gelişip değişmiş, bununla yetinmeyip kalıcı olma, en güzele, en iyiye, en üstüne, kısaca mükemmele ulaşma çabasıyla da insanlığa ayna tutmuş, eksiklerini, kusurlarını, hatalarını gösterip değişmesine ve gelişmesine katkıda bulunmuştur. İnsanın doğayı tanıyıp anlama, ona uyum sağlama için de kendisine bir yer bulup bunu kalıcı bir hale dönüştürme çabasının ürünlerinden biridir sanat.

Doğanın yaratıcı olduğu kadar yok edici de olabilen güçleri karşısında hissedilen hayranlıkla karışık çaresizlik bir arada kalıp iş birliği yapmayı gerektirmiş, bu iş birliğinden toplumsal düzen ve bu düzenin işleyişinden de insanın maddi manevi bütün yaratımlarını içinde barındıran kültür doğmuştur. Bu arada doğanın karşı konulamayan güçleri karşısında hissedilen duyguların ifade edilmesine ve hayatta kalmaya yönelik bilgi birikiminin bir bölümü zaman içinde inanışlar haline gelmiş; doğadaki güçleri memnun ederek hayatta kalmayı garanti altına almaya yönelik davranışlar özelleşerek ritüellere dönüşmüş, söz konusu güçlerin öfkelerini azaltıp memnuniyet düzeylerini yükseltmek amacıyla ritüellerin mükemmelleştirilmeye çalışılması da sanatın çeşitlenip gelişmesine katkıda bulunan en önemli etkenlerden birisi olmuştur. Bulunabilen en eski eşyaların üzerlerine işlenmiş nakışlar, desenler, figürler ve bizzat ilahlaştırılmış güçleri sembolize eden çizimler, oymalar yontular, bir yandan hayatta kalmayı garanti altına almak adına yapılanları anlatırken; bir yandan bunları yapanların hangi güç ya da güçler tarafından korunduklarına inandıklarını ve dolayısıyla kimliklerini o güçler üzerinden tanımlayıp ifşa ettiklerini; bir yandan da sanatın hangi kaynaklardan doğup gelişerek çeşitlendiğini ve bugünlere nasıl geldiğini anlatır.

Başarıyla sonuçlandırdıkları bir avın sonrasında kutlama yapıp ilahi güçlere teşekkür ederken ya da yeni bir avın öncesinde bereketli ve sağ salim tamamlanması umuduyla taşlara, tahtaya, gerilmiş hayvan derisine ve kendi vücutlarına ritmik bir şekilde vurarak elde ettikleri sese kendi seslerini ekleyip dile getirdikleri ahenkli yakarılardan, ağıtlardan, diğer duygu ve deneyimleri anlatan ezgilerden doğdu müzik. Müzik aletleri gelişip çeşitlendi, korolar orkestralar ortaya çıktı ve şimdi içinde yaşadığımız çağda elektroniğin de devreye girmesiyle dijitalleşmiş olsa da hâlâ duyguların ifadesi ya da paylaşımı için en sık başvurulan yöntemlerden biri olmaya devam ediyor. Birçok türde eş seçmenin en önemli kıstası olarak görülen ve insanlar arasında duygu ve düşüncelerin beden dili ile ifade edilmesini sağlayan dans da kimi kültürler tarafından sakıncalı görünüp kısıtlanmasına ve hatta yasaklanmasına karşın insanı en çok mutlu eden faaliyetler arasında ilk sıralarda yer alıyor.

Av sahnelerini ve ritüelleri betimleyen çizimler günümüzün gelişmiş ve karmaşıklaşmış resim sanatına dönüşürken insanlıkla birlikte uzun bir yol kat etti. Bu uzun yolculuk sırasında karşılıklı olarak yaşanan etkileşim insanlığın gelişimine de katkıda bulundu. İnsanlığın geliştirdiği ve sunduğu yeni olanaklar da resme fotoğraf ve sinema gibi yeni sanat dallarını ekleyip görsel sanatları ortaya çıkardı. Doğanın ilahlaştırılmış güçlerini sembolize eden ahşaptan ve taştan oyulmuş figürlerin yerini görenleri hayran bırakan, incelikle işlenmiş heykeller, kabartmalar ya da diğer adıyla rölyefler aldı. Tapınmak için toplanılan yerde inşa edilen derme çatma yapılar muhteşem tapınaklara, kulübeler saraylara dönüştü. Bu eserleri görebilmek için müzelerin önünde saatlerce sıra beklemek ya da önceden randevu almak, sahip olmak için ise astronomik rakamlar ödemek gerekiyor. Zenginlerin birçoğu sosyal kabul görmek ve statülerini yükseltmek amacıyla sanat eseri koleksiyonculuğuna soyunarak sanatsever imajını pekiştirmeye çalışıyor. Daha mütevazı bütçelere sahip olanlar ise reprodüksiyonlarla yetiniyor.

Sanatçı özgün bir eser ortaya koymak, mükemmeli yakalamak için çoğu zaman büyük özveri ve fedakârlıklar gerektiren bir şekilde çalışır, kimi zaman sağlığından olur. Goethe başyapıtı “Faust”u altmış yılda tamamlamıştır. Başka kimsenin yapamayacağı şeyler denenir, sabırlar sınanır. Dante’nin “İlahi Komedya”sı on dört bin iki yüz otuz üç dizeden oluşmuştur ve dünyanın en uzun şiiridir. Ahmed Arif “Kalbim Dinamit Kuyusu” adlı şiirinin bir dizesi için on altı yıl beklemiştir. Bunalımlar, acılar akıl hastalıklarına ve intiharlara sürükleyebilir. Van Gogh’un kulağını kesmesi ve intihar etmesi sanatçıların ne denli yoğun acılar yaşayabileceğinin en tipik örneğidir. Ancak her türlü olumsuz koşula direnen sabrın ve azmin sonunda bütün insanlığı hayran bırakıp gururlandıran, mucizeye benzeyen eserler ortaya çıkar. Ludwig van Beethoven’ın sağır olmasına rağmen bestelediği senfoniler bugün insanlığın ortak kültür mirasının en önemli başyapıtları arasında yer almaktadır.

Kültür sanat etkileşiminde, yaşanan coğrafya, iklim, çevre koşulları, toplumun inanışları, ideolojisi ve yaşam tarzı belirleyici olsa da sanatçının farklı bakış açıları geliştirebilecek potansiyele ulaşarak özgün eserler ortaya koyabilmesi sanatı dar kalıplar içinde kalmaktan kurtarmış ve sosyal değişime katkıda bulunmasını sağlamıştır. Toplumu devam ettirmek, birlik beraberlik duygusunu güçlendirmek kendileri için geçerli olan değerleri yaymak, kültüre ihtişam kazandırmak ve bu ihtişamdan pay almak isteyen yönetici seçkinler bu konuda sanattan ve sanatçılardan yardım almışlardır.  Milli duyguları okşayan şiirler ve bağımsızlık marşları toplumun birlik beraberlik duygusunu kuvvetlendirip var kalımına hizmet eden eserlerdir. Söz konusu yöneticiler ve toplumlar tarih sahnesinden silinmiş olsalar da sanattan yararlanarak bıraktıkları izler halen yaşayabilmektedir. Osmanlı Yeniçeri askeri bandosu olan Mehteran Bölüğü’nün ve Rusya’da Sovyetler Birliği döneminde kurulmuş olan Kızıl Ordu Korosu’nun halen dünyanın çeşitli ülkelerinde sahne alıp gösteriler yapmaları bu duruma örnek olarak verilebilir.

Kültür sanat etkileşimi elbette her zaman uyum içinde olmamıştır. Toplumların yönetici seçkinleri kendi değerlerini yaymak ve ölümsüzleştirmek için sanatı ve sanatçıyı bir araç olarak kullanmak istemişlerse de sanatçının kendi duygularını, düşüncelerini, farklı bakış açısını yansıtma isteği bu baskıya direnmiş, eserlerinde her zaman doğrudan olmasa bile gizli, örtük veya şifreli bir biçimde kendisini gösterebilmiştir. Bugün Vatikan’da Katolik Kilisesi’nin en ihtişamlı yapılarından birisi olan Sistine Şapeli’nin tavanını süsleyen freskler arasında en ünlüsü olan Adem’in Yaratılışı adlı eser bunun en çarpıcı örneğidir. Gelmiş geçmiş en büyük sanatçılar arasında gösterilen ve Sistine Şapeli’ni 1508-1512 yılları arasında resimlerle süsleyen Michelangelo bu eseri yaparken tanrıyı tıpatıp beyne benzeyen bir formun içine yerleştirmiştir. Pek de uzun olmayan bir zaman önce keşfedilen bu detay sanatçının yaratıcının ve dolayısıyla dinin aslında insan beyninin bir yaratımı olduğuna işaret ettiği şeklinde yorumlanmaktadır. Michelangelo elbette kilisenin son derece güçlü ve baskıcı olduğu bir dönemde böyle bir düşünceyi dile getirirse işinin yarım kalması bir yana hayatının bile tehlikeye girebileceğini biliyordu. Ne var ki mesajını örtük bir şekilde bile olsa iletmeyi başarmış ve üstelik dünyaca ünlü bir şapelin tavanında ölümsüzleştirmiştir. Bu eserle ile ilgili iddialardan biri de Michelangelo’nun Tanrı’nın yüzü yerine kendi yüzünü resmetmiş olmasıdır. Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği isimli eseri ile ilgili bir iddia da sağındaki kişinin havarisi aziz John değil Mecdelli Meryem olduğu, bu resmin Katolik Kilisesi’nin Hz. İsa’nın gerçek kimliğini sakladığının açık bir delili sayılması gerektiğidir.

Sanatçının toplum ve kültürün önüne koyduğu engelleri aşarak eserini ölümsüzleştirmesi ile ilgili bir başka örneği kendi topraklarımızdan verelim. 1228-1243 yılları arasında Mengücüklü Ahmet Şah ve eşi Melike Turan Melek tarafından yaptırılan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası görenleri hayran bırakan taş işlemeleri ile 1985 yılında UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesine girdi. Baş mimarı Ahlatlı Hürrem Şah olan bu yapı için Anadolu’nun El Hamra’sı ya da aşkın taşa yansıması gibi yakıştırmalar yapılıyor, son yıllarda giderek artan bir ziyaretçi topluluğu bu yapıyı görmeye gidiyor.

Adını ne yazık ki bilemediğimiz taş ustası ya da ustaları, insanı resmetmenin ve heykelini yapmanın yasaklandığı bir coğrafyada ve devirde sanatçının hünerini kendisine bırakılan kısıtlı alanda ne kadar incelikli bir şekilde gösterebileceğini somut bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak iş bununla bitmez. Sivas Valiliği’nin internet sitesinde yer alan bilgilere göre, Batı kapıda mayıs ile eylül ayları arasında ikindi namazından kırk beş dakika önce insan silueti şeklinde bir gölge oluşmaktadır. Bu siluet önce Kur’an okuyan, namaz saati yaklaştığında ise ellerini bağlayarak kıyamda duran bir insan şeklini almaktadır. Bu kapı ile diğer kapılarda yer alan siluetlerin bir tesadüf eseri olmadığı, çok kapsamlı bir fizik bilgisi ve çok ince hesaplarla yapılabileceği, ışık ve gölge oyunlarının sırrının bugün bile tam olarak çözülemediği belirtilmektedir. Kısaca sanatçının dehası bir kez daha kendisini kısıtlayan engellerin üstesinden gelmesini bilmiştir.

Sanatçının mükemmeli arayışında ne kadar ileri gidebileceğine dair bir örneği de çinicilikten verebiliriz. Bu sanat dalında efsaneleşmiş bir renk olan, İstanbul Eminönü’ndeki Rüstem Paşa Camisi’nde bulunan ve lale motifini öne çıkarmasıyla bilinen mercan kırmızısı, 1550-1605 yılları arasında İznik çinilerinde kullanıldı ve sırrını ustanın hayata veda etmesiyle kayıplara karıştı. Aradan geçen dört yüz yılda bu rengi tekrar canlandırmak için sayısız çalışma yapıldıysa da ortaya tekrar çıkmadı. Kütahyalı Kocaoğlu kardeşler sekiz yılda on iki bin deney yaparak bu rengi bulmaya çalışırken kimi kaynaklara göre kendi kanlarını bile kullandılar ama sonuç olumsuzdu. Kardeşlerden Ali Kocaoğlu’nun bu rengi bulamadığı için bunalıma girdiği hayatın anlamının kalmadığını düşünerek intihar ettiği belirtilmektedir. Sanat tarihçisi Nurhan Atasoy’a göre ise bu renge en çok yaklaşan kişi yine bu alanda uzun yıllar boyunca çalışma yapan Faik Kırımlı olmuştur.

Tarih boyunca içinde yaşadığı toplumun benimsediği değerlerin dışına çıkarak farklı arayışlara giren ve özellikle iktidardakilerle ters düşerek muhalefet saflarına geçen sanatçılar işlerinden olmaktan sürgüne gönderilmeye, hapis yatmaktan ülkelerinden kaçmaya ve hatta canlarından olmaya kadar çeşitli baskı ve tehlikelerle karşı karşıya kaldılar. On beşinci yüzyılın önde gelen Türk şairleri arasında sayılan Seyyid Nesimi vahdet-i vücud anlayışını benimseyip Hurufilik tarikatına girdiği için derisi yüzülüp idam edildi, Pir Sultan Abdal, İslam Ansiklopedisi’ne göre, Caferi-Alevi görüşlerine sahip olması ve İran Şahı’nın İstanbul’a hükümdar olmasını istemesi nedeniyle hapsedilip sonra idam edildi. Sivas’ta idam edildiği yer bugün hâlâ “Darağacı” olarak anılıyor. IV. Murat döneminin hicivleriyle ünlü şairi Nef’i de söz verdiği halde hicvetmeye devam ettiği için sarayın odunluğunda boğdurulup denize atıldı. Ünlü Şair ve yazar Sabahattin Ali görüşleri nedeniyle hapse girmemek için yurt dışına gitmeye çalışırken Bulgaristan sınırında öldürüldü. Nazım Hikmet on iki yıl hapis yattı, tekrar hapse girmemek için Rusya’ya kaçmak zorunda kaldı.  2 Temmuz 1993’te Sivas’ta köktendinciler tarafında ateşe verilen Madımak Oteli’nde ölen otuz üç yazar, ozan düşünür ve iki otel çalışanının acısı halen belleklerdeki yerini koruyor.

İtalyan dilinin babası sayılan ve çağları aşan ünlü eseri İlahi Komedya’nın şairi olan Dante siyasi görüşleri nedeniyle Floransa’dan sürülmüş ve söz konusu eserini sürgünde yazmış, bir daha Floransa’ya geri dönememişti. İtalya’daki Gubbio kenti sürgün cezasından yedi yüz on dört yıl sonra şairden resmen özür diledi. Fransa’nın en önemli yazarlarından birisi olarak kabul edilen Notre Dame’ın Kamburu ve Sefiller gibi eserleri dünya edebiyatının klasikleri arasına giren Victor Hugo da sürgünden payını almıştı. Ne var ki 1870’te sürgünde bulunduğu Belçika’dan döndüğünde halk onu bir kahraman gibi karşıladı. Seksen üç yaşında öldüğünde cenaze töreninde iki milyondan fazla insan yürüdü. Paris’teki en önemli anıtsal yapılardan biri olan Pantheon’a Alexandre Dumas ve Emile Zola’nın yanı başına gömüldü.

Kemal Tahir on iki buçuk yıl, Necip Fazıl on buçuk yıl, yaklaşık iki yüz elli kez ile en çok yargılanma rekorunu elinde bulunduran Aziz Nesin beş buçuk yıl, Orhan Kemal beş yıl, Sabahattin Ali bir yıl hapis yattı. İstiklal marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, vatan şairi olarak anılan Namık Kemal, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı, Refik Halit Karay, Sabahattin Ali, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve daha niceleri kimi zaman ölümden beter olan sürgün yerlerinde çile çektiler.

Kimi zaman sanatçıların eserleri ortadan kaldırıldı, yağmalandı, yakıldı, yıkıldı yok edildi ama sanat asla öneminden ve değerinden bir şey kaybetmedi.  Kenan Evren’in bakıp “Ben de yaparım” diyerek küçümsediği Picasso’nun tablosu sonradan yüz yetmiş dokuz milyon dolara alıcı bulurken, ressamlığa özenen eski cumhurbaşkanının tabloları ilk zamanlarda ülkenin önde gelen ‘sanat hamisi’ aileleri tarafından kapışıldıysa da sonraki yıllarda yapılan icra satışlarında kimse bu tabloların yüzüne bile bakmadı. Bir heykele bakıp “Böyle sanatın içine tükürürüm” diyen bir politikacı bugün siyaset sahnesinde değil ama sanat ve sanatçı her türlü engellemelere rağmen her zaman toplumla iç içe olmaya devam ediyor. Naziler başta olmak üzere faşist yönetimler sanatı kontrol edip istedikleri gibi yönlendiremedikleri zaman yok etmeye çalıştılar. Sakıncalı bulunan kitaplar yasaklandı, toplatılıp yakıldı, resimler, heykeller parçalandı. Ancak bugün George Orwell ve Aldous Huxley gibi sanatçıların otoriter yönetimlere sahip distopik kitapları “Hayvanlar Çiftliği”, “1984”, “Cesur Yeni Dünya” gibi eserler dünyanın en popüler kitapları arasında kalmaya ve faşizmin karanlık tehlikelerini anlatmaya devam ediyor. Bu akımı izleyen çağdaş sanatçılar da bu kitapları ve yenilerini sinema salonlarına ve evlerdeki televizyonlara taşıyan filmler ve dizilerle mesajlarını milyarlarca insana ulaştırıyorlar.

İnsanın gelip geçiciliğini insanlığın kalıcılığına dönüştürmenin en etkili yoludur sanat. Sanatçının özgünlük, mükemmellik ve kalıcılık arayışı devam ettikçe insanlığın umudu da var olmaya devam edecektir.