Üzerinde yaşadığımız dünya güneşin etrafında döner ama herkesin kendi etrafında dönen kendine ait bir dünyası da vardır. İnsan sosyal bir canlıdır; bir toplumun üyesi olarak o toplumun oluşturduğu düzen ve belirlediği kurallara uyum sağlayarak yaşar. Ne var ki birey ve toplum arasındaki uyum hiçbir zaman mükemmel bir seviyeye ulaşmamıştır. Kişinin ihtiyaçlarının karşılanmasındaki yetersizliklerin uyandırdığı hoşnutsuzluklar; toplumsal düzen ve kuralların, kültürel kalıpların bireyin özgürlüğünü kısıtlayıp üzerinde baskı oluşturması; toplumsal tabakalaşma ve sınıflaşmanın beraberinde getirdiği statü, hak ve ayrıcalıkların eşitsizliğe ve haksızlığa yol açması; toplumu yönlendirme ve yönetme gücüne sahip olanların kuralları kendi çıkarları doğrultusunda esneterek alttaki kesimleri sömürmeleri, söz konusu uyumu uyumsuzluğa dönüştüren belli başlı etkenler arasında sayılabilir.

Birey ile toplum arasındaki istikrar dengesini bozan böyle bir durumda kişinin toplumsal düzendeki yanlışları ve haksızlıkları sorgulaması, bunları düzeltmek için çözüm bulma arayışlarına girmesi akla gelen ilk seçeneklerden birisidir. Ünlü düşünür Georg Lukacs, “Birey ve Toplum” adlı eserinde “İnsan kendi gerçeği içinde ortaya çıkan sorunlardan sorular yapıp bunlara yanıt arar,” der.  Öte yandan, bir toplumda eşitsizlik ve haksızlık varsa bu durum söz konusu eşitsizlikten ve haksızlıktan yararlanan birilerinin var olduğunun göstergesidir. Bu insanlar çoğu zaman haksızlığa uğrayanların çare arayışlarına kulaklarını tıkayıp, gerektiğinde güç kullanarak haksızlıklara karşı çıkan sesleri susturur; susturamazsa onları bir yerlere kapatıp gözden uzaklaştırır hatta daha da ileri gidip düşmana dönüştürerek yok edip kendi düzenlerini sürdürmekte ısrar ederler.

Yetkenin Affetmediği Suç
Erich Fromm “Kendini Savunan İnsan” adlı kitabında bu durumu şu cümlelerle anlatır: “Eğer yetke uyruğu sömürmeyi istemeseydi korkutarak ve duygusal yönden boyun eğdirerek yönetme gereksinmesi duymayacak; kendisinin yetersiz bulunması tehlikesini göze alarak ussal yargı ve eleştiriyi yüreklendirecekti. Ama kendi çıkarları tehlikeye girdiği için yetke, boyun eğmenin en büyük erdem, başkaldırının ise en büyük suç sayılmasını ister. Yetkeci etikte bağışlanamayan suç, başkaldırma ve yetkenin kural koyma hakkıyla koyduğu kuralların uyruklar için en yararlı kurallar olduklarına ilişkin görüşü sorgulamadır.”

Böyle bir düzen(sizlik) bireyin toplum karşısında savunma pozisyonu alıp toplum-birey dengesinde ibreyi kendisine daha fazla çevirmesinin, diğer bir deyişle kendisine daha fazla tutunmasının önünü açar ve herkesin öncelikle kendisini düşünüp başkalarının haklarını görmezden geldiği bir kısır döngünün köklenip derinleşmesine hizmet ederken bir yandan da toplumun asıl varlık nedeni olan ortak yarar ilkesini aşındırır. Hayatta kalma içgüdüsünün bir uzantısı olan bireysel istikrar duygusu toplumsal istikrar duygusundan her zaman için daha kuvvetlidir. “Kendilik Psikolojisi”nin önde gelen isimlerinden birisi olan, “Kendiliğin Çözümlenmesi”, “Kendiliğin Yeniden İnşası” gibi kitaplarıyla bu konuya farklı bir bakış açısı getiren Heinz Kohut’un insanın temel motivasyonunun kendi bütünlüğünü, kendi benliğini korumak ve güçlendirmek olduğunu ileri süren temel görüşü de bireysel istikrarın ön planda olduğu savını destekler. Dolayısıyla, bir toplumda ortak yarar ilkesi aşındırılıp eşitsizlik bir kez ortaya çıktığında görülen sonuç çoğu zaman bu eşitsizliğe yol açan nedenleri ortadan kaldırmak değil tam tersine eşitsizliğin dallanıp budaklanması olmuştur.

Tehlikeli Bir Yolculuk
Kendine tutunmanın bir ucunda toplumun ve toplumdaki diğer bireylerin kişiye hissettirdiği yetersizlik duygusu ve bunun uzantısı olan aşağılık kompleksi, diğer ucunda ise kişinin kendisini herkesin ve her şeyin üzerine koyduğu narsisizm vardır. Kendini bulmak, kendi olmak, kendini bilmek, kendini gerçekleştirmek ve kendini aşmak gibi gelişim aşamaları ise bu iki uç arasındaki tehlikeli dolambaçlarda gizlidir. Bu tür aşamalara ulaşmak hem cesur olmayı hem de bilinçli adımlar atmayı gerektirir. Aksi takdirde insan kendini bulmak ve geliştirmek için çıktığı yolda kendisini kolaylıkla kaybedebilir.

Post-modernliğin ve post-gerçekliğin hüküm sürdüğü, standartların ve değer yargılarının altüst olduğu bu çağ ben kimim, ne olmam gerekiyor gibi soruların cevabını bulmayı son derece zorlaştırıyor. Rollo May “Kendini Arayan İnsan” kitabında “Dört yanımızı çeviren belirsizlik çemberiyle karşı karşıya kalmak ‘Acaba iç dünyamda sırtımı yaslayabileceğim bir dayanak var mı?’ sorusunu sormak için yeterli bir mazerettir,” der. Burada sorulması gereken asıl soru ise tutarlılıkların geçerliliklerini kaybettiği bir dünyada iç dünyanın nasıl oluşturulabileceği ve bir bütün halinde nasıl korunabileceğidir.

Yönlendirme Bombardımanı
Karşı karşıya kaldığı tutarsızlıklar ve çelişkiler karşısında yabancılaşıp yalnızlaşan, boşluğa düşen, güçsüz hisseden, karar veremeyen, endişe duyan ve acı çeken bir canlıya dönüşmüştür artık çağımızın insanı. Kim ve ne olması, nasıl davranması konusunda yönlendirici olan geleneksel kurum, norm ve değerlerin çoğu ortadan kalkmış, etkisizleşmiş ya da bulanıklaşmıştır. Bu alanda oluşan boşluğu kitle iletişim araçlarınca kamuoyu görüşü olarak sunulan bölük pörçük, yalan yanlış bilgi parçacıklarından oluşan manipülatif bir yönlendirme bombardımanı doldurmaya başlamıştır. Örneğin “Siz hâlâ annenizin deterjanını mı kullanıyorsunuz?” türünden bir sloganla hafızalarda yer eden bir reklam tutum ve tavırlarınızı belirlerken sizi yenilikçi olmaya, yeni olanın yanında yer almaya teşvik eder, ama her yeni iyi bir şey midir? Örneğin geleneksel sigaralara karşı bir yenilik olarak sunulan elektronik sigaranın da insan sağlığı üzerinde zararlı etkileri olduğu belirtilmektedir.

Bireylerin çoğu zaman toplum içinde kabul görmek, yalnız kalmamak, ötelenmemek gibi nedenlerle çoğunluğun ya da güzel, güçlü, zengin, popüler olduğu gerekçesiyle idealleştirilen kişi veya kesimlerin sergilediği belirtilen tutum, tavır ve davranışları benimsiyor olması yönlendirici kamuoyu görüşlerinin etkisini artırır. Bununla birlikte sırf kabul görmek ya da yalnız kalmamak adına atılan her adım insanın kendisini bulma arayışını hüsrana dönüştürebilecek çıkmazlara dalma tehlikesini de içinde barındırır. Bu süreçte en sık karşımıza çıkan tehlikelerden biri de kendilerini bulma yolunda başarılı adımlar atamayan insanların hayal kırıklıklarının sorumluluğunu başkalarına yüklemeleri ve öfkelerini çevrelerindeki insanlara yöneltip onları ezerek ve aşağılayarak kendilerini tatmin etme yoluna gitmeleridir; çünkü kendini tanıyamayan başkalarını da anlayamaz ve onlarla sağlıklı bir bağ kuramaz.

Kendini Bilmek, Putları Yıkmak
Antik Yunan’da Delfi tapınaklarının girişinde yazdığı belirtilen, filozofların babası Sokrates’e atfedilen “Kendini bil” deyişi, Yunus Emre’nin “İlim kendini bilmektir” dizesi, insanın kendini bulma arayışının ve kendi olma çabasının son derece zorlu olsa da girişilmesi gereken bir mücadele olduğunu vurgular. Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard’ın “Riske atılmak en uç anlamda tamamıyla kendi öz bilincimize erişmektir” cümlesi ise ne olursa olsun bu arayışlardan vazgeçilmemesi gerektiğine dikkat çeker. Bu zorlu ortamda insanın kendini bulması ve kendi olması için ne yapması gerekir?

İnsanın yaşadığı yabancılaşmayı ve içine düştüğü boşluğu bir sürü içinde kaybolup gitmeye benzeten Ünlü Alman düşünür Friedrich Nietzsche “Bütün değerlerin yeniden anlamlandırılması insanlığın kendisini tekrar gözden geçirebilmesini mümkün kılacak gizli bir formüldür,” der. “Putların Alacakaranlığı” adlı kitabında insanla hayat arasına girip içgüdüyü bastıran her türlü değer sistemini bir put olarak gördüğünü belirten Nietzsche, bu putların mutlaka parçalanması gerektiğini, diğer bir deyişle eski dünyanın yüceltilen her ideolojisinin, her kişisinin ve her fikrinin rahatlıkla sorgulanıp eleştirilebilmesi gerektiğine işaret eder.

Ne var ki değerleri putlaştırma çağımızda da geçerlidir bu nedenle sorgulama ve eleştirinin yalnızca eski dünya görüşleriyle sınırlandırılmaması, günümüze ait değerlerin de aynı şekilde sıkı bir incelemeden geçirilmesi gerekir. Çünkü kendini bulmak ya da kendi olmak dediğimiz şey nihayetinde insanın her türlü bilgiyi ve deneyimi esaslı bir değerlendirmeden geçirip özümseyerek kendine ait değerlere dönüştürüp benliğini, kimliğini, kendiliğini yeniden ve yeniden inşa etmesidir.

Kendimizi bulabilmemiz için doğayı ve doğadaki yerimizin gerçekte neresi olduğundan araştırmaktan başlayarak, içinde yaşandığımız toplumun ve diğer toplumların nasıl yapılandığını, nasıl işlediğini hangi aşamalardan geçerek bugünkü hallerine dönüştüklerini, düzen ve değişimin hangi koşullarda gerçekleştiğini, değerlerin nasıl oluştuğunu, nelerden nasıl etkilendiklerini, hangi değerlerin evrensel olduğunu anlamaya çalışmamız gerekir. Kendimizle gerçek dünya ve yaşam arasında ancak bu şekilde sağlam ve sağlıklı bir bağ kurabiliriz. Kendimizi, toplumumuzu ve içinde yaşadığımız dünyayı da ancak bu şekilde daha iyiye ve daha güzele doğru yönlendirebiliriz. Bütün bunları başarabilmenin yolu ise içinde yaşadığımız toplumun kültürü tarafından bilincimize giydirilen ve görüş açımızı kısıtlayan bir at gözlüğü gibi olan, çoğu zaman farkında bile olmadığımız kültürel önyargılarımızdan sıyrılabilmekten geçer.