Yurt dışı gezilerimde Güney Akdeniz Latin ülkelerinde olduğumda anlatımlarım mutlaka bir noktada gelir, Endülüs’e dayanır. Dikey bilgi birikimimizle Endülüs Emevilerini, İslâm fethini, devamındaki Yeniden Hristiyan Fethi Reconquista’yı, diğer taraftan Osmanlıların 1400-1600 yılları arasındaki İstanbul’un alınışı öncesi ve sonrası genel durumunu ayrı ayrı bir noktaya kadar anlayabilir ve anlatabiliriz.

Buraya kadar tez ve anti-tezlerimiz tamam gibi görünür. Ama senteze, daha doğru bir tanımla ‘Karşılaştırmalı Tarih Okumalarına’ başladığımızda bu çalışmamın konusu olan can alıcı, can yakıcı soru ortaya çıkar: ‘Madem konu cihât, İslâm dinini yaymak, Avrupa’ya yayılmak, Hristiyan dünyası ile mücadele… ‘Neden Osmanlı, Endülüs’teki çözülmeyi, 1492’ye giden bitişi gördüğü, bildiği halde, aynı dinin, aşağı yukarı aynı amaçların ardında olmasına karşın bu konuda hiçbir girişimde bulunmadı? Hiç yardım etmedi, ittifak kurmadı, destek göndermedi veya yapamadı?’

İşte burada bizi açılması çok zor bir düğüm bekliyor. Elbette böylesine büyük ölçekli bir tarih kırılmasında tek bir neden ve onun sonuçlarına indirgenen tek değişkenden söz edemeyeceğimizden daha geniş bir değerlendirme yaparak dönemi tüm yönleri ile incelemeliyiz.

Konuya girmeden önce hemen belirteyim: Bu yazıda işlediğim gerçekleşmeyen yardım, çok büyük ölçekli, adeta kutsal bir ittifakı andıran türden destek. Yoksa içerikte belirttiğim ve zaten yapılmış sınırlı, gönüllü veya zorunlu, daha küçük çaptaki bir işbirliği değil. Birbiri arasında aralıksız didişen, savaşan Hristiyan ülkelerin Haçlı Seferi dendiğinde akan suları durdurması ya da konumuzda sıklıkla geçecek olan zaten kendilerine ait olan toprakları yeniden fethetmek üzere aralarındaki tüm anlaşmazlıkları bırakıp birleşerek Müslümanlara karşı uzun soluklu organize bir savaşı gerçekleştirebilmesi örneğinde karşımıza çıkan türden bir mega-koalisyon.

Zor gibi görünse de başlayalım ve o günlere geri dönelim: Zamanın koşullarını dikkate aldığımızda, aslında böyle bir niyet olsa bile Osmanlı tarafındaki lojistik kısıtlamalar ve öncelikler bu tür bir yardım girişimini adeta olanaksız kılmaktaydı. Bin dört yüzlerin başlarında zaten Timur’un Anadolu’yu istilâsı ile büyük hasar görmüş Osmanlı kendi yaralarını henüz sarmaktaydı.

Hemen sonraki dönemde bile, daha deniz gücünü tam oluşturamamış, karasal bir güç olan Osmanlının Akdeniz’de çok kuvvetli bir donanma bulunduramadığını görüyoruz. Erken dönem deniz zaferleri kazanmışlarsa da büyük bir savaş için yeterli bir birikim bulunmamaktaydı. Zaten böyle bir geniş ölçekli savaş olması durumunda, başta İspanyol Donanması olmak üzere tüm Hristiyanlık dünyası birleşip, akıl almaz büyüklükte bir savunma kurabilir ve devamında Osmanlı’ya her yönden onarılması olanaksız bir hasar verebilirdi. Peki, bu geçici zayıflık olmasa ve yüzyıllar böyle bir yardım için çakışsa idi, değişen bir şey olur muydu? Tarihte meselâ dedik olmasa da Osmanlı böyle bir yardımı ancak yüz sene sonra verebilecek ya da vermeyi deneyebilecek bir yetkinliğe ulaşabilse de elbette çok geç kalınmıştı.

Bu arada tarihin hakkını verelim. ‘Yardım hiç gitmedi’ diyemeyiz, küçük ve orta ölçekli yardımlar elbette vardı, bir bölümünde ise geç kalınmıştı. Daha 1492’de sıklıkla eleştireceğim II. Bayezid gecikmeden yarımadadan sürülen son kalan Müslüman ve özellikle Yahudileri Osmanlı topraklarına getirmesi için Piri Reis’in amcası Kemâl Reis’i görevlendirmişti.

31 Mart tarihli Elhamra kararnamesi ile kadın çocuk ayırımı olmadan, üstelik mal varlıklarını almadan İspanya’yı 31 Temmuz’a kadar terk etmesi istenen, kimilerine göre kırk bin, bazı kaynaklara göre ise yaklaşık iki yüz hatta üç yüz bin Yahudinin yarısını Anadolu’ya getirebilen Osmanlı bu yardımların ender örneklerindendir. Nüfusun kalanı da, dost bilip giderek daha çok acı çekecekleri Portekiz’e, diğer ülkelere veya sonraki dönemlerde yeni dünya Amerika’ya gitmişlerdir.

İşte bu nedenle, şimdi Türkiye’den Tel Aviv’e gidip yerleşen Yahudi bir arkadaşım daha önce Mısır’dan, sonra da Nazi Almanyasından kovuluşlarındaki örneklerden dem vurarak “Özge, bizim hep ev dış kapısı kenarında bir çantamız, küçük bir valizimiz vardır, her zaman hazırdır, alır ve çıkarız. Geriye dönmeyiz. Arsa, ev gibi taşınmaz yatırımların peşinde hiç olamadık,” demişti bana.

Bakın, 1492’den söz ediyoruz. Öyle bir yıl ki, akıl almaz olaylar peş peşe gelmiş. 2 Ocak’ta yeniden fetih gerçekleşmiş, birkaç ay sonra Elhamra Kararnamesi yayınlanmış, İtalya’daki Yüksek Rönesans’ın hâmisi Lorenzo de Medici Floransa’da ölmüş, Osmanlı İspanya’dan sürülenler için 31 Temmuz’da ilk kadırgaları göndermiş, 3 Ağustos’ta Amerika’yı Hindistan sansa da Kristof Kolomb bu kıtaya ayak basmış, Hristiyan dünyasının en güçlü ve ilginç figürlerinden, metreslerinden olan çocukları ile ünlü VI. Alexander Papa seçilmiş, yılın son günü de yine yaklaşık yüz bin Yahudi, bu kez Sicilya’dan sürülmüştür.

Nasıl bir üç yüz altmış altı gün gün ama değil mi? Evet, üç yüz altmış beş değil, sonradan yapılacak takvim düzenlemeleri sonucu 29 Şubat ile artık bir yıl. İşte bu yüzden İspanyollar 1492 için “Annus Mirabilis” yani “Mucizeler Yılı” derler. Ben ise Avrupa, Amerika ve özellikle Endülüs gezilerimde bu yılın yanı sıra, daha büyük ölçekli ve geniş kapsamlı anlatımlarımda 1400 ile 1500’ler arasına odaklanır, İstanbul’un Fethi’nden Rönesans’a dek diğer önemli olayları da atlamadan ‘Saeculum Mirabilis’i, yani ‘Büyük Yüzyıl ya da Mucizeler Yüzyılı’nı anlatırım.

Biz yüzyılı da bitirecek olan o zamanlara yeniden dönelim. En son sürgünlerden söz ediyorduk. Aynı dönemde diğer Hristiyan korsanların, para karşılığı Müslümanları Afrika’ya, Yahudileri Portekiz’e taşırken, daha çok sefer yapıp daha çok kazanabilmek için yola yeni çıktıklarında biraz açıldıktan sonra gemideki herkesi suya atıp hemen yeniden limana döndükleri de sıklıkla anlatılır.

I. Bayezid dönemindeki bu ilk ve zayıf destekten oldukça sonra, bir başka cılız yardım da II. Selim döneminde Kılıç Ali Paşa ile geldi. Donanma sadece Müslümanları değil, zorla Hristiyanlaştırılmış Müslüman Moriskolarıve yine zorla Hristiyanlaştırılmış Yahudiler olan İberya Marranolarınıda Afrika ve Tarsus, Şam, Trablus, Adana gibi Osmanlı topraklarına getirdi. Tek cümle ile geçiştirmek kolay olmasa da sonradan Sabetay Sevi ile başlayan Sabetaycılık konularının kökeni de bu kurtarmaya dayanmaktadır.

Yeniden Fetih sonrasındaki acılı ve zor döneme ait kısa ama önemli bir saptama daha yapmak isterim. Büyük baskı altındaki Morisko ve Marranoları İspanyollara karşı kışkırtmak için Osmanlı Devleti’nin gizli ajanlar görevlendirip, ayaklanmalar çıkartmaya çalıştıklarını not etmeliyiz. Bazı ayaklanmalar başarıyla başlasa da apayrı bir başka yazının konusu olacak biçimde çok kanlı bir biçimde bastırılmış ve bu coğrafyadaki kıyım, acımasızlık ve baskıların kat kat artmasına neden olmuştur.

Tüm bunların yanı sıra büyük Hristiyanlık ittifakını, hatta Osmanlı’nın adeta aralıksız sürtüştüğü Habsburg Hanedanını dikkate almasak bile karşımıza tüm Haçlı Seferlerinde en önlerde yer alan ‘Kendi Küçük, Gücü Büyük Deniz Cumhuriyetleri’ çıkar ve bu tür bir yardım geçişine asla izin vermezdi. Talassokrasi ile yönetilen, kısıtlı yüzölçümlerine karşın üstünlükleri savaş yetenekleri çok güçlü donanmalarından gelen Repubbliche Marinare önünden Osmanlı Donanmasının salına salına İspanya açıklarına Endülüs’e destek için gitmesi söz konusu bile olamazdı. Düşünsenize, her biri ayrı ayrı büyük bir rakip olan Ceneviz, Pisa, Amalfi, Noli, Ancona, Sicilya’da Ragusa ve elbette Venedik’ten söz ediyoruz.

Kara yolundan gidecek bir yardımı zaten hayal bile edemeyiz, Kuzey Avrupa’da neredeyse iki yüz yıl sonra ancak Viyana kapılarına kadar gidebilmiştik. Güney coğrafyalardan geçiş derseniz, daha öncesinde de Gedik Ahmet Paşa’nın İtalyanlara ‘Mamma li Turchi’ dedirten, ‘Türk Korkusu Ossessione Turca’yı ortaya çıkaran Otranto Kalesi’ndeki efsane zaferi bile, Fatih’in bence çok erken ölümü ile başa geçen II. Bayezid’in kendisini apar topar geri çağrılması ile sona erdiğinden, bu da olanaksızdı.

Zaten tüm bunlar aşılsa bile, bu kez teknik ve lojistik zorluklar açığa çıkacaktı. Yirmi birinci yüzyıl modern insan gözlükleri ile ‘Deniz yolu ile neden gidemediler?’ diye acemice sormak yerine, o dönemde böyle bir toptan saldırı ya da yardım için gereken yüz bin leventi götürecek donanmanın konaklama, ikmâl, yeme içme, kalyon bakımları, güvenli ara liman desteği olmadan veya çözülmeden yola çıkamayacağını görmek gerekir.

Diğer yandan, Osmanlı’nın Reconquista öncesinde İstanbul’un fethine odaklanmış olması, fetih sonrası bu yeni düzeni ve yeni başkenti oturtma çabaları, Akdeniz yerine Balkanlara yönelmesi de nedenler arasında sayılabilir. Fatih’ten sonra tahta geçen II. Bayezid’in ileri görüş yoksunluğu, liderlik yeteneklerinin az olması, çevresindekilerin etkisinde kolayca kalması, olası bir yardım isteği durumunda Cem Sultan’ın kendisine karşı koz olarak kullanılması korkusu, belki de iç işlerdeki diğer karışıklıklar bu zorunlu isteksizliği açıklayabilir.

Burada II. Bayezid’i, adeta sofuluk derecesinde dine bağlı olduğundan bazı garip davranış ve kararları ile eleştirmeliyiz. Elbette Leonardo Da Vinci’nin Haliç Köprüsü projesini reddetmesini, Kristof Kolomb’un Amerika seferini finanse etmekten çekinmesini de eklemek gerekir. Hemen sonrasında Michelangelo’nun papalık baskısı ile İstanbul’a gelip, bu köprü projesi için üç ay II. Bayezid himayesinde zaman geçirdiği, yarısı doğru yarısı yanlış kanıtlarla tartışılır durur.

Diğer taraftan yiğide de hakkını vermek gerek. Neredeyse babası Fatih Sultan Mehmet kadar, otuz yıl tahtta kalan Padişah, Hersek, Mora, Boğdan gibi bölgeleri ele geçirmiş, Memluklar ve Lehistan ile yaptığı savaşlarda büyük kazanımlar elde etmişti. Son olarak güncel bir noktaya değinmek ve taşı gediğine koymak isterim: İthal et ile ülkemize gelen şarbon hastalığını düşünüyorum da… Dünyada o zaman dek benzeri olmayan İlk Gıda Nizamnamesi Kanunname-i İhtisab-ı Bursa, II. Bayezid tarafından 1502’de, günümüzden beş yüz sene önce hazırlattırılmıştı.

Konu konuyu açtı, ana fikrimizden çok uzaklaşmadan ‘gerçekleşemeyen büyük ölçekli yardımlara’ yeniden dönelim. Evet, buraya kadar kara ve deniz yollarını ayrıntıları ile inceledik. Eh, havadan yardım da o dönem olanaksız olduğu için, lojistik paragrafları burada kapatarak diğer olası nedenlere son kez bir göz atalım.

Aslında askeri zayıflama ve yönetim yanlışlarının yanı sıra Endülüs’ün sonunun nedenlerinden biri de, daha fetihten hemen sonra ortaya çıkan Fitne-ûl Andalus, yani Hristiyanların perde arkasında kalıp, oradaki Müslüman Beyliklerin arasındaki çekememezlikleri körüklemesi, nifâk tohumlarını akıllıca ekerek emirlikleri birbirine düşürmesidir. Osmanlı daha erken dönemlerde bir yardım düşüncesinde olsa bile bu karmaşada kimin tarafında yer alacağını bilmesi çok zor olacaktı. Fitnenin yapamadığını da sonradan Castile Leon, Portekiz ve Aragon Hristiyan krallıkları birleşerek yapacak, tarih bin dört yüzlerin sonrasını gösterirken artık sadece Granada başkentli Benî Ahmer Devleti’ne son darbeyi vuracaktı. Peki Osmanlı yardım göndermedi, Endülüs hiçbir istekte bulunmadı mı? Aslında askeri bir güç olmaktan çok bir kültür merkezi rolüne soyunan Granada’nın Afrika’daki Müslüman ülkelerden yardım istediğini, hatta Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmer‘in çöküşten beş sene önce Osmanlı Devleti’ne elçi gönderdiğini biliyoruz.

Bu tarihlerden sonra da, zaten ortada yardım edilecek Müslüman bir devlet kalmamış olduğundan, İspanya’nın dikkatini Atlantik ötesine ve yeni dünyaya, sömürgelerine çevirmesinden, Osmanlı’nın İnebahtı’daki bahtsız yenilgisi sonrası kendi güvenli sularına çekilmesi ile bu sayfaları kapatmak durumundayız. Aslında en sarsıcı yorumumu en sona bıraktım! Tüm bu büyük olaylarda o zamanki Akdeniz coğrafyası Hristiyan Dünyası ve İslâmiyet olarak ikiye bölündüğünde doğal olarak ne bekleriz? Elbette tüm Hristiyanların Müslümanlara karşı birleşmesini ve aynı biçimde İslâm aleminin de bir araya gelerek Hristiyanların karşısında yer almasını, değil mi? Ne kadar ilginçtir ki, bu dönemde Müslümanların kendi aralarındaki dayanışmasından çok Hristiyan dünyası ile Müslüman güçler arasındaki işbirliği daha fazla göze batmaktadır. Akdeniz’e hâkim olma çabasındaki İspanya’nın Kuzey Afrika’daki halifeliklerin arkasında, hatta yanında yer alması sonucunda çoğu Müslüman kabile bu destek ile Osmanlılara karşı sık sık ayaklanmıştır.

Gerçi bunun üzerine boş durmayan Osmanlı Devleti de çok uzun soluklu bir Osmanlı – Frenk koalisyonu kurmuş, Fransa Toulon şehrini kış konaklaması yaptığı bir dönemde adeta bir Osmanlı iline çevirmiştir. Hepsi bu kadar da değil. Şimdiye dek hep karşı karşıya getirdiğimiz Osmanlı ve İspanyolların 1578 yılında, içinde Portekizlilerin de taraf olarak yer aldığı Raken Savaşı’nda birbirinin çıkarlarını desteklemesi sizleri şaşırtacaktır. Açıkçası, kağıt üzerinde yaldızlı yazı ile göze hoş çok görünen İslâm İttifakının çoğu zaman içinin ve altının boş olduğunu görmek acı verici olsa da, o zamanların gerçeğidir.