Bir zamanlar bilinmez bir diyarda en kötü ve en güçlü ejderhaların elinden bin bir güçlükle kurtardıkları prensesleri onurları uğrunda kurban etmekten çekinmeyen kahramanlar yaşarmış. Absürt bir masalın girişi gibi görünen bu cümle, aslında günümüzde içinde yaşadığımız toplum da dâhil olmak üzere birçok ülkede kangren olmuş bir yaraya dönüşen, son derece yanlış bir biçimde namus ya da kadın cinayeti olarak adlandırılan, erkeklerin çoğu zaman onur ve şeref gibi kavramları bahane edip gerçekte kendilerine ait gördükleri kadınların kontrollerinden çıkmasıyla oluşan yetersizlik, öfke ve kıskançlık gibi duygularından kaynaklanan nedenlerle işledikleri cinayetlere dikkat çekmeyi amaçlıyor.

Erkeklerin gözünü budaktan sakınmayan, gerektiğinde canlarını ortaya koymaktan çekinmeyen ve bu uğurda her an harekete geçmeye hazır kahraman savaşçılar; kadınların ise içinde bulundukları hayat şartlarından alınıp daha iyi bir hayata geçmek için kurtarılmayı bekleyen ve bundan başka bir hayat gailesi olmayan masal prensesler gibi olmaları için bu tür hikâye, oyun ve söylencelerle özendirilip büyütüldüğü toplumlar, gerçekçi yaşam modellerinden uzaklaşarak canavarların kol gezdiği distopik toplumlara evriliyorlar. Masalın sonunda gökten düşen üç elma ise kadınların katledildiği cinayetlerde akan kanın rengine bürünüyor.

Çalışmalar Yetersiz
Bugün en gelişmiş toplumlar da dâhil olmak üzere kadınların hak ettikleri gibi bir yaşam sürememelerine, istedikleri mevkilere gelememelerine, erkeklerin tahakkümü altında yaşayıp ezilmelerine neden olan etmenlerin anlaşılması için birçok çalışma yapılıyor, konferanslar düzenleniyor, kitaplar yazılıyor, oyunlar sahneleniyor, filmler çekiliyor, çözüm için politikalar geliştirilmeye çalışılıyor. Ne var ki bütün bu faaliyetler genellikle zaten bu konuda duyarlı olan kesimlere hitap ediyor ve etkilemesi gereken asıl büyük kitlelerle buluşma şansını yakalayamıyor.

Sosyal işleyiş ve bu sistemden doğup onu değişen koşullar karşısında yeniden biçimlendiren kültür, toplumun var kalımı için bir işbirliği düzeneği oluşturmuş ve bu düzeneği farklı cinsiyetlere farklı roller yükleyerek pekiştirmiştir. Soyun devamında cinselliğin nasıl bir işleve sahip olduğunun, diğer bir deyişle çocuk olması için erkek sperminin kadın rahmindeki yumurtalarla buluşması gerektiğinin bilinmediği arkaik çağlarda, çocuğu doğuran kadın topluma hayat kazandıran üstün nitelikli bir varlık olarak daha büyük bir saygı görüyor ve el üstünde tutuluyordu. Soy çizgisi anne ve onun ait olduğu klan üzerinden belirleniyor, kadın formundaki ana tanrıçalara tapılıyordu.

Erkeğin İktidarı ve Sorunların Başlangıcı
Erkeğin üremedeki rolünün anlaşılması, hızlı nüfus artışının getirdiği baskı ile daha fazla kaynağa ihtiyaç duyulması, bu kaynakların özellikle av etinin elde edilmesinde, insan yaşamını tehdit eden vahşi hayvanlarla mücadelede, azalan besin kaynakları için diğer klan ve kabilelerle girişilen rekabette kas gücünün avantaj sunması erkeğin önemini artırdı. Bu önemi artıran faktör de güç olduğundan erkekler güce dayalı bir sistem üzerinden karşı cinsi tahakküm altına aldı. Her ne kadar çocuk bakımı klan üyelerinin dayanışmasıyla gerçekleştirilebilse de, kadınların hamilelik döneminde aşırı güç isteyen işleri üstlenmeleri halinde düşük yapma ihtimalinin artması ve bebek mamasının geliştirilemediği eski dönemlerde çocuğun beslenmek için anne sütüne muhtaç olması gibi etkenler de erkeklerin iktidarlarını güçlendirip eril düzeni hayata geçirmelerini kolaylaştırdı.

Tanrılar artık erkek formundaydı ve her türlü kaynağın fazlasıyla bol olduğu o altın çağa geri dönülebilmesi için kurban istiyorlardı. Sosyal işleyiş düzeneğinde verilen kurban, erkek karşısındaki konumunu yitiren kadın oldu. İşte o dönemden beri erkekler kahraman savaşçı rolünü oynuyor, kadınlar ise kendilerini kaçıran ejderhanın tutsağı olan prenses ya da üvey annesinin zulmünden yılmış olan Kül Kedisi gibi kurtarılmayı bekliyorlar. Ne var ki prens olduğunu zannettikleri kişi gerçekte bütün bu acılara neden olan canavarı içinde barındıran ataerkil zihniyete sahip bir erkekten başkası değil.

Harcanabilen Kahraman
Oysa ünlü antropolog Marvin Harris, “İnekler, Domuzlar, Cadılar ve Savaşlar,” adlı kitabında “Kesin bir biyolojik anlayışla bakılırsa kadınlar erkekler değerlidir. Erkeklerin büyük çoğunluğu üreme açısından gereksizdir, çünkü bir erkek yüzlerce kadını gebe bırakabilmektedir. Yalnızca kadınlar çocuk doğurabilirler ve yapay mamaları bulunmayan toplumlarda bebekleri yalnızca onlar emzirebilirler,” diyor. Harris’e göre erkeklerin savaş için seçilmelerinin temel nedeni de nüfusun devamlılığı açısından harcanabilir olmaya daha uygun olmaları. Öte yandan kahramanlık düzenini etkilerini halen sürdürdüğü günümüzde kadınlar, ekonomik ve sosyal açıdan en gerideki toplumdan en gelişmiş toplumlara kadar dünyanın hemen her yerinde hâlâ erkeklerin eziyetlerine katlanmak zorunda kalıyor. Kendileri için belirlenen rolün dışına çıkmaya ve kendilerince daha iyi bir hayat yaşamaya çalıştıklarında son derece katı bir dirençle karşılaşıyor ve kimi zaman bunun bedelini hayatlarıyla ödemek zorunda kalıyorlar. Bugün çoğu kişi tarafından Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanan ve Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen adı Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü olan 8 Mart’taki kutlamaların gerisinde bile New Yorklu tekstil işçisi kadınların ağır çalışma koşulları, uzun iş saatleri ve düşük ücretleri protesto edip daha iyi haklar elde edebilmek amacıyla başlattıkları ve ancak büyük bedeller ödedikleri onlarca yıl sonrasında sonuç alabildikleri yoğun mücadeleler bulunuyor.

Erkek Yaşıyor Kadın Katlanıyor
Gelişmiş ülkelerde kadınlar önemli kazanımlar elde etmiş olsalar da kadın olmak hâlâ hem kariyer açısından hem de toplumsal yaşamın diğer birçok alanında bir dezavantaj olarak görülüyor. Haklarını aramak istedikleri zaman sorunları görmezden geliniyor ya da olduklarından daha hafifmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Bu sorunlar ülkelerin gelişmişlik düzeyi geriledikçe katlanarak ve çeşitlenerek artıyor. Kadınlar erkeklere göre eğitim olanaklarından daha az yararlanabiliyor. Kaliteli besin kaynaklarına daha az erişebiliyor, sosyal hayata karışmakta engellerle karşılaşıyor, daha yoksul bir hayat sürmeye zorlanıyorlar. Bütün bunların yanı sıra sırf kadın oldukları için horlanıp aşağılanarak en temel özgürlük ve haklarından mahrum bırakılarak insanlık onurları da ayaklar altına alınıyor.

Bu konuda milyonlarca örnek bulunabilir. Üstelik bu durum bir yaşam biçimi halini aldığından her an bu örneklere milyonlarcası daha ekleniyor. Cinsiyet eşitliğinin en yüksek seviyede olduğu İskandinav ülkelerinde tecavüz oranlarının son derece yüksek düzeylerde olması haberlere konu oluyor. Afganistan, Pakistan gibi ülkelerde tecavüzcülerine karşı yasal yollardan mücadele etmeye çalışan kadınlar taşlanarak öldürülebiliyor. Benzer olayların yaşandığı Hindistan’ın bazı kırsal kesimlerinde dul kadınlar cadı, büyücü ilan edilerek öldürülüyor ve mal varlıklarına el konuluyor. Gelişmemiş birçok toplulukta kadınlar adet dönemleri sırasında uğursuzluk getirecekleri gerekçesiyle sağlıksız ortamlarda hapsediliyor ve günlerini besin değeri düşük olan son derece sınırlı besinlerle geçirmeye zorlanıyorlar. Dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olan Suudi Arabistan’da kadınlar araba kullanma ve yanlarında refakat eden bir erkek olmadan yurt dışına çıkabilme haklarına yeni yeni kavuşuyorlar. Meksika’da polislerin karıştığı tecavüz vakaları ağustos başından itibaren çok sayıda kadın tarafından protesto edildi. Polislerin kendilerini korumayıp tecavüz ettiklerini söyleyen kadınların bir kısmı bir karakolu da ateşe verdi. Türkiye bildiğiniz gibi. Namus, onur şeref, kisvesiyle işlenen cinayetler artarak devam ediyor. İçişleri Bakanlığı’nın kayıtları daha az olduğunu iddia etse de Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun rakamları 2018’de öldürülen kadın sayısının 440’a yükseldiğini gösteriyor. 2013’te bu rakam 237’ydi. 2019’un sadece ilk altı atında öldürülen kadın sayısı ise 214’ü buldu.

Cezalar Hafifletiliyor
Türkiye’deki sosyal değişim sancılarını yansıtan bu olaylardaki yükselişin en önemli nedenlerinden birisi de bir zamanlar bu kadınları gözlerinden bile sakındıklarını söyleyip aynı yastığa baş koyan ama çoğu zaman ayrıldıktan sonra geri dönmeye ikna edemeyip öfkeye kapıldığı için canlarına kıymaktan çekinmeyen erkeklerin cezalarının “iyi hal” gibi ne olduğu belirsiz, vicdana sığmayan gerekçelerle hafifletilmesi. Erdal Atabek’in bu konudaki kitabına başlık olan “Kışkırtılmış Erkeklik, Bastırılmış Kadınlık,” durumu tüm şiddetiyle devam ediyor.

Dünya genelinde intihar oranlarına bakıldığında kadınların erkeklerden daha çok intihara yeltendiği gözleniyor. Bu veri bile başlı başına sosyal düzenin onlar açısından katlanılması çok daha ağır koşulları içerdiğini anlatıyor. İntihar oranlarıyla ilgili diğer bir gerçek de erkeklerin daha az intihara yeltenmesine rağmen ölümle sonuçlanan intiharlarda daha önde olmaları. Bu farklılık ise intihara yeltenen kadınların aslında ölmek değil yaşamak istediklerini dile getiren bir yardım çığlığı olarak görülebilir.

Ne Kahramanız Ne de Prenses
Bu sorunun çözümü için erkekleri gerektiğinde sevdiklerini ve dolayısıyla toplumu kurtarmak için canını feda etmekten kaçınmayan bir kahraman olmaktan kurtararak bu durumun bilinçaltlarında ortaya çıkardığı, hayat hakkını kaybedeceği için haksızlığa uğramış olduğu duygusunu ve ardından gelen bastırılmış öfkeyi yok edecek; kadınları kurtarılmayı bekleyen prenses ya da külkedisi olmaktan çıkarıp, kendi haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak erkeklerle dayanışma içinde yaşayabilecekleri eşitlikçi ve adaletli bir toplumu inşa edebilecekleri anlayışı yerleştirecek eğitim politikalarını hayata geçirmek gerekiyor. Aksi takdirde hayatının baharında katledilen kadınların çığlıkları, Kırıkkale’de eski eşi tarafından defalarca bıçaklanarak öldürülen Emine Bulut’un ölmeden önce kızına “Ölmek istemiyorum,” demesinde olduğu gibi, ataerkil düzeni değişmediği takdirde daha büyük karanlıklara düşürecek taşlar olarak vicdanlarda birikmeye devam edecek.