İnsanların fiziksel görünüşleri, kişisel bakımlarına gösterdikleri özen ve giyim tarzları diğerleri üzerinde bıraktıkları ilk izlenim açısından önemlidir. Toplumdaki konumları ve becerileri, diğerleri ile kuracakları bağlar ve yürütecekleri ilişkiler açısından belirleyici rol oynar. Sıkı sevgi ve dostluk bağları kuracağımız kişilerin içtenlik, nezaket, doğrudan yana olma, cesaret, cömertlik, sevecenlik ve benzeri özelliklere sahip olmalarını isteriz. Ne var ki, insanlarla ilgili nihai kararımızı verirken çizgiyi çektiğimiz nokta iyi mi yoksa kötü mü olduklarıdır çünkü “iyi” bütün bu değer ve erdemleri içinde barındırıp ifade eden tek sözcüktür.

İyinin ne olduğu, ne için gerekli olduğu nasıl iyi olunabileceği konusuna tarihin ilk çağlarından bu yana büyük bir ilgi gösterilmiş; filozoflar, düşünürler, araştırmacılar eserlerinde bu konuya geniş yer ayırmışlardır. Edebiyat ve diğer sanat dallarında da iyilerin kötülerle mücadelesi, sonunda iyinin galip gelmesi gibi temalar sıklıkla işlenmiştir.

Sonu Gelmez Bir Arayış
İnsanlığın ve hatta dünyadaki yaşamın sürdürülebilirliği açısından en önemli buluşlarından biri ahlak ve onun felsefi düşünce sistemindeki uzantısı olan; çağımızda tanımlayıcı ve normatif bir disipline dönüşen etiktir. Bunların temelinde ise iyi olmayı isteme ve iyiyi arayış vardır. İyiyi arayışın kökeninde “böyle yapmalıyım” hissi, mecburiyet ya da görev duygusu veya yükümlülük bilinci olarak ifade edebileceğimiz bir his, sezgi, kavrayış ya da bilincin bulunduğunu ileri süren görüşlerin yanı sıra; faydacılık başta olmak üzere buna karşı çıkan farklı görüşler de vardır. Söz konusu kavrayışın biyo-kültürel evrim sürecinde oluşup geliştiğini, ilksel toplumlardaki insanların eşsiz bir yükümlülük bilincine sahip olmadığını ileri süren görüşler de mevcuttur. Ne var ki, ilksel toplumların üyelerini bir tür çocuk insan olarak gören bu iddiaları çürüten antropoloji araştırmaları da bulunmaktadır.

Öte yandan iyi olduğu düşünülen hedefe yöneliş, aynı zamanda bilinçli, hür iradeyle yapılan bir seçimdir. Aksi takdirde toplumsal şartlandırmalar doğrultusunda herkesin o toplumca iyi olduğu kabul edilen hedefe yönelmesi gerekirdi. Oysa herkesin hayatta kendisine göre nedenler üzerinden seçim yaptığını ve sık sık çıkarları doğrultusundaki hedeflere yöneldiğini görebiliyoruz. Bu durumda hem yükümlülüğü pasif bir şekilde kabul edişin hem de özgürce ve aktif bir şekilde seçimler yapabilmenin nasıl olup da bir arada bulunduğu sorulabilir. Bu sorunun cevabı insan zihninin, benliğinin, deneyimlerinin ve kişiliğinin çeşitliliğinde, karmaşık ve çok katmanlı oluşunda yatmaktadır. İnsan aynı anda bir şeyden keyif alıp mutlu olabilirken başka bir şeyden dolayı suçluluk, pişmanlık ya da vicdan azabı duyabilir. Bir yandan çıkarını düşünürken diğer yandan davranış ve eylemlerinin diğer insanlar üzerinde yaratacağı etkiyi ve doğuracağı sonuçları öngörebilir.

“The Good Man And The Good” kitabının yazarı Amerikalı psikolog ve felsefeci Mary Whiton Calkins bu konuda, “İçimizde çatışan amaçlar ya da kısmi benliklerimiz olarak tanımlanan yükümlülük deneyimi bize hükmeden gücün ya da mecbur bırakan bir etkinin baskısı altında oluşumuzun, komuta ediliyor olmamızın bilincidir; ama bütün bu baskılar dış kaynaklı değildir. Bizzat kendiliğimizden kaynaklanmaktadır. Bu bilincin amaçlarımız ya da kısmi benliklerimiz olarak adlandırılan zorlayıcı bakış açıları mı, St. Paul’ün “ruh”, Kant’ın “numenal benlik”, Freud’un sansür olduğunu söylediği baskılayıcı benlik mi olduğunun çok da büyük bir önemi yoktur” der.

Koyduğum ve Uyduğum Yasa
Calkins’e göre ahlaki deneyimde boyun eğme ve özgürlük etkenlerinin tutarsız görünmesinin açıklaması şudur: “İtaat ettiğim yasa ne acımasız bir doğa yasası, ne aynılık, ne de başkasının iradesiyle yürürlüğe girmiş bir sosyal yasadır. Sadece kendi hükmümle geçerli, zorunlu olan ve mecburi benlik gibi kendi üzerimde etkili olan bir yasadır. … Kendimin yetkin ve bu anlamda özgür bir insan oluşumun bilincinde olmamın yanında ikincil bir anlamda özgür olabilirim. Bu da içimdeki kısmi benlikler ya da amaçların çatışması sonucunda bir tarafı ya da diğer tarafı tutma konusunda özgür olduğumun bilincinde olmamın hissettirdiği özgürlüktür. …Bir şeyi ya da zıddını istemek içtenliğin kapasitesi ile ilgilidir. …Yükümlülük bilincinde olduğum kadar “yapmalıyım” duygusunu da kesin bir şekilde hissederim, aynı zamanda seçme özgürlüğüne sahip olduğumu da bilirim.”

Evrenin işleyişinin belirli yasalarla belirlenmiş olduğunu ve bu belirlenmiş olayların gerçekleşmelerinin zorunlu olduğunu ileri süren deterministler bu tür bir seçme özgürlüğünün yanılsama olduğunu söyleseler de yükümlülük bilinci söz konusu olduğunda seçme özgürlüğü bilinci de her zaman ona eşlik eder. Benlik deneyimler sonucunda yaşadığı tecrübeleri özümseyip olgunlaştıkça daha az bölünür. Diğer bir deyişle farklı amaçlar arasındaki çatışma kişinin ahlaki yapılanmasının gösterdiği iyi olma hedefinin yönüne uyum sağlayarak azalır. Daha az çatışma yaşayan insan da daha iyi olma iradesini gösterir. Calkins’in deyişiyle iyi insan “yükümlülük bilinci olsun ya da olmasın iyiyi isteyen ve bu yönde irade gösteren kişidir.”

Niyet ve Amaç
Bir insanın iyi olup olmadığına karar verirken davranışlarını gözlemlememiz yeterli değildir. Niyetinin ve amacının ne olduğuna da anlamamız gerekir.  İnsan ani bir gelişme sonucunda dürtülerinin etkisinde kalarak harekete geçip, düşünmeden tepkiler verebilir. Diğer bir deyişle insan duygulu olma halinde pasiftir. Öte yandan istekli olma halinde aktiftir ve amacı doğrultusunda hareket eder. Yani eylem kişinin istencinin belli hedeflere yöneltilmesinden ibaret değildir. Kişi bu hedefleri kişiselleştirmiş, kendi için yaptığı tanımda bu hedeflere belli bir yer vermiştir. Bir insanın iyi olup olmadığını değerlendirirken yalnızca davranışlarına bakılmamasının nedeni budur.

İçinde yaşadığı toplumun gelenek ve yasalarına yalnızca alışkanlık, adet, herkesin yaptığını taklit etme nedeniyle uyan birinin bu davranışı ahlaki bir eylem değildir. Böyle biri etik açısından da iyi değildir. Aslında ahlaki olmayan bir şekilde davranıyordur çünkü istekli olma ve eylem üzerinde düşünmemiştir. Düşünme içermeyen, taklide dayalı, dışsal bir zorlamaya teslim olmuş bir irade, özgür insanın kendisini belirlediği bir hedefe adaması yönünde gösterdiği iradeden fazlasıyla uzaktır.

İyinin Katmanları
İyi en basit ve geniş anlamıyla istenen, arzu edilen, irade gösterilen şey olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda yüce bir amaç ve nihai bir erek olarak da tarif edilebilir. Ne var ki bu tür tanımlamalardaki görelilik kafa karıştırabilir. Bu nedenle iyinin ne olduğunu anlayabilmemiz için onu çok katmanlı bir kavram olarak ele almamız gerekmektedir. Bu katmanların en alt düzeyinde kişinin o anda ve o konumda karşı karşıya bulunduğu koşulların oluşturduğu atmosfer içinde ona göre iyi olan şey vardır. Daha üstte kişinin bağ kurduğu aile, grup, topluluk ve toplum için iyi olan şeyler yer alır. En üst katmanda ise yalnızca insanlar değil tüm varlıklar için her zaman, her yerde ve her koşulda iyi olan vardır.

Öte yandan insan davranışlarının temelinde yaşama içgüdüsü ve onun uzantısı olan, hayatın sürdürülebilirliği açısından bireyi her koşulda en avantajlı konumda bulunma hedefine yönelten istikrar duygusu vardır. Dolayısıyla kişi yalnızca kendi iyiliğini düşündüğünde ve bu yönde belirlediği hedef doğrultusunda gerçekleştirdiği eylemler başkalarının yaşamları üzerinde olumsuz etkilere neden olduğunda iyi olmaktan çıkıp bencil hatta diğerlerine göre kötü birine dönüşebilir. Kişiler arası ilişkilerde yaşanan çekişme ve çatışmaların temel nedeni budur. Aynı şekilde aileler, gruplar, toplumlar ve ülkeler arasında yaşanan çekişme ve çatışmaların temelinde de  “bizim için iyi” olarak tanımlanan topluluğun hedefleri doğrultusunda girişilen rekabet vardır.

İnsanlığın En Büyük Sınavı
Böyle bir durumda her zaman, her yerde, herkes ve her şey için iyi olanı gerçekleştirme ideali bir düş, bir hayal, bir ütopya gibi görünmektedir. Öte yandan kendimiz ya da bağlı olduğumuz topluklar için iyi olanı gerçekleştirmeye yönelik etkinliklerin insanlığı yok olma sınırına getirmekle kalmayıp gezegenimizdeki bütün bir yaşamı açık bir şekilde tehdit ettiği de ortadadır. İnsanları birleştirmeye, ben duygusunu kontrol altına alıp biz duygusunun kapsamını genişletmeye yönelten en önemli etken ortak tehlike duygusudur. Belli kişi, grup ve toplum çıkarlarının el üstünde tutulduğu, bölünmenin, ötekileştirmenin zirve yaptığı dünyamızda her geçen gün biraz daha yaklaşan topluca yok oluş tehlikesinin bizleri birleştirip birleştiremeyeceği konusunda yapılacak olan seçim insanlığın en büyük sınavı olarak karşımızda duruyor. Olmak ya da olmamak noktasında “gemisini yürüten kaptan” anlayışını, “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” anlayışıyla değiştirmemiz gerekiyor.