Bir bilgi ve bilişim toplumu içerisinde yaşamaya başladığımız onlarca yıldır tartışılan bir mesele. Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’u, Beniger’ın Kontrol Devrimi, Castells’in bilgi ve ağ toplumu yaklaşımları küresel olarak yaşanan dönüşümleri yakalayabilme ve kavramsallaştırabilme çabaları. Tüm bu yoğun dönüşüm süreçlerinin kendini en açıkça gösterdiği yerse elbette içinde yaşadığımız toplumun artık olmazsa olmazı haline gelmiş olan internet.

Küreselleşmenin erken yıllarında internet tüm dünyaya demokrasi ve insan haklarını getirecek bir mucize olarak öne sürülmüştü. İnsanların birbirini anlamamasının toplumsal çatışmaların arkasında yatan en büyük etmen olduğu, bunun karşılıklı etkileşim sayesinde çözüleceği ve çok daha anlayışlı, medeni, insancıl bir topluma geçiş yapacağımız düşünceleri gelişmişti. Şu an var olan pek çok online mecradan herhangi birisine girdiğinizde internetin bu hayale dönüşmediğini görmek mümkün. Peki ne oldu da bu hayal yarım kaldı, internet bir ‘büyük eşitleyici’ olarak işlevini neden yerine getiremedi ve bu teknolojiye eklemlenmiş biçimde oluşmaya başlayan bu yeni tip toplumu gelecekte neler bekliyor?

Tarihsel gelişimine baktığımızda 1969’da teknolojinin çalışabilir olduğunun ilk kez ARPA tarafından gösterilmesinin ardından bugün bildiğimiz anlamıyla internet 1990’ların başında yükselişe geçti. Bugün hepimizin kullandığı ‘www’ yapısını Tim Berners-Lee’nin geliştirip kamuya açmasıylaysa dot-com balonuyla sonlanan süreç başladı ve internete dair pek çok fikir, hayal ve kuram bu dönemde hızla ortaya çıktı. Ancak erken dönem internetin kullanıcılarına bakacak olduğumuzda belirli bir insan tipinin, batılı beyaz erkeklerin bu alanda yoğun etkinlikleri olduğunu görüyoruz. O dönemin iş ve araştırma dünyasındaki eşitsizliklerin olduğu gibi siber ortama da aktarılmış olması aslında geçmişe yönelik düşününce hiç de şaşırtıcı gelmemesi gereken bir gelişme. İnternet ucuz bir oyuncak değildi ve hali hazırda belirli bir teknik yetkinlik ve donanım düzeyine sahip bireylerin erişebileceği bir ortamdı, doğal olarak da böyle oldu.

1995’te on altı milyon kullancısı olan internet şu an 4 milyardan fazla kişinin erişimine açılmış durumda. Devletler hızlı bir dijitalleşme sürecine girdi ve e-devlet, e-vatandaşlık, e-firma gibi uygulamalar geliştirilmeye başlandı. Fiziksel olanın siber olanla dijital üzerinden entegrasyonu bir yandan da toplumsal ilişkilenimlerin fiziksel boyutlarının da siber ortama taşınmasına olanak sağladı. Twitter gibi mecralar sokakta verilemeyen siyasi ve politik mücadelelerin ortamları haline geldiler. İnsanlar artık barlarda veya arkadaş aracılığıyla değil çeşitli uygulamalar veya sosyal medya aracılığıyla romantik ve cinsel ilişki ihtiyaçlarını giderme yoluna düştü. Hobi grupları devasa kültürel güç odakları haline geldi, eskiden yalnızca fiziksel erişiminiz içindeki insanlarla paylaşabileceğiniz ortak ilgi alanlarınız için inanılmaz alanlar açıldı. Bunlar da kültürel etkileşim türleri sınırları ve sınıfları aşan sosyal bağların kurulmasına olanak sundu. İnternetin bu kadar çok kişiye ulaşabilmiş olması insanlığı kökten dönüştürücü bir sürece soktu ve internetin nüfuz ettiği toplumların aynı tarımla tanışmış toplumlar gibi artık öncesine dönmesi neredeyse imkansız hale geldi.

Tüm bu hikaye oldukça teknolojik belirlenimci bir anlatıya benziyor gibi görünüyor. Göklerden gelen internet insanlığı ve toplumları dönüştürdü diye düşünenlerin sayısı az değil. Fakat meseleye biraz daha geniş çerçeveden baktığımızda işin böyle olmadığını ve toplumsal etkilerin ve etkileşimlerin internetin hem yapısı hem de kullanımı üzerinde güçlü belirleyici etkileri olduğunu görebiliyoruz. Günümüzde artan internet yasakları, ulusal siber güvenlik tartışmaları, kişisel bilgiye erişim meseleleri, sosyal kredi sistemi gibi distopik uygulamaların hayata geçirilebiliyor olması belki de internetin toplum üzerindeki etkilerine değil toplumsal meselelerin internet üzerindeki etkilerine odaklanmanın zamanı geldiğinin göstergesi olarak ele alınabilir. Bu bağlamda da hem birbirinden ayırarak tanımlamak, hem de irdelemek gereken iki önemli kavram karşımıza çıkıyor; siber-balkanlaşma ve internetin balkanlaşması.

Çok kısa bir biçimde değinmek gerekirse siber-balkanlaşma internetin erken günlerinde zannedilen eritme potası görevini görmekten ve farklı görüşlerden, inançlardan ve ideolojilerden insanları bir araya getirmekten giderek uzaklaştığı fikri. Yankı odaları dediğimiz ortamlara kısılıp kalan ve yalnızca kendi görüşünü, inanışını ve ideolojisini paylaşan insanların oluşturduğu komünitelere kendini sınırlayan bireylerin sayısının artıyor olduğu gözlemi insanları bunu düşünmeye itiyor. Peki bu artış neden?

Arkasındaki sosyolojik ve psikolojik sebepleri göz ardı ederek yanıtlamak gerekirse açık bir cevap önümüzde beliriyor, o da hacim. Sistemlerin boyutları değiştikçe nitel özelliklerinin de değişeceği Nietzscheci bir düzlemde oldukça oturmuş bir kavram. Yalnızca 15 milyon kişinin kullandığı bir internetle üç yüz milyonun kullandığı bir internet arasında ciddi nitel farklılıklar olacağı da açık. İnternete erken erişimi olan grupların daha sonra takip edecek gruplar için temel altyapıyı oluşturacakları göz önüne alınırsa giderek daha uç grupların ve yüzdesel olarak küçük düşüncelerin savunucularının sonradan geldiklerinde uyumsuzluk oluşması ise şaşırtıcı değil.

Online ortamdaki yoğun beyaz eril dominasyona karşı feminist ve kapsayıcı mücadele konusunda olduğu gibi geç gelen bir grubun önceki yapıyla çatışmaya girmesi ve kendi alanını oluşturması aslında daha demokratik ve ilerici bir toplum için itekleyici güç de olabilir. Ancak internet kullanıcılarının hacmi üç yüz milyondan üç milyara yükseldiğinde artık toplumda karşılığını bulamayacak kadar uç grupların da kendi altyapılarını oluşturacak hacme gelmeleri oldukça doğal hale geliyor. Milyonda birlik bir inanca sahip insanlar dahi şu an üç bin kişilik bir komünite haline gelebiliyorlar. Elbette birbirlerini bulmaları oldukça zor ancak erişim problemini aşacak kaynakları sağlayabildikleri takdirde bunun hiç de imkansız olmadığı açık. Özellikle de Facebook ve Google’ın fazlasıyla ilerlemiş hedef gözetme yetileri sayesinde kendi kitlenize erişmek artık yalnızca bir maliyet meselesi.

İnternette balkanlaşma kavramı ise özellikle Çin, Rusya ve Kuzey Kore gibi ülkelerin sınırları belirlenmiş ve dünyayla arasında mesafe olan birer internet kurmaları fikriyle özdeşleşiyor. Anlamlı anlamsız çok sayıda yasaklı siteyle uğraştığımız ülkemizde de görülebileceği üzere internetin erken günlerinde kimsenin derdi olmayan bu teknolojik icat son on yılda dünya çapında ciddi bir siyaset mecrası haline gelmiş durumda. Burada ufak bir parantez açıp belirtmek gerekir ki internette balkanlaşma ülkelerin kendi iç internet yapıları olması anlamına gelmiyor. Yani internetin yanında Türkiye’nin bir intraneti olması balkanlaşmak demek değil, Türkiye’nin küresel internet içerisinde kendisine bir köşe edinip ülke sınırları içerisindeki her bireyi de bu sınırların içinde tutma davranışı eldeki terime karşılık geliyor. Bu da siber güvenlik argümanını ciddi ölçüde boşa çıkarıyor.

Bu iki gelişmenin çok ciddi bir bağlantısı bulunuyor. Siber-balkanlaşmayla oluşan küresel komünitelerin ülke bazlı internet kısıtlarıyla bölünmesi amaçlanıyor. Kulağa otokratik bir amaç gibi geliyor olabilir, ancak bunun internet ve sosyal medya üzerinden ciddi oranda örgütlenen IŞİD gibi yapılara karşı göreli bir güvenlik sağladığını kabul etmek gerekiyor. Yani Çin’in Büyük Güvenlik Duvarı ülkeyi küresel internetten sakındığı gibi IŞİD videolarından da sakınıyor. Fakat burada keskinleşmiş tek bir örnekle verdiğimizin aksine bu yöntem tüm küresel komünitelere erişimi zorlaştırıyor ve aslında küreselleşme karşıtı güçlerin tarihte aktif rol oynamaya geçtiği şu çağda ulus devletlere nefes alma alanı açmayı hedefliyor. Elbette ulusalcı temelleri olan bu trendin dünyada yükselen sağ hareketlerle birbirlerini beslediklerini de gözden kaçırmamak gerekiyor.

İnternet erken günlerinde kısıtlı bir kitlenin oyun alanı olarak gelişti. Takiben gelenler kendilerini içinde buldukları bu dünyada kendi görüşleri için yerler aramaya başladı ve başta ciddi çatışma alanları doğdu, ardından da bir ateşkes ve ‘internette herkese yetecek kadar yer var’ havası ortama hakim oldu. Hala daha internetin kamusal alanlarında bu çatışmalar kendilerini gösterse dahi alt-kültürlerin kendi medyaları ve siteleri üzerinden üretilen içeriğin hacmi o kadar arttı ki artık diğer grupların ürettikleri içeriğe yanlışlıkla denk gelme oranları bile yok denecek kadar az (Breitbart, Huffington Post, Polygon ve Infowars örnekleri gibi). Bu trend hem internetin görüşleri ortaklaştırıcı değil yalnızca pekiştirici ve radikalleştirici bir ortam haline gelmesini sağlarken hem de küresel alanda komüniteler oluşmasını sağladı. Dünyanın dört bir yanındaki çevreciler, liberaller, solcular, ırkçılar, radikal teröristler, kedi seviciler ve uzaylı takipçileri bir araya gelebiliyordu. Ancak küreselleşmenin yayıldığı dönemde pozitif bir etmen olan bu durum küreselleşme karşıtı hareketlerin sahneyi devralmaya başlamasıyla artık negatif bir hale geldi. Eskiden “küresel kardeşlik” adı altında şirin görünen gruplar şimdi ulus devletlerin giderek otoriterleşen liderleri ve partileri için “ajan yuvası” veya daha nazik bir tabirle “güvenlik zaafiyeti” haline gelmeye başlamıştı. Bu da kendisini giderek erişim kısıtlamaları şeklinde göstermeye ve internetleri ulusallaştırma projelerine yer verdi.

Erken dönem interneti yücelten küreselleşme destekçisi toplumsal güçlerin çizdiği pembe tablonun küreselleşme hayalinin çöküşüyle birlikte yerini büyük bir hayal kırıklığı, öfke ve mutsuzluk ortamına bıraktığı ortada. Yerine getirilememiş bir söz belki de hiç verilmemiş olsaydı yapacağından daha büyük bir probleme yol açtı ve küresel bir yeni sağın güçlü yükselişini haklı gösterir hale geldi. Küreselleşmeyle birlikte gelişmiş ülkelerden dünyanın kalanına ihraç edileceği düşünülen insan hakları ve demokratik fikirler yerine bu ülkeler kendilerini giderek kabileleşen siyasi ve politik gelişmelerin içinde buldular. İnternet bu bağlamda pekiştirici bir rol oynadı ve oynamaya da devam ediyor. Herkesin kendi kabilesini bulabildiği ve ötekileri dışlayıp yankı odalarına kapanabildiği bir ortamı tercih eden internet kullanıcılarının bu yola sapmasıysa tüm dünyada zayıflayan orta sınıfın küreselleşme karşısında elinde kalanlara sığınma çabasıyla desteklendiğini görmek mümkün.

Tüm bu gelişmeleri ortak olarak ele aldığımızda ne toplumsal düzenlerin ne de bir teknoloji olarak internetin nereye gideceğini öngörmek aslında mümkün değil. Ne teknolojik belirlenimci ne de toplumsal belirlenimci bir çerçeve bize geleceği tayin konusunda doğru bir bilgi sunmuyor, çünkü aktif ve reaktif güçlerin sürekli dansı içerisinde hareket eden toplumsal etkileşimlerin düzenli ilerlemeci mentalite içerisindeki teknolojik gelişimcilikle nerede ne şekilde kesişeceğini kestirmek mümkün değil. Ama tüm bu hengame içerisinde gericiliğe veya özedönüşçülüğe kaçmadan, tarihin yalnızca geleceğe doğru aktığını kabullenerek yapılacak analizler bizi toplumsal olarak şu an olmak istemediğimiz yerden kurtarabilecektir.