İnsanlık, insanın kendisini doğanın aciz türü olmaktan çıkarıp zayıflıklarından kurtularak çevresinin, dünyanın ve hatta evrenin hâkimiyetine uzanma öyküsüne konulacak isim için aranan en iyi sözcük olabilir. Öte yandan, bir başarı öyküsü olarak sunulan bu hikâyenin satır aralarında kimsenin hatırlamak istemediği korku ve acılarla dolu dehşetengiz uygulamalar, çatışmalar, başarısızlıklar ve kayıplar da var.

İnsan varoluşundan bu yana çevresini, dünyayı ve evreni anlamak için gösterdiği çabayı kendisine de yöneltmiş; ne olduğunu anlamaya çalışırken, nasıl olması, neler yapması ya da yapmaması gerektiğine de kafa yormuş; kendince insan olmaya dair açıklamalar getirmiş, tanımlar yapıp ölçüler, koşullar belirlemiştir. Bütün bu açıklamalar toplumların tarihi boyunca elde edilen deneyim ve artan bilgi birikimi ile birlikte gelişip değişerek insanlık kavramının temellerini oluşturmuştur.

‘İnsan ve Öteki’
Aynular, Tuaregler, Bantular, İnuitler, Maoriler, Berberiler, Navajolar, Almanlar gibi birçok toplum geçmişte yalnızca kendilerini insan, özgür insan, olağan insan ve topluluklarını da insanlar ya da halk anlamına gelen sözcüklerle adlandırır. Bu eğilim toplumların insanlık kavramını kendi kültürleri üzerinden ele aldıklarını göstermesi bakımından büyük önem taşır. Bu şekilde yapılan tanımlamalar bir yandan içine doğulan topluma yönelik aidiyet duygusunu sağlamlaştırırken, bir yandan da diğer toplumları ötekileştirerek onları insan olarak görmeme, dolayısıyla küçümseme, aşağılama ve kendileri insan oldukları için toplumlarına ait olarak gördükleri her türlü şeyden diğerlerini mahrum bırakma hakkına sahip oldukları düşüncesinin yerleşmesine yol açmıştır.

Bu durumun nedeni, insanı insan yapan şeyin, yani o kültüre ait insan ve insanlık kavramları tarafından belirlenmiş olan nitelikleri taşıyan topluluğa üye kişileri diğer canlılardan ayıran ve ilk atadan geldiğine inanılan özel ruhun bir parçasının, yalnızca kendi topluluklarına kan bağı ile üye olan bireylerde bulunduğu inancıdır. Bu inanış diğer insan topluluklarıyla girişilen rekabette tüm doğal kaynakları kendilerine mal etmek için bir gerekçe olarak ileri sürülmüş ve diğer toplulukları katletme ve hatta yamyamlığa kadar giden aşırılıkların önünü açmıştır.

‘Yüceleştirilen İnsanlık’
İnsanlık kavramı tarih boyunca genişleyip zenginleşirken bir türü anlatmasının yanı sıra o türe atfedilen özellikleri de yüklendi. Ama tüm özellikleri değil, akılsızlığı vurgulayan eşeklik, kabalığa atıfta bulunan ayılık-öküzlük ve alay konusu davranışlarda bulunmayı anlatan maymunluk örneklerinde olduğu gibi olumsuz özellikler diğer canlı türleri arasında paylaştırılırken, insanlık kavramı olumlu özelliklerle bezendi ve yüceleştirildi.

Bugün insanlık kavramını düşündüğümüzde, pek çok diğer kavramı içinde barındırdığını görebiliriz. Hatta insan türünün bugüne kadar geliştirdiği tüm özellik ve yücelikleri bir kelime altında toplamak istesek daha uygun bir sözcük bulmakta zorlanabiliriz. İnsanlık deyince aklımıza, bilge ve erdemli olmak, bu özellikler sayesinde incelik sahibi olmak gelebilir. İnsanlık kavramını düşündüğümüzde, sevgi, şefkat, hoşgörü, yardımlaşma, cömertlik, üretkenlik, dostluk, değerbilirlik, sadakat, dostluk, iyilik, kelimeleri kendini hatırlatır. Kötülük mü? Onun en büyük temsilcisi Şeytan değil midir?

İnanç sistemleri insanlığın ruhani yönünü ele alır, düşünürler ve bilim insanları ise insanı insan yapan temel özelliğin ne olduğunu, sorunları çözerken hangi düşünce mekanizmalarını kullandığını, hangi eylemlerle diğer canlılardan farklılaştığını araştırır. İnsanlık kavramı eğitilmiş ve sistemli bilgi sahibi olmayı, zihinsel gelişmeyi, uzmanlığı, görgülü, kaliteli yaşam tarzına vurgu yapan bir kültürün üyesi olmayı, yüksek standartlar içeren refahı ve uygarlığı da içine alır. İnsanlığın toplumsal boyutları üzerinde düşünmeye devam ettiğimizde onun hedefe ulaşmak için organize olan, koşullardaki değişmeye karşı örgütlenme yapısını ve işleyişini değiştirip uyum sağlayabilen, hayatta kalabilmek için birlikte yaşama ve iş birliği yapma zorunluluğunu karmaşık ilişki ağlarına ve gelişmiş yönetim sistemlerine dönüştürüp diğer canlılara hükmetme avantajına dönüştüren bir anlayış olduğunu görebiliriz.

‘Kutsal İnsan’
Dinler insanın Tanrı’nın bahşetmiş olduğu ruha sahip olmakla kutsallık kazandığı, diğer canlılara üstün olarak yaratıldığı inancını yayar. İslamiyet’teki yaratılmışların en şereflisi anlamına gelen” eşrefi mahlûkat” anlayışı bu inancı ifade eder. Öte yandan insanların yasaklanmış eylemlere girişmesi, örneğin masumlara ve güçsüzlere zulmedilmesi halinde yaratıcının gözünden düşerek “belhum adal” olabileceği yani hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye inebileceği uyarıları da yapılır. Kurân-ı Kerim’in Bakara suresinin altmış beşinci ayetinde yasakları ihlal eden kimi insanlar kastedilerek, “Biz onlara aşağılık maymunlar olun dedik,” ifadesi kullanılmıştır. Benzer ifadeler İncil ve Tevrat’ta da yer alır. Diğer canlıları insandan aşağı seviyede görme inancı ve bu tür ifadeler aynı zamanda insanın türeyişine dair bilimsel açıklama getiren ve şempanzelerle ortak atadan ayrılarak gelişmekten bahseden Charles Darwin ve evrim teorisine yönelik tepkilerin temelini oluşturmuştur.

Ünlü İngiliz düşünür Thomas Elyot 1531’de insanlığı “insanın doğasındaki karşılıklı uyum ve sevginin bulunduğu erdemlerin genel adıdır” sözcükleriyle tanımlıyordu. Bu tanım günlük dilde “insanlık bu değil,” ya da “insanlık ölmemiş,” gibi ifadelerde vurgulanan üstün nitelikli insanlık kavramına vurgu yapar. Öte yandan insanların dikkatsizlikleri ve hataları sonucunda kendilerinden beklenmeyen davranışlar sergilediklerinde sarf ettiğimiz “insanlık hali” nitelemesiyle çelişir. Bu niteleme insanlığın yalnızca mükemmele ulaşma serüveninden ibaret olmadığını, hatalar yapabildiğini ve bunun hoş görülmesi gerektiğini anlatır. Türkçede çok yaygın olarak kullanılan, kendisine şarkılarda yer bulan “Hatasız kul olmaz” deyişi de insanlığın mükemmeliyet cilasının ardındaki çatlakların bir başka anlatımıdır.

‘Edebiyatın Başlıca Konusu’
Edebiyat bir anlamda insanlar üzerinden insanlığı anlatan sanat dalıdır. Edebiyat tarihinin kilometre taşları sayılan eserler insanlığın ne olduğuna ya da ne olmaması gerektiğine ilişkin ifadelerle doludur. 19’uncu yüzyılın önde gelen yazarlarından Honore de Balzac doksanı aşkın kitabına üst başlık olarak “İnsanlık Komedyası” ismini vermişti.

Nazım Hikmet “Büyük İnsanlık” adlı şiirinde sekiz yaşında işe başlayıp, yirmisinde evlenip, kırkında ölen, umutsuz yaşayamayanları anlatır: “…Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter, pirinç de öyle, şeker de öyle, kumaş da öyle, kitap da öyle… Büyük insanlığın toprağında gölge yok, sokağında fener, penceresinde cam, ama umudu var büyük insanlığın, umutsuz yaşanmıyor,” der.

Dostoyevski’nin ilk Rus toplumsal romanı sayılan, yoksulluğu, dostluğu ve sanat sevgisini işleyen kitabı “İnsancıklar” adını taşır. Tolstoy da bazı öykülerini “İnsan Ne İle Yaşar” başlıklı kitabında toplamıştır. Ünlü İngiliz Şair ve oyun yazarı William Shakespare, eserlerinin hemen hepsinde insanlığa ayna tutmuştur. Hamlet’te yer alan “Konuşmaları olsun, hareketleri olsun ne Hıristiyan’a benziyordu ne Müslümana, hatta ne de insana”; “Salınışlarında, böğürüşlerinde öyle insan bozuntusu bir hava vardı ki bu mahluklar, usta yerine çırak elinden çıkmışlar diye düşündüm; Othello’da ise “İnsanlığımı bir babuna değişirim” cümleleri bunun küçük bir örneğidir.

‘İnsanlık Maskesi’
İnsanlık kavramı, insanın doğal özelliklerini, ihtiyaçlarını ve arzularını bastırıp gerçeklerden uzaklaştığı noktada iyilik, güzellik ve yücelik motifleriyle süslenmiş bir maskeye dönüşür. Çoğu insan, üzerindeki toplumsal baskı ve kısıtlamalardan kurtulup rahatlamak, yasak arzuların peşinde koşmak, zor durumlardan kurtulmak için yalan söylemek, çıkarı için aldatmak, yıkmak, yok etmek, gücünü göstermek, öne geçmek, yükselmek, suçlarını örtbas etmek ve daha birçok neden için bulduğu her fırsatta bu maskeyi sık sık çıkarır.

İnsanlık kavramının politika sahnesinde de sık sık eğilip büküldüğünü, içinin boşaltıldığını görmek mümkün. İç siyaseti topluma hizmet anlayışını benimsemekten çok dış kaynaklı tehlikeler üzerinden yürütmeye çalışan liderler, kendi toplumlarının sahip çıktıkları kimi özellikleri överken, farklı etnik, dini kökenli ve değişik yaşam tarzlarını benimsemiş toplumlar hakkında da karalayıcı konuşmalar yapabilmektedir. Aynı liderler yurt dışı gezilerinde karşı tarafın desteğini alabilmek için milliyet, din, dil gibi ayrımların önemli olmadığını hepimizin insan olduğunu dile getirebilmektedirler.

‘Üstün İnsandan Irk Islahına’
Nazi Almanya’sı toplumların kendilerini üstün görme, üstün insanı oluşturma arayışlarına dair en uç örneklerden birini oluşturur. Bu dönemde milyonlarca Yahudi ve Roman’ın yanı sıra çok sayıda suçlu, hayat kadını eşcinsel ve engelli katledilmiş, kalıtsal hastalıklara sahip oldukları belirlenen dört yüz bin kişi rızaları olmadan kısırlaştırılmış, çiftleştirme yoluyla saf ve üstün bir insan ırkı yaratılmaya çalışılmıştır. Bazı tarihçiler ‘öjenik’ adı verilen ırk ıslahı anlayışının yalnızca Nazi Almanya’sında değil Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Kanada, Fransa, İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Çin, Japonya ve Brezilya gibi ülkelerde de benimsendiğini ve farklı derecelerde uygulandığını belirtmektedirler.

Birleşmiş Milletler’in 1948 yılında ilan ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi insanların akıl ve vicdana; din, dil, ırk, cinsiyet renk, siyasi ve sosyal görüş ve benzeri ayrımı olmaksızın eşit hak ve özgürlüklere sahip olduklarını ve birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmaları gerektiğini vurgular. Ne var ki ulusal sınırların yanı sıra, insanların sayısız ön yargıyla birbirlerinden ayrıldıkları ve her geçen gün daha büyük bir hızla tükenen kaynaklar için kıyasıya bir rekabete giriştikleri bir dünyada bu anlayışı yerleştirmek pek kolay görünmemektedir.