Sevgi, insanın nihai hedefi olan mutluluğu arayışında mutlaka bulunması gereken duyguların başında gelir. Türkçede mutluluğa en yakın sözcüklerden biri olan, istenen bir şeyin gerçekleşmesi sonucunda kişinin içinde bulunduğu durumdan tam anlamıyla hoşnut olup bundan dolayı coşku duyması anlamına gelen sevincin kökünün sevmek fiilinden gelmesi bu bakımdan son derece anlamlıdır. Yakın ilgi, bağlılık, dostluk sevecenlik, şefkat, merhamet gibi kavramları içinde barındıran sevgi yaşamımızın olmazsa olmazlarındandır.

İnsanı insan yapan, insanlık kavramını oluşturan şeylerin temelinde kaynağını bizzat yaşamdan alan ve son derece doğal bir duygu olan sevgi vardır. Daha da ileri giderek bu temelin özünü oluşturan sevgi türünün annelik içgüdüsü olduğunu, diğer sevgi türlerinin de bundan evrildiğini söyleyebiliriz. Birçok canlı türünde şahit olduğumuz annelik içgüdüsünden kaynaklanan yavrunun ihtiyaçlarını giderme, ilgi gösterme, koruma ve kollama davranışı memelilerde son derece baskındır. Bunun temel nedeni yavrunun kendi ihtiyaçlarını giderecek duruma gelinceye kadar annesine bağımlı olmasıdır. İnsan bebeği de hayata en aciz başlayan tür olarak dikkat çeker. Bu acizliğin giderilebilmesi ve kendi başının çaresine bakabilmesi için yıllar alan çok uzun bir süre boyunca ilgi ve ihtimamla bakılıp büyütülmesi gerekir. Bu zorunluluk anneliğin önemini artırmakla kalmamış, dayanışmayı da gerekli hale getirdiğinden insanlığın bir arada yaşamayı benimseyip giderek büyüyen, gelişen ve karmaşıklaşan toplumlar kurup geliştirmesinde de etkili olmuştur. Çok tanrılı dinlerin ilk aşamalarında karşımıza çıkan ana tanrıça figürü bu yönüyle uygarlıkların ortaya çıkmasında kadının oynadığı rolü yansıtır.

Çocuğu Hayata Hazırlayan Sevgi
Kadınlar hamileliklerinden itibaren yaşadıkları hormonal değişikliklerin de etkisiyle bebeklerine karşı büyük bir sevgi, buna bağlı olarak da şefkat ve merhamet duygusu geliştirirler, onları koruyup kollama istekleri çoğu davranışlarına yansır. Doğumdan itibaren yavrularının ihtiyaçlarını gidermek en büyük öncelikleri haline gelir. Annelerin büyük bir çoğunluğu yavruları için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalarını sağlayan büyük bir bağlılık ve her türlü tehlikeden sakınma duygusuyla doludur. Bu fedakârca yaklaşımın gerisinde annelik içgüdüsünden kaynaklanan eşi bulunmaz bir sevgi vardır. Bebeklerin doğduklarında karşılaştıkları ilk şey işte bu sevgidir. Her açıdan aciz olan bebek dünya ile ilişkisini bu sevgi bağı üzerinden kurar.

Çocuk anne sevgisiyle büyürken bu sevgiye karşılık vermeyi, şefkati, merhameti, sevecenliği, anlayışı, hoşgörüyü, duygudaşlığı, dayanışmayı, paylaşmayı, sorumluluğu öğrenir ve bu duygular onun diğer insanlarla bağ kurup ilişkilerini geliştirmesinde, yetişkin yaşamında üstleneceği rolleri başarıyla oynayıp görevlerini yerine getirmesinde yardımcı olur. Kişi çocukluğunda annesi ile kurduğu sevgi ve ilgi bağını başkalarına yansıtmaya başladığında da diğer aile bireyleri, yakın çevre, arkadaşlık, dostluk ile diğer toplumsal bağ ve ilişkilerin önü açılmış olur.

Sevginin Merkezinden Yabancılaşmaya
Ne var ki, diğer ilişkilerin büyük bir çoğunluğu, hatta neredeyse hemen hepsi annenin fedakârca sunduğu sevgi ve ilginin yanına yaklaşamaz. Çıkarlar, öncelikler, bencilce yaklaşımlar, yüksek özveri karşısında elde edilebilen doyumun azlığı diğer insanlarla ve toplumsal kurum ve süreçlerle girilen etkileşimlerde çoğu zaman hayal kırıklığı yaratır. Özellikle bu etkileşimlerde duygu bağlarının zayıflatılıp ya da tümden koparılıp bir kenara bırakılarak çıkar mekanizmalarının somut bir şekilde devreye sokulması kişinin bu yaşam biçimi karşısında kendisini yalnızlaşmış, yabancılaşmış, değersizleştirilmiş ve kullanılıp sömürülen biri olarak hissetmesine neden olur. Bu hisler giderek karmaşıklaşıp derinleşen psikolojik sorunlara dönüşürken, psikolojik sorunların yaygınlaşması da toplumsal çürüyüşe ve sonunda yıkıma kadar götürebilir.

Tarih boyunca bu durumun ne kadar önemli olduğunun farkına varan birçok düşünür, araştırmacı ve bilim insanı sevginin insanlık açısından yeri doldurulmaz bir değere sahip olduğundan bahsetmiş, dinler, inanç sistemleri, liderler, önderler takipçileriyle aralarında sevgi bağı kurmanın yollarını aramışlardır. Budist metinlere göre sevgi kişinin her şeyin ötesinde içsel varlığıdır, mutluluk ve şefkatin harika bir karışımıdır. Bu inanışa göre sevgi başka bir insanı severek ve saygı duyarak kendi parçası olarak görmek ama aynı zamanda onun kişisel gelişimini desteklemek anlamına gelir.

Tek tanrılı dinlerin kutsal kitapları bizlere yaratıcının sonsuz sevgisinden, insanların da ona ve birbirlerine karşı sevgi dolu olması gerektiğinden bahseder. Tevrat’ta “Doğruluk ekin kendiniz için ve sevgi meyveleri biçin…” ifadesi geçer. Hristiyanlık kendisini bizzat sevgi dini olarak tanıtır. Yuhanna İncil’inde “Tanrı sevgidir. Sevgide yaşayan Tanrı’da yaşar. Tanrı da onda yaşar. Çünkü sevgi Tanrı’dandır”; Matta İncili’nde ise “Komşunu kendin gibi seveceksin” cümleleri yer alır. Kuran’da Meryem suresinin doksan altıncı ayetinde de Allah’ın iman eden ve salih olan kişileri muhabbet duyulan, sevilen kişiler kılacağından bahsedilmektedir. Yine İslami öğreti içinde yer alan yaratılanı yaratandan ötürü sevmek anlayışı da sevgiye verilen önem açısından dikkate değer bir örnektir. İslam tasavvufunun öncülerinden Mevlâna “Sevgi şifadır. Sevgi güçtür. Sevgi Değişimin sihridir” der. Yunus Emre’nin çok sevilen şiirlerinin akıllarda en çok kalan dizelerinden biri de sevgi üzerinedir: “Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.”

Birleştirici Güç
Antik Çağ filozoflarından Empedokles sevgiyi evrenin temel birleştirici gücü olarak tanımlayarak bu konuda en ileri giden düşünür olmuştur. Ona göre evreni uluşturan dört öğe olan hava, su, ateş ve toprak kendiliğinden birleşmezler. Onları birleştiren sevgi ayıran da nefrettir. Platon sevginin toplumsal işleyişteki önemine dikkat çekerken “Devlet işleri içten gelen bir sevgi, edep ve kâmil akıl ile yürütülmezse onun sonu çöküş ve yok oluştur” der.

Sevginin temelinde cinselliğin bulunduğunu ileri süren öncü Psikanalist Sigmund Freud, “Psikanaliz Denemeleri” adlı eserinde “Sevgi dediğimiz şeyin çekirdeği, ozanların dile getirdiği ve genellikle adına aşk denilen olgudur ve bunun son sınırı cinsel birleşmedir” der ve diğer bütün sevgi türlerinin ondan türediğini söyler. Ne var ki, Freud görüşlerini belli biyolojik ve fizyolojik esaslara dayandırmakla birlikte insanın tarihsel, toplumsal, nesnel niteliğini hesaba katmamakla eleştirilmiştir. Öte yandan, toplumsal yaşamda içgüdülerin engellenmesinin psikolojik rahatsızlıklara neden olduğu savı dikkate alınması gereken önemli bir düşüncedir. Zira bu görüş bir yönüyle, en önemli motivasyon kaynaklarından bir tanesi olan sevgi alışverişinin toplum ve kültürlerce bastırılması ve kimi durumlarda yasaklanması halinde toplumda ayrışmanın, yozlaşmanı ve çürümenin ne kadar hızlanabileceğine de işaret etmektedir.

Sevgi Arayışında Kayboluş
1943 yılında ortaya attığı ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisiyle psikolojiye önemli bir katkı yapan ABD’li psikolog Abraham Maslow da bize bu konuda önemli ipuçları sunmaktadır. Söz konusu teori insan ihtiyaçlarının belli bir hiyerarşi oluşturduğunu belli kategorideki ihtiyaçların karşılanması sonrasında daha üst ihtiyaçları arama arayışına girildiğini ileri sürer. Buna göre ilk aşama nefes alma, besin, su, cinsellik, uyku, sağlıklı metabolizma ve boşaltımdan oluşan temel fizyolojik gereksinimler, ikincisi beden, iş, kaynak, ahlak, aile, sağlık ve mülkiyetin emniyet altına alınmasını içeren güvenlik gereksinimi; üçüncüsü ise arkadaşlık, aile ve cinsel mahremiyet gibi konuları içeren ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimidir. Bu basamak sevgi arayışımızı temsil eder. Hayatta kalabilen ve yaşamını sürdürebilen insanın artık sevgiye ihtiyaç duyduğu, ait olmak, kabul görmek hissinin açığa çıktığı belirtilir. Uzmanlara göre, insanların önemli bir çoğunluğu bu üçüncü basamağın önüne geçemeyip sevgi arayışında kaybolmakta, saygınlık gereksinimi olan dördüncü aşamaya ve son olarak erdemli, yaratıcı, içten, sorun çözücü, ön yargısız olmayı ve gerçekleri kabul etmeyi içeren kendini gerçekleştirme aşamasına ulaşamamaktadır.

Sevgi konusuna en çok ilgi gösteren isimlerden birisi de ünlü psikanalist, sosyolog ve düşünür Erich Fromm’dur. “Sevme Sanatı”, “Sevginin ve Şiddetin Kaynağı” adlı kitapları başta olmak üzere bu konuya derinlemesine eğilen Fromm, insanın doğuştan yalnız oluşuna ve bu durumun onu diğer canlılarla bağ kurarak bütünleşme arayışına yönelttiğine dikkat çeker. Sağlıklı Toplum adlı kitabında “İnsan yalnızlığının, kopmuşluğunun, güçsüzlüğünün, bilinçsizliğinin doğum ve ölümündeki tesadüfiliğin farkındadır. Öteki insanlarla yeni bağlar kuramazsa bir an bile dayanamaz. Diğer canlılarla bütünleşip ilişkiler kurmak çok önemli bir zorunluluktur; insanın akıl sağlığı buna bağlıdır. En yakın insan ilişkilerinin tümünü kapsayan her türlü olgunun, sözcüğün en geniş anlamıyla sevgi denen tüm tutkuların altında yatan gereksinim budur” der. Ona göre sevgi, insanın içinde olup bitenleri tam olarak dışarıya dökebilmesine olanak tanıyan bir paylaşma ve kaynaşma yaşantısıdır. Sevginin yaşanması yanılsamalara sığınmayı ortadan kaldırır. Sevgi insanın başka birisiyle, tüm insanlarla ve doğayla bütünlük ve bağımsızlık duygusunu yitirmeden birleşmesidir.

Sanata İlham Veren Duygu
Sevgi edebiyattan tiyatroya, resim ve heykelden mimariye kadar bütün sanat dallarının en çok işlediği konuların başında gelmektedir. Söylediğimiz şarkılar, okuduğumuz kitaplar, resimler, heykeller, tiyatro, sinema eserleri, dans gösterileri, mimarisine hayran kaldığımız mabetler bize sevginin her türüne dair hikayeler anlatır ve sevginin gücünün nerelere ulaşabileceğine, sevgisizliğin hayatları karartabileceğine, ne kadar yıkıcı olabileceğine dair örnekler sunar.

Öyle ki gündelik yaşamda etrafımızı kuşatan sevgisizlik ve acımasızlığın üstesinden gelebilmek için çoğu zaman şarkılara, kitaplara, filmlere ve erişebildiğimiz diğer sanat eserlerine sığınırız. Her dönemin çok tutulan şarkılarından biri olan “Hayat Bayram Olsa”yı söylerken “Şu dünyadaki sevilen kişi sevmeyi bilendir… Şu dünyadaki en üstün kişi insanı sevendir…” diye haykırırız.  Cengiz Aytmatov’un ölümsüz hikayelerinden ve Türk sinemasının kült filmlerinden biri olan “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın sonunda geçen “Sevgi neydi? Sevgi emekti.” repliği hepimizin zihinlerine kazınmıştır.

William Shakespeare’in Romeo ve Juliet’i, Johan Wolfgang von Goethe’nin Genç Werther’i, Tolstoy’un Anna Karenina’sı ve sevdiklerine kavuşamayıp acı çeken nice roman kahramanları gözlerimizi yaşlarla doldurur. Alman lirik şiirinin güçlü temsilcisi Rainer Maria Rilke bir kitabının başlığından “Çünkü Zordur Sevgi” diye seslenir bize. Biz de sevdiklerimize duygularımızı anlatmak için şiirler okuyup yazarız. Romanlarda ve filmlerde sevgisizliğin yol açtığı kötülüklere tanık olur, sevginin iyileştirici gücüne mucize gözüyle bakarız. Sevdiklerimizle mutlu bir şekilde oyunlar oynayıp dans etmenin hayalini kurarız. Aşkı anlatan resim ve heykellere, ilahi sevgiyi yansıtan mabetlerin süslemelerine hayranlıkla bakarız.

Hayat deneyimlerinin insanlığa verdiği en büyük derslerden biri insanın yalnızca kendisini ya da belli bir grubu değil, kendisiyle ve yakınlık hissedip bağ kurduklarıyla birlikte bütün insanlığı sevmesi, bütün varlıklara hak ettiği sevgi ve ilgiyi göstermesi gerektiğidir. Bütünleşmemiş bir sevgi her zaman ayrışmanın, bölünmenin, parçalanmanın ve yıkılıp yok olmanın kapısını aralar.