Ait oldukları toplumdan bir şekilde koparılıp vahşi hayvanlar tarafından büyütülen çocuklara ilişkin mitler, masallar, edebi eserler onların heyecan dolu maceralarını, kahramanlıklarını ve olağanüstü başarılarını anlatır. Gılgamış destanındaki Enkidu, Yunan mitolojisindeki Atalanta, Roma’nın kuruluş hikayesindeki Remus ve Romülüs, Türklerin türeyiş efsanesi, İbn-i Tufeyl’in Hay’ı, Edgar Rice Burroughs’un Tarzan’ı, Rudyard Kipling’in Mowgli’si bunlara dair akılda en çok kalan örneklerdir. Ne var ki, gerçek hayatta yaşanılan deneyimler bizi bu hikâyelerden bambaşka gerçeklerle karşı karşıya bırakıyor.

Hindistan’ın Bengal bölgesinde bir yetimhane kuran Rahip J. Singh 1920’de bulunduğu yerin yakınında görülen insan-hayalet söylentileri üzerine yaptığı araştırmada bir mağarada dişi bir kurt tarafından büyütülen iki kız çocuğu buldu. İlk defa insan gördükleri için birbirlerine sokulup dişlerini gösteren kızlar yalnızca çiğ süt ve su ile beslenebildi. Yetimhaneye götürülen çocuklar davranışları bakımından insan değildiler. Dik duramıyorlardı. Eklemleri yalnızca dört ayak üzerinde durmalarına izin veriyordu. Gündüz uyuyor gece yaşıyorlardı. Singh’in tahminine göre Sekiz yaşında olana Kamala, on sekiz aylık olana Amala adı verildi. Singh’in notlarına göre karanlıkta çok iyi görüyorlar, çiğ et yiyorlardı.  Belli bir uzaklıktan etin kokusunu alabilen Kamala çöplükten tavuk bağırsağı aşırırken yakalanmıştı. Yemek için ellerini kullanmıyorlar, hiçbir iletişim becerisi göstermiyorlardı. Anlamlı bir ses çıkarmaları için epey bir süre geçti. Tuvalet eğitimi denemeleri başarısız oldu. Küçük Amala bir yıl geçmeden dizanteriden öldü.

İyileşen Kamala kendisi hayvan öldürmese de leş yiyor, leşleri alabilmek içi akbabaları kovaladığı oluyordu. Yavaş yavaş “evet” ve “giysi” gibi sözcükleri kullanmaya başladı. Belli ölçüde tuvalet alışkanlığı kazansa da görülmediğini düşündüğü yerlerde bundan vazgeçebiliyordu. Singh’in ailesi ile dokuz yıl yaşadıktan sonra tekrar hastalandı ve öldü. Kurt kızlar en temel gereksinimlerini anlatmanın dışında hiçbir zaman yeterli iletişim becerisi geliştiremediler.

Benzer bir hikâye Fransa’da yaşanmıştı. 1797’de Bir köyün yakınlarında vahşi davranışlar sergileyen, hiç konuşmayan, çıplak bir çocuk bulundu. İki kez kaçan çocuk arada bir kendi isteğiyle ortaya çıkmaya ve acıktığı zamanlarda köylülerin evine gitmeye başladı. 1800’de tekrar yakalanıp köylüler tarafından bakılmaya başladığında olayı duyan Napolyon’un kardeşi Lucien Bonapart çocuğu uzmanların görmesini istedi. Çocuk asla konuşmuyor iki el ve ayağı üzerinde yürüyor, anlaşılmayan tuhaf sesler çıkarıyordu. Uzmanlar onun on iki yaşında olduğunu ve ergenliğe yeni girdiğini tahmin ediyordu. Ağrı eşiği yoktu, sıcağa ve soğuğa aldırmıyor patatesleri almak için elini defalarca kaynar suya sokuyordu. Doğada bulunmayan seslere tepki vermiyor uyumak ve yemek dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyor, çevresine karşı sürekli tetikte duruyor ve dikkatini hiçbir şey üzerinde toplayamıyordu.

Eğitimine ısrarla devam edildi. Aylar sonra sıcak soğuk ayırımı yapmaya başladı ve bununla ilgili davranışlarında gelişme gözlendi. İnsan seslerini birbirinden hiç ayıramıyordu. Beş yıl süren eğitimin ardından birkaç kelimeyi ve çok az sayıdaki yazılı kelimeyi ayırt etmeyi başardı. Konuşmayı hiç başaramadı. Kullanabildiği üç beş kelimeyi anlamlarını gözetmeksizin herkese ve her olaya karşı söylüyordu. Zaman geçtikçe insanlarla daha fazla etkileşim içine girdiği ve az da olsa duygudaşlık göstermeye başladığı gözlendi. Altı yıllık eğitimin ardından eğitimcisi pes ederek çalışmalarına son verdi. Victor adı verilen çocuk ise kırk yaşına kadar sessiz sedasız yaşayıp 1828’de öldü.

Robert Winston “İnsan İçgüdüsü” adlı kitabında, ait oldukları toplumdan bir şekilde koparılıp izole edilen ya da vahşi hayvanlar tarafından büyütülen çocuklara ilişkin deneyimlerin çoğu zaman özenli ve bilimsel nitelikli bir bilgi birikimi oluşturmasa da insan olma kavramına ilişkin farklı bakış açıları kazanmamıza yardımcı olduğunu belirtir. İnsan olma sürecinde içinde yaşadığımız sosyal çevrenin, eğitimin, sosyalleşme deneyiminin çok büyük bir öneme sahip olduğunu, insan doğasının gelişiminin diğer insanlara ve kültüre sıkı sıkıya bağlı olduğunu dile getirir.

Hepimiz doğduğumuz andan başlayarak ölene kadar içinde yaşadığımız toplumun etkilerine ve yönlendirmelerine maruz kalırız. Toplumsallaşma, sosyalizasyon ya da bilinçdışı etkileri de kapsadığı için daha geniş bir perspektife sahip olduğu belirtilen kültürleme olarak ifade edilen bu süreçte nelerin iyi, kötü doğru, yanlış, gerçek ve gerçek dışı olduğu, hangi durumlarda ne yapılması, nasıl davranılması ya da ne yapılmaması gerektiğine dair bir kültürel aktarım gerçekleşir. İçine doğduğumuz aileden başlayarak, eğitim gördüğümüz okullar, oyun, akran, arkadaş, cinsiyet grupları, iş hayatındaki örgütlenmeler, dini kurumlar, askeri kurumlar, boş zamanları değerlendirme, hobi faaliyetleri ve eğlence sırasında etkileşim içine girdiğimiz gruplar veya kişiler bu süreçte rol oynayarak kişinin kültür tarafından belirlenen toplumsal yaşam alışkanlıklarını, değerleri, normları, gelenek ve görenekleri benimsemesinde etkili olur. Diğer bir deyişle kişiyi neredeyse Pavlov’un ünlü şartlanma deneylerine benzer şekilde koşullayarak duygularının, düşüncelerinin ve davranış alanlarının çerçevesini belirleyip sınırlarını çizer. Özetle onu evcilleştirip toplumun devamını sağlamada üsleneceği rolü belirleyerek ehlileştirir.

İnsan içinde bulunduğu sosyal çevreye kolaylıkla adapte olan bir canlıdır. Hayata temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak düzeyde yetersiz bir donanımla başladığından, öncelikle bu gereksinimlerini karşılayan aile bireyleriyle, daha sonrasında onun için hayatı kolaylaştırıp belli bir düzen içinde yaşamasını sağlayan toplumdaki bireylerle kendisini özdeşleştirir, yaşam tarzlarını benimseyip uyum sağlar, kendisinden bir şey istendiğinde itaat edip yerine getirmeye çalışır. Toplumun kendisinden isteyip beklediği insan olmaya gayret eder. Böylece kendisini şekillendiren kültürün işini kolaylaştırır.

Kültürün ve bireyin bir arada etkileşim içinde olduğu bu alan antropolog ve psikologların ortak çalışma konusu olan “Psikolojik Antropoloji”, ya da “Kültür ve Kişilik” adıyla bilinen ve son derece ilginç bulgulara ulaşmamızı sağlayan bir çalışma sahasıdır. Bu alan bize kültürün kişilik üzerinde ne kadar belirleyici olabileceğini, kimi sıra dışı özelliklere sahip insanların da kültürleri nasıl etkileyip değiştirebildiklerini gösterir.

Psikolojinin önde gelen isimlerinden Sigmund Freud psikanaliz yöntemini üzerine inşa ettiği psiko-analitik yaklaşımını oluşturan kuramları açıklarken psikolojik rahatsızlık ve bozuklukların ortaya çıkmasında sosyo-kültürel çevrenin büyük rol oynadığına dikkat çeker. Neyin iyi neyin kötü, neyin doğru neyin yanlış, neyin normal neyin anormal olduğu toplumdan topluma değişiklik gösterir. Bir toplumda normal olarak kabul edilen davranışlar başka bir toplumda anormal sayılabilir ve bu davranışları sergileyenlere uyumsuz, sorunlu, günahkâr, sapkın, hasta, deli gözüyle bakılabilir. Hatta aynı toplum içinde belli dönemlerde normal ya da anormal olarak görülen davranışlara yönelik tutumlar zaman içinde tam tersi yönde değişebilir. Örneğin geçmişte eşcinsellik bir sapkınlık ve hastalık olarak görülmekteydi. Kimi kutsal kitaplarda yaygın eşcinsellik nedeniyle tanrının gazabına uğrayarak yok edilen kavimlerden bahsedilir. Eşcinseller dışlanır, aşağılanır, cezalandırılır ya da tedavi edilmeye çalışılırdı. Günümüze yaklaşıldıkça bu konudaki tutumlar yavaş da olsa değişmeye başladı. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1973’te psikolojik hastalık olarak sınıflandırılmaktan çıkarıldı. 1990’da Dünya Sağlık Örgütü aynı kararı aldı. Bugün çoğu ülkede eşcinsellik hâlâ bir tabu olarak görülse de kimi ülkeler bu insanlara evlenme izni veriyor ve eşcinsellik karşıtı yaklaşımlar da “homofobi” adıyla yaftalanarak eleştiriliyor.

Kültür-kişilik alanının öncü isimlerinden birisi olan ünlü Antropolog Margaret Mead, Güney Pasifik’teki Samoa Adaları’nın  yerlileri arasında yaptığı alan araştırmasının sonucunu açıklarken kişilik özelliklerinin kültürden kaynaklandığına vurgu yapmıştır. Mead aynı coğrafik bölgedeki üç farklı yerli kabileyi incelemişti. Bebeklerin sürekli bir sevgi ve güven duygusu içinde büyüdüğü Arapeshlerde huzur ve barış içinde büyüyen çocukların kavga ya da çatışmaya girmediklerini gözlemişti. Böyle bir çevrede yetişen çocuklar rekabet, kıskançlık ve mal hırsı yaşamayan kişilik özelliklerine sahipti. Öte yandan bu kültürde çocukların yetişkin olduklarında düzenli ve disiplinli olmalarını sağlayacak eğitim yöntemlerinin yokluğu da dikkat çekiciydi. Buna karşın, birkaç yüz kilometre uzaklıktaki Mundugumor kabilesinin kültüründeki farklı çocuk yetiştirme yöntemleri bireyler arasında yüksek seviyeli bir güvensizlik duygusuna ve saldırgan kişilik özeliklerine neden oluyordu.

Öte yandan cinsiyet rolleri de kabileden kabileye değişmekteydi. Arapeshlerde her iki cins de Batılı ülkelerdeki kadınlar gibi, Mundugumorlarda her iki cins de Batılı ülkelerdeki erkekler gibi davranıyordu. Üçüncü kabile olan Tchambulilerde ise cinsiyete ilişkin roller Batılı ülkelerdekinin tam tersini oluşturacak şekilde dağıtılmıştı. Mead bu çalışmasında kadın ve erkek arasındaki davranış farklılıklarının tamamen biyolojik kökenli olmadığını, kültürün de çok önemli bir etkiye sahip olduğunu göstermişti.

Bu alanın öncüleri arasında yer alan Ruth Benedict de incelediği Zunilerin duyguya, şiddete ve bireysel yetkeye yer vermediklerini,  Dobuların zenginliğe ve cinsel başarıya önem verdiklerini, başkalarının sahip olduklarını ele geçirmeyi başarı olarak saydıklarını, düşmanlık ve hainlik duygularının ön planda olduğu sinsi ve şüpheci kişilik özellikleri taşıdıklarını, Kwakiutlların ise zengin ve soylu olmak için çocukluklarından itibaren yarışan büyüklük duygusuna kapılmış, güvensiz, birbirlerine kapalı ve aşırı saldırgan megalo-manyaklar olduklarını dile getirmiştir.

Öte yandan Branislaw Malinowski Trobriand Adaları’ndaki yerlilerin çocuk yetiştirirken sevgi ve yakınlık gösterdiklerini, ceza ve baskıya yer vermediklerini bunun sonucunda çocukların kendilerine güven duyup başkalarıyla kolaylıkla ilişki kurabildiklerini, çocukların üzerinde baba yetkisinin olmaması dolayısıyla Freud’un evrensel saydığı Oedipus çatışmasının burada görülmediğini gözlemlemişti.

Kültürün kişilik üzerindeki etkilerini gösteren çok sayıda zengin içerikli örnek bulmak mümkün. Biz burada tarım toplumlarının bireylerin itaatkâr, gelişmiş modern toplumların ise bağımsız kişilik özellikleri benimsemesine yönelik yetiştirme yöntemlerine sahip olduklarını bulgulayan çalışmaların da bulunduğunu söylemekle yetinelim ve bireyin kültür üzerinde ne kadar etkili olabileceğinden söz edelim.

İnsan elbette içinde bulunduğu şartlara sadece uyum sağlamakla yetinmez. Karşılaştığı durumlar üzerinde düşünüp, karşılaştırmalar ve değerlendirmeler yaparak kendisinden istenenleri yapmak yerine farklı seçeneklere de yönelebilir. Her toplum aynı zamanda işleyen bir sistemdir. Kendisini koruyup devam ettirme, üyelerini belli bir düzeyde tatmin edebilme, ülkü ve idealler olarak belirlenen amaçları gerçekleştirebilme ve yeni durumlara uyum sağlayabilme gibi gerekliliklerle karşı karşıyadır. Bu gerekliliklerin yerine getirilmesi sürecinde yaşanan zorluklar ve aksaklıklar kişileri daha önce denenmemiş yeni arayışlara itebilir. Bu arayışlardan hayatı kolaylaştıracak yeni görüşler ve buluşlar ortaya çıkar. Bu yenilikleri sunup kabul ettirebilen insanlar da toplumda öne çıkarak sosyal değişmenin hızlanmasına katkıda bulunur.

Bugün gelişmiş toplumların beklentilerini karşılamaktan uzaklaştıkları için gerici olarak nitelendirilen ekonomik, siyasi ve dini görüşlerin birçoğu ortaya çıktıkları dönemde toplumu daha ileriye götürecek bir yenilik olarak sunulmuşlar ve bu yenilikleri sunanlar da istenen hedeflere ulaşmayı sağlayacak liderler olarak kabul görmüşlerdir. Bütün bu yenilenme ve değişme girişimleri toplumların ihtiyaçlarına ne kadar cevap verebildiklerine bağlı olarak geçerli olur. Sunulan yeniliklerin yeni aksaklıkları da beraberinde getirmeleri ya da ortaya çıkan yeni ihtiyaçları karşılayamamaları ise yeni arayışlara neden olur. Bu noktada toplumların üyelerini sorunları çözecek ve yeni durumlara uyum sağlayıp ortaya çıkacak ihtiyaçları giderebilecek değişiklikleri gerçekleştirme bilgi ve becerisine sahip olacak şekilde yetiştirmeleri büyük önem taşır. Aksi takdirde algıları ve farkındalığı ait olduğu toplumun ve çağının çok çok üstüne çıkan kişilerin ortaya çıkmasını beklemek gerekir. Bu da mucize gibi bir şeydir. Ülkesini yok olmanın eşiğinden kurtarıp gelişmiş toplumlar arasına sokmaya yönelik atılımları yapan Mustafa Kemal Atatürk işte böyle bir mucizedir.