İnsanı anlamak, yaşam tarzının ve davranışlarının ortaya çıkmasında rol oynayan etkenleri bulmak isteyenler, doğanın, toplumun, toplumsal yaşamın işleyişinden doğan ve insanlığın meydana getirdiği maddi manevi her şey olarak tanımlanan kültürün ve bireyin bilişsel mekanizmalarının işin içine dâhil olduğu çok katmanlı bir keşif yolculuğuna hazırlanmalı. İnsanın ne olduğunu anlatan farklı açıklamalar karmaşasından kurtulmanın yolu onun en belirgin özelliklerine yönelmekten geçer. Dolayısıyla bu keşif yolculuğuna doğadan, canlılar dünyasından başlamak gerekir. Çünkü bu ilk durak, insanın bilinen evrende yaşam çeşitliliğine sahip tek gezegen olan dünyada barınan türlerden yalnızca biri olduğunu anımsatmasının yanı sıra, aynı zamanda en somut verilere ulaşılabilen bir alandır.

Elimizdeki en somut veri insanın diğer canlılar gibi doğanın bir parçası olduğunun altını çizer. Doğada canlılar konusunda yapılan çalışmalarda elde edilen bilgilere göz attığımızda, insanın diğer canlılar arasında durduğu yeri gösteren bilgilerin her geçen gün biraz daha netlik kazandığını görüyoruz. Doğa bilimcilerin ve biyologların yaptıkları sınıflandırmaya göre insan omurgalılar arasında bulunan memeliler grubunun sekiz dalından biri olan primatlar arasında yer alır. Daha kesin bir tanımlama primatların anthropoidea alt takımındaki maymunlardan koparak çeşitlenen, kuyruksuz iri maymunlar olan apelerin arasında yer alan bir tür olduğumuzu ortaya koyar. Hızla gelişen bilim dallarından biri olan genetikte, uzmanların biyolojik yapı taşlarımızın şifreleri olarak kabul edilen DNA konusunda yaptıkları son çözümlemelere göre insana en yakın canlının şempanzeler ve onların kardeş türü olan bonobolar olduğu ortaya çıkmıştır. Araştırmalar insanın ve şempanzelerin ortak atalarından 6-8 milyon yıl kadar önce ortak atalarından ayrılarak kendilerine has evrim sürecini başlattığını belirten kuramları destekliyor. İnsanın kökenine dair yapılan son çalışmalar ise bugünkü modern insan profilini oluşturan Homo Sapiens’in ilk olarak bundan iki yüz bin bazı bulgulara göre de üç yüz bin yıl kadar önce Afrika’da ortaya çıktığı tezini kuvvetlendirdi.

İstikrar Arayışı
İnsanı tanımlarken canlılar dünyasında ait olduğu yeri nirengi noktalarından biri olarak kullanmak onu en temel özelliği ile birlikte değerlendirmemizi sağlar. Bu özellik diğer tüm canlılarda var olan hayatta kalmak ve türünü sürdürebilmek için engelleri, tehditleri, belirsizlikleri ortadan kaldırıp en uygun koşulları oluşturmak, bunun sonucunda elde ettiği pozisyonu korumak, elden geldiğince geliştirip, kendi lehine değiştirerek devamlılığını sağlamaya çalışmak olarak tarif edebileceğimiz istikrar arayışıdır. Bu arayış yaşam boyunca elde edilen deneyimle yoğun bir etkileşime girerek bütün hayallerimizi, arzularımızı ve davranışlarımızı etkileyip şekillendirir. Doğanın zorluklarına karşı geliştirilen sosyal iş birliğinin ve toplum düzenindeki çekişmelerin ardında bu temel özellik bulunur. Davranışlarımızın üzerinde böylesine büyük bir etkiye sahip olan bu özellik, neyi neden yaptığımızı anlayabilmek için mutlaka dikkate alınması gereken ancak çoğu zaman üzerinde yeterince durmadığımız temel bir karakteristiktir.

İnsanı doğaya ait canlı bir varlık olarak ele almak aynı zamanda türüne has biyolojik yapılanmasının yaşam tarzı ve davranışları üzerindeki belirleyici ve sınırlayıcı etkilerini de dikkate almak gerektiğine işaret eder. İnsan amacı doğrultusunda hareket ederken, yüz milyara yakın olduğu belirtilen nöron yani sinir hücresi ile inanılmaz olanakların kapısını açan beyin kapasitesi, gücü, dayanıklılığı, hızı, görme, duyma, dokunma, tatma ve koku alma kabiliyetleri gibi birçok özelliğini türüne ait sınırlar içinde kullanır.

Eğer bu özellikler daha farklı olsaydı, örneğin ses telleri diğer canlılardan daha ileri düzeyde iletişim kurma olanağı verecek kadar gelişmeseydi, gece görüşü, işitme ya da koku alma yeteneklerimiz çok daha ileri düzeyde olsaydı, iki değil dört ayak üzerinde yaşasaydık, çok daha hızlı koşabilseydik ya da doğar doğmaz yürüme kabiliyetine sahip olsaydık insanlığın gelişimi çok daha farklı bir yönde ilerleyebilirdi.

Milyonlarca canlı türünün katıldığı doğaya egemen olma yarışını neden insanoğlunun kazandığı sorusu şimdiye kadar çok sayıda düşünür ve araştırmacı tarafından araştırıldı ve çok sayıda yanıt bulundu. İnsanın zeki, meraklı, araştırmacı ve işbirlikçi olması gibi yeteneklerine dikkat çeken sayısız yanıtların temelinde çoğu kişinin es geçtiği biyolojisi ve buna bağlı olarak geçirdiği başkalaşım yatar. En gelişmiş yaşam biçiminin neden yalnızca türümüz tarafından geliştirildiğini anlayabilmek için insan bedeninin özgün niteliklerini derinlemesine incelemek gerekir.

İki Ayak Üzerinde
Diğer canlılarla birlikte değerlendirildiğinde insan bedeninin ilk bakışta en fazla dikkat çeken özelliklerinden biri iki ayağı üzerinde dik durabilme yeteneğidir. Küçük bir alanı kapsayacak şekilde dik durabilen ve bu pozisyonunu bozmadan hareket etme yeteneğine sahip olan insan bu özelliği sayesinde inanılmayacak avantajlar yakaladı. Bu özellik insan türünün hem biyolojik hem de sosyo-kültürel evrimi açısından belirleyici bir rol oynadı.

Evrim süreci içinde, milyonlarca yıllık bir süreç içinde gelişerek kendisine Homo Erectus sıfatını kazandıran insan, bu yeteneği sayesinde daha geniş bir alanda görsel kontrol sağlayabildi. Bu da ona çevreden gelebilecek tehditlere karşı önlem alma ya da gereksinim duyulan gıda maddelerinin temini için daha büyük bir alanın gözetleyebilme olanağını sundu. Dolayısıyla hayatta kalma mücadelesinde önemli bir avantaj elde edilmiş oldu. Bu yeteneğin diğer bir önemli avantajı ön ayakların, yani ellerimizin özgürlüğe kavuşması oldu. İşte bu özgürlük biyolojik ve kültürel evrimi tetikleyen bir diğer gelişmeyi yarattı. Bu sayede gereksinim duyulan nesnelerin taşınması, alet yapabilme ve kullanabilme gibi birçok özellik, ortama uyum sağlama ve onun da ötesinde çevreyi kendi isteği doğrultusunda düzenleyerek kontrol altına alma gibi çok önemli kazanımlar elde edildi. Ayrıca bütün bunları başarmak için gerekli olan daha büyük bir beyin ve gelişmiş bir sinir sistemi donanımına sahip olmanın yolu açıldı.

Ünlü Arkeolog Gordon Childe “Kendini Yaratan İnsan” adlı kitabında bu gelişimi şöyle özetler: “Bedenlerimizi taşımak yükünden kurtulduktan sonra ön ayaklarımız şaşılacak kadar incelikte ve kesin hareketleri yapabilecek zarif araçlar olma yönünde geliştiler. Elleri denetlemek, gözlerle ve öteki duyu organları tarafından dış dünyadan alınan izlenimlerle eller arasında bağlantı kurmak için, özellikle karmaşık bir sinir sistemine ve görülmemiş derecede büyük ve karmaşık bir beyine sahip olduk.”

Elbette dik durabilmenin beden üzerinde başka etkileri de oldu. Özgürleşen elin yanı sıra gözler daha geniş bir alanı taramaya başladı. Genişleyen hareket alanında haberleşme için ses çıkarma düzenekleri ve buna bağlı olarak gırtlak yapısı da değişti ve iletişim karmaşık bir özellik kazandı. Beyin, el, göz ve dil koordinasyonu başka hiçbir canlıda olmayan bir girişim ve yaratım dehasının oluşmasında temel bir rol oynadı. Dik durabilmenin çok önemli bir etkisi de dişiler üzerinde gerçekleşti. Pelvislerinde oluşan baskı, rahmin daralmasına ve dolayısıyla hamilelik süresinin kısalmasına neden oldu. İnsan yavrusunun en aciz canlı olarak doğmasının temel nedeni budur. İnsanın gelişim çizgisine bakıldığında hamilelik döneminin bir buçuk – iki yıl sürmesi gerektiği ancak dik durmanın bir bedeli olarak bu sürenin dokuz aya indiği görülür. Gerçekten de bizim bebeklerimiz diğer türlerinkine oranla prematüre doğar. Onların doğumunun hemen sonrasında başardıkları pek çok temel faaliyeti gerçekleştirebilmek insan yavrusunun en az iki yılını alır. Kendi gereksinimlerini karşılayabilecek kadar yetişmesi için de çok daha uzun yıllar gerekir.

İnsan bebeğin bir toplumsal yeteneği kalıtmak üzere doğduğunu ileri süren Childe bu durumu şu sözlerle açıklamıştır: “Bebeğin ana babası ve büyükleri, kendilerinden önceki kuşaklarca biriktirilmiş tecrübelere uygun olarak, ona araç gereçlerin nasıl yapılıp kullanılacağını öğreteceklerdir. Alet toplumsal bir ürün, insan toplumsal bir canlıdır. Bir insan yavrusu son derece zayıf ve acizdir. Acizliği diğer hayvanlarınkinden daha uzun sürer. Öğrenmenin fizik karşılığı, izlenimlerin biriktirilmesi ve beyinde, çeşitli sinir sistemleri arasında ilişkilerin kurulmasıdır. Beynin bu tür işlemleri yaparken gelişmesini sürdürmesi gerekir. Böylesine bir gelişmeye olanak vermek için çocuğun beynini koruyan kafatası kemikleri birbiriyle son derece gevşek bir biçimde tutturulmuş olarak kalırlar; birleşme yerleri yavaş kaynaşır. Çocuğun beyni böyle iyi korunmamış iken zedelenmelere karşı çok zayıf bir durumdadır, öyle ki bir bebek korkunç bir kolaylıkla öldürülebilir.”

“Bu birbirleriyle ilişkili nedenlerden dolayı aciz bebeklik süresi uzamış olduğundan, türün varlığını sürdürmesi için, hiç değilse toplumsal bir grubun, bebekler büyüyünceye kadar bir arada kalmaları gerekir. Bizim türümüzde ana baba ve çocuklardan oluşan doğal aile, yavruların daha hızlı olgunlaştıkları görülen türlerde görülen birliklerden daha kararlı ve daha sürekli bir birliktir. Uygulamada insan ailelerinin genellikle birlikte yaşayan hayvanların sürü ya da takımlarına benzeyen genişlikteki topluluklar içinde yaşadıkları görülür. Gerçekten insan bir dereceye kadar sürü hayvanıdır.”

Acizlikten Üstünlüğe
Child’ın da değindiği gibi donanımsız ve aciz olarak doğma dezavantajı insanı sürü olmanın ötesine varan bir iş birliğine zorlayarak toplum, kültür ve uygarlığın geliştirilmesinde etkili olmuştur. Kafatasının esnek olması doğumu kolaylaştırmanın yanı sıra beynin gelişmesine temel hazırlamış, insanın prematüre doğması öğrenme yeteneğini uzun bir süreye yayarak belirsizlikler karşısında en donanımlı tür olma özelliğini kazanmasına katkıda bulunmuştur.

İnsanın toplu halde yaşaması, savunmasız bebeğin uzun süreli bakıma ihtiyaç duyması ve bireylerin tek başlarına vahşi hayvanların saldırıları karşısında aciz kalmaları gibi çoğu biyolojik temelli gereksinmelerden kaynaklanmış; besin ve diğer temel ihtiyaçların karşılanmasında iş birliğinin kolaylık sağlaması, insan yavrusunun yetişkin olması için geçen ve uzun yıllar alan süreçte iş bölümü yapılmasının gerekliliği bugünkü toplumsal düzenin temelini oluşturmuştur. Cümlenin parçalarını farklı bir şekilde bir araya getirdiğimizde insana ait toplumsal yaşamın doğal koşulların dayatmasının bir sonucu olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bazı başka canlı türleri de doğanın dayatmaları karşında kendi tür üyelerinden gruplar, hatta büyük sürüler oluşturarak hayatta kalma şansını arttırmaya çalışır. Bu tür grup ve sürülerde bir dereceye kadar karmaşıklaşan iş bölümü de görülebilir. Hatta bazı arı ve karınca topluluklarında kraliçelik, işçilik, askerlik ve kölelik gibi hiyerarşik bir işleyişin bulunduğu gözlenmiştir. İnsanın kurduğu yaşam düzeninin diğer grup, sürü ve kolonilerden en önemli farkı ise yeni ve farklı koşullara uyum sağlama, çevreyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda düzenleyip değiştirme ve böylece yaşam koşullarını kendi lehine çevirebilme yeteneğidir.

Karmaşık bir toplumsal düzenin içine doğan insan yavrusu doğanın dayatmalarına meydan okuyan alternatif bir dünyada büyümenin keyfini sürse de toplumsal yaşam düzeninin kendine özgü işleyişinden doğan ve bu düzenin sürdürülebilmesi amacı doğrultusunda bireylerin davranışlarını şekillendiren kültürün dayatmalarına maruz kalmaktan kurtulamaz. Kültürel koşullanma olarak adlandırabileceğimiz bu durum, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak değilse de, ancak özel koşullar altında edinebileceğimiz farklı bir bakış açısıyla farkına varabileceğimiz bir sis tabakası tarafından kuşatılmaya benzer.

İnsanın kendi türünün bir üyesi gibi davranabilmesi için bir insan topluluğu içinde büyütülmesi gerekir. Çeşitli talihsizlikler sonucunda toplumdan ayrı kalan insanların konuşmayı öğrenemedikleri, hatta kurtlar gibi hayvan topluluklarıyla büyüyen uç örneklerin iki ayak üzerinde yürümedikleri gözlenmiştir. Burada vurgulanması gereken nokta, insanın doğa tarafından biçimlendirilen bir varlık olmakla kalmayıp, hayatı boyunca içinde yaşadığı toplum ve onun kültürü tarafından yeniden ve yeniden şekillendirildiğidir. Öyle ki, gözümüzün neden bazı renkleri görmediğini ya da neden daha alçak sesleri duyamadığımızı sorgulamayı düşünmediğimiz çoğu zaman gibi, toplumun bizim için belirlediği yaşam tarzının gerektirdiği davranışları, örneğin hava çok sıcakken bile neden giyinmek zorundayız gibi, sorgulamak aklımızın ucundan bile geçmez.

İnsanların bir arada yaşadığı her toplum, her topluluk, her grup kendi yapılanması ve işleyiş mekanizmalarının ortaya koyduğu koşullar çerçevesinde üyelerini damgalar. Bu, insanın bir canlı olarak istikrar arayışını yalnızca doğanın kendine yüklediği özelliklerle değil, sosyokültürel etkileşim mekanizmasının çizdiği sınırlar içinde yapması anlamına gelir.

Çelişkiler ve Çatışmalar
Mayasında bu sınırları barındıran kültürün belirlediği “gerçeklikler” üzerinden üretilen normlar, adetler, gelenekler, yasalar vd. kimi zaman insanı davranışlarını sergileme konusunda doğanın belirlediği sınırların dışına taşıyarak en temel dürtülerini baskı altında tutmasını ister ve doğaya karşı bir çelişki yaratır. Bu çelişkiler büyüyüp, derinleşip karmaşıklaşarak hem insanların temel istikrar duygularını hem de toplumların ve kültürlerin sürdürülebilirliklerini tehdit edebilirler. Bu tehditleri ortadan kaldıramayan ya da en azından yaşam tarzını belirleyen sınırlamalarla doğaya ait bir canlı olmanın meydana getirdiği gereksinimleri karşılama konusunda bir denge kuramayan toplumlar eninde sonunda zorlayıcı uygulamalardan vazgeçerek değişir ya da uç örneklerde görüldüğü gibi tarih sahnesinden silinebilir. Zorlayıcı sınırlamaların bireylerin istikrar duygusu üzerinde yarattığı tehditler ise insanların hissedip düşündüklerinden farklı davranmaktan yalan söylemelerine, kuralları çiğnemekten şiddetin ve yıkıcılığın en uç örneklerini sergilemeye kadar anlamakta zorlandığımız davranışlarının temellerini oluşturur.

Robert Wilson “İnsan İçgüdüsü” adlı kitabında doğanın, kültürün ve bilişsel mekanizmaların davranış üzerindeki etkilerinden bahsederken, insan davranışlarının tıpkı havada süzülen bir toz parçacığı gibi birçok kuvvetin merhametine kaldığını belirtir. Pek çok farklı biyolojik, bilişsel ve kültürel kuvvetler tarafından aynı anda farklı yönlere itilip çekildiğimize dikkat çeken Wilson, “Bu kuvvetlerden bazıları aynı yönde, bazılarıysa ters yönde çalışabilir. İki içgüdüsel eğilimin birbiriyle çelişmesi çok olasıdır. Ama bu, söz konusu kuvvetlerin bir arada var olamayacakları anlamına gelmez; sadece ‘toz parçacığının’ üç boyutlu uzayda izleyeceği yolun anlaşılmasının daha güç olacağı anlamına gelir. Biri şiddeti, diğeri iş birliğini destekleyen iki farklı uyum sağlama mekanizmasına sahip olmamız, bu kuvvetleri ayrı ayrı açıklayamayacağımız anlamına gelmez. Bu kuvvetlerden biri bizi bir yönde iterken öteki farklı bir yöne çeker, karşı karşıya olduğumuz güçlük birbirine dolaşık halde işleyen bu kuvvetleri çözmek ve nedenini açıklamaktır,” der.

Bireyin Oyun Bozanlığı
Bir tarafta insanlığa ve önceki atalarına ait milyonlarca yıllık deneyim birikiminden süzülerek oluşan içgüdülerin yönlendirmeleri ile diğer tarafta öncelikli olarak kendisinin var kalımına odaklanan ve bu uğurda gerekirse bireylerin kendilerini feda etmesi gerektiği inancını yerleştiren kültürün dayatmaları arasında kalan birey fazlasıyla bunalsa da, farkındalık, öğrenme, akıl yürütme, elde ettiği bilgileri karşılaştırma, değerlendirme, yeniden kurgulayabilme, farklı alanlara ve koşullara uygulama gibi bilişsel yetenekleri sayesinde kendisi ve hatta toplum için bir çıkış yolu bulabilir.

Bu çıkış arayışı çoğu zaman topluma uyum sağlıyor gibi görünüp, izlenmediğini, yakalanmayacağını düşündüğü yerlerde ve zamanlarda toplumca kısıtlanan ya da tamamen yasaklanan içgüdülerinin peşinden giderek kuralları ihlal etmekle sonuçlanan bir çıkmazda son bulur. Ne var ki kimi zaman da bu çatışmalardan yeni fikirler, buluşlar ortaya çıkar ve toplumun değişip dönüşerek gelişmesine katkıda bulunur. İnsanlığın umudu da işte buradadır. Ne var ki, tarihin genelin iyiliğine öncelik verilmesinden çok bireyin ya da belli bir grubun çıkarına öncelik verilmesi üzerinden şekillenmiş olması bu umudu azaltıyor. Doğanın, toplumsal yapılanmanın, sosyal düzenin işleyişinden doğan kültürün ve bireyin kendi hayatını en istikrarlı düzeye çıkarmak için kullanageldiği bilişsel mekanizmaların iç içe girerek sonsuz çeşitliliğe sahip karmaşık sarmallar oluşturduğu böyle bir ortamda insanlık, belirsizliklerin oluşturduğu bir alacakaranlıkta yürüyor gibidir. Bu alacakaranlığın aydınlık bir gündüze mi yoksa kendisinin ve hatta dünyanın sonunu hazırlayacak zifiri bir karanlığa mı dönüşeceği sorusunun cevabı ise atacağı adımlara bağlıdır.