İnsan komplike bir canlıdır. Onu anlayabilmek için birçok bilim dalı seferber olsa da, hâlâ bilinmezlerle dolu gizemli bir varlık olarak açığa çıkmamış yönlerinin keşfedilmesini beklemektedir. Doğayla bütünleşme seçeneğini dışlayıp onu kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirmiş, türdeşleriyle giriştiği işbirliğini geliştirip ait olduğu grubu aileden kabileye, köyden kente, ülkeden süper güçlere sahip devletlere dönüştürerek var kalım yarışında açık ara öne çıkmış, kültürel, sanatsal yaratılarıyla hayranlık uyandıran eserler meydana getirmiştir. Ne var ki, insanı yalnızca bu olağanüstü başarıları üzerinden değerlendirip tanımlamaya çalışmak onu anlamamız için yeterli olmaz. Doğadaki canlıları sınıflandırırken kendisine “akıllı insan (homo sapiens)” yakıştırması yapmaktan geri kalmayan bu eşsiz türün başarılarını gururla sergilediği görkemli insanlık kulesinin gözlerden uzak kalan karanlık dehlizlerine gömülerek unutulmaya terk edilmiş türsel hafıza arşivleri, insanın acıyla, terle, gözyaşıyla, korkuyla, şiddetle, vahşi çığlıklar eşliğinde akıtılmış kanla ve insanlık kavramıyla bir araya gelmesinin düşünülmek bile istenmediği cana susamış katliamlarla dolu eylemlerini anlatan öykülerle doludur. İşte bu öyküler insanı tanımak için ona farklı açılardan yaklaşmak gerektiğine işaret eder.

Uyum ve Çelişki
Uyum sağlama yeteneği o kadar yüksektir ki, doğadaki zayıflık dezavantajına karşı geliştirmiş olduğu alternatif yaşam tarzından doğarak gelişen ve çeşitlenen kültürün bir noktadan sonra önceliği kendisine verip insan doğasını görmezden gelerek hayata geçirdiği normlar, kurallar ve yaptırımlar karşısında bile sesini çıkarmayıp, en iyi şekilde adapte olduğunu göstermeye çalışır ve çoğu zaman karşısındakileri buna inandırmayı başarır. Ancak doğa yapacağını yapmış, insanı doğa tarihinin bir anında ortaya çıkış koşulları içinde programlamış ve bu programdaki değişikliklere ancak evrimsel gelişmelerin ortaya koyduğu özel koşullar çerçevesinde izin vermekle yetinmiştir. Doğasının yönlendirmeleri doğrultusunda yaşamak isteyen insanın, kültürün kendi hedefleri doğrultusunda onu olmadığı bir şey haline dönüştürme girişimleri karşısında içine düştüğü çelişki ve çatışma hali, farklı savunma ve başa çıkma mekanizmalarının doğmasına yol açar.

Ayrıca istikrar isteyen bir canlıdır. Var kalımını devam ettirebilmek için ait olduğu toplumun desteğine muhtaç olması onu çoğu zaman olduğundan farklı biriymiş gibi görünmeye ve davranmaya zorlar. Bu zorlama karşısında insanlığın en büyük erdemlerinden birisi sayılan dürüstlük daha ilk anda yara alır ve her türlü kötülüğün kapısı ardına kadar açılır. Toplumsal yaşamın dayattığı kültürel normlara karşı koyması halinde statü kaybına uğrayacağını, dışlanacağını ve geleceğindeki belirsizliğin artarak yok olmaya kadar varabileceğini hisseden insan önce arzularını bastırmaya çalışır. Bastırılmış arzuların daha da kuvvetlendiğini anladığında, “mış gibi” yaparak, yalan söyleyerek duygularını, düşüncelerini, niyetini gizleyerek kuzu postuna bürünmüş kurt misali bir kandırmaca oyununu sahnelemeye başlar; eline fırsat geçtiği, görülmeyeceğini, yakalanmayacağını ve dolayısıyla yaptırımlardan kurtulacağını düşündüğü anlarda ise doğası onu gerçek niyetini açığa çıkaran eylemlere zorlar.

Dayatmalar ve Kaçamaklar
İnsan içinde bulunduğu koşullara göre yeni stratejiler geliştirebilen bir canlıdır. En güçlü içgüdüsü olan hayatta kalmayı kolaylaştırma ve yaşam kalitesini iyileştirme seçeneğini sunan toplumun bunun karşılığında özgürlüklerini kısıtlamasına, kendisinden beklediği davranışları gerçekleştirmeye itiraz etmez ama uygun anlarda kimse görmeden kaçamaklar yaparak hem doğasının ortaya çıkardığı arzuları tatmin etme yoluna gider hem de bu davranışlar sonucunda toplumdaki yerinin sarsılmaması için kendince en etkili önlemleri alır. Gündelik hayatta bunun çok çeşitli örnekleri vardır: Altını ıslatmanın utancından ve ayıplanmadan kurtulmak için suçu iç çamaşırındaki Miki Fare resmine yükleyen bebekten, herkese kardeşini çok sevdiğini söyleyip anne ve babası ortada yokken eziyet etmekten kaçınmayan büyük kardeşlere; ödev yapmak yerine oyun oynamayı tercih eden ama okulda öğretmenine gerçeği söylemek yerine kabul edileceğini umduğu çeşitli bahaneler sıralayan öğrencilerden, evin sınırlı bütçesini keyfi harcamalarla aşan ya da eşini aldatanların başvurdukları yalanlara; işyerinde hızlı yükselmek isteyen kimi hırslı insanların rakip gördüğü meslektaşları hakkında gerçekdışı dedikodular üreterek gözden düşürmeye çalışmasından, gözlerini kâr hırsı bürümüş kimi işverenlerin çeşitli bahaneler üreterek çalışanlarına düşük ücret politikasını dayatmasına; bekârlık yemini ettiği, ya da sık sık zina karşıtı konuşmalar yaptığı halde adı seks skandallarına karışan din görevlilerinden, kendisinden öncekileri sert bir şekilde eleştirip iktidara geldiğinde daha beter yolsuzluk ve rüşvet batağına bulaşan politikacılara kadar birçok örnek karşımıza sıklıkla çıkabilmektedir. Hatta yakalandıkları ana kadar komşuları tarafından son derece sakin, yardım sever, iyi huylu ve cana yakın olarak bilinen seri katiller bile vardır.

Çılgın Efendilerin Kölesi
İnsan fırsatını bulduğunda her çeşit kötülüğü yapabilen bir canlıdır. Ne var ki bunun sorumluluğunu insanın doğasına yüklemek büyük bir haksızlığın yanında kolaya kaçmak olur. Var kalım önceliğini insandan alarak kendisine ait hale getiren kültürün insanın hayattan beklentileriyle örtüşmekten uzaklaşmış olması çoğu zaman göz ardı edilir. Kültür bizden hiç sonu gelmeyen fedakârlıklar yapmamızı bekler. Çocuklar oyunlarından zaman ayırıp onun belirlediği şekilde eğitilmeli, yetişkinler kültürel öğretiye ters gelen arzu ve ihtiyaçlarını bastırarak ondan gelen bilgilerin sağlamlığını sorgulamadan inanıp beklendiği şekilde davranmalı; her türlü kısıtlamaya katlanıp gösterdiği hedefler doğrultusunda çalışmalıdır. Hatta toplumun bekası için gerektiğinde kendi canlarını bile feda etmekten kaçınmamalıdırlar; zira toplumun devamlılığı bireyin hayatından daha kıymetlidir. İnsanın kendisinden böylesine büyük beklentileri olan kültür karşısında yapabilecekleri son derece sınırlıdır; çünkü bu beklentilerin karşılanmaması durumunda başına gelecekler her zaman hayatına mal olmasa da, ondan daha beter bir yaşam sürdürmesine yol açacak cezalandırma mekanizmalarıyla karşı karşıya kalabilir. Bu durumda kendisinden tamamen farklı şeyler isteyen iki kardeşe hizmet etmek zorunda olan ve hangisinin karşısındaysa onun isteğini gerçekleştirmeye çalışan bir köle gibi davranmaktan başka ne yapabilir?

İnsan tersten okunduğunda yine insandır. Diğer bir deyişle toplum tarafından onaylanmayan davranışları sergilediğinde ya doğasının kendisinden beklediklerini yapıyor ya da kendi doğası ile kültür arasındaki çatışmadan doğan derin huzursuzluğu yansıtan eylemlere girişerek halini kendince arz ediyordur. Öyleyse insanı anlamak için kültürü de tersten okumak yani toplumsal işleyişteki aksaklıkların nedenlerini ortaya çıkarmaya çalışmak gerekir. Ne var ki kültürü tersten okumak, içinde yaşanılan toplumun yüklemiş olduğu bütün önyargılardan kurtularak bu yolda son derece zorlu bir çabaya girişmenin yanında insanı merak eden kâşifin var kalımını tehlikeye atacak tehlikeli sonuçlar da doğurabilir.

Değişim Geç de Olsa Gelir
İnsan karşı karşıya geldiği problemleri aşmasını sağlayacak çözümleri geliştirme yeteneğine sahip bir canlıdır. En nihayetinde kültür de değiştirilemez bir kutsal metin değildir. Gereksinimler ve ortaya çıkan yeni koşullar doğrultusunda yeniden şekillendirilebilir. İnsan kurban etmek yerine gökten geyik ya da koç indirilmesini anlatan inanışlardaki öyküler kültürel değişmenin en güçlü temsilcileridir. İnsanlara taş atılarak cezalandırmanın önüne geçen ya da kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesini engelleyen peygamberler, tarih sahnesine kültürel değişimin öncüleri olarak çıkmışlardır. Bununla birlikte, onların yaydığı inancın temsilcileri kendi devamlılıklarını sağlamak adına kültürel değişim dinamiklerine ters gelen statükocu bir anlayış benimsemiş; bilimsel gelişmelerin insan hayatına katacağı yenilik ve kolaylıkları reddederek gericiliğin temsilcisi haline gelmişlerdir. Gericilik, tutuculuk, muhafazakârlık ne kadar güçlü olursa olsun eninde sonunda değişimin güçlü dalgaları karşısında tutunamayıp tarih sahnesinden çekilmek ve yerini çağın yeni dinamiklerine bırakmak zorunda kalır. Aslolan insanın kendini bilmesidir.