İnsan, diğer tüm canlılar gibi yaşamını sürdürebilmesi için birtakım ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olan bir varlıktır. Ne var ki, diğer canlılar gereksinimlerini genellikle anlık ya da kısa süreli olarak karşılamakla yetinirken, insan tüm davranışlarını şekillendiren istikrar duygusunun etkisiyle gelecekte oluşacağını öngördüğü ihtiyaçlarını da önceden karşılamanın yollarını arar ve kendisini bu alanda sonu gelmeyen bir uğraşın içinde bulur.

Başlangıçta kendisinden çok daha güçlü ve hızlı olan vahşi canlılardan sakınması gereken bir ortamda bulduğu bitki, böcek ve küçük hayvanlarla yetinen, avlanan hayvanların geride bıraktığı artık ve leşlerle beslenen insan, zaman içinde alet kullanmayı ve ateşi kontrol etmeyi öğrenerek büyük bir avantaj elde etti ve amansız bir avcıya dönüştü. En üstün avcı olarak besin zincirinin tepesine çıkması ve bunun getirdiği hızlı nüfus artışı kaynakların azalması sonucunu doğurdu.

Yeni kaynaklar bulmak için yapılan göçler ve arayışlar sonucunda insanlık dünyaya yayıldı. Zaman içinde hayvan yetiştirmeye ve tarıma başlayarak yerleşik düzene geçti. Bilgi birikiminin artması ve teknolojinin gelişmesiyle takas ticarete dönüştü. Üretim, dağıtım tüketim, değişim ve paylaşım faaliyetleri karmaşıklaşıp çeşitlendi. Sanayi devrimi, modern çağ, enformasyon toplumu birbiri ardına ortaya çıktı.

‘Rekabetten Savaşa’
Sınırsız olduğu düşünülen insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklarla karşılanması üzerinde çalışan bilim dalı olarak tarif edilen ekonomi ve ekonominin yönetimi, geçmişte kaynakların elde edilmesi için girişilen kıyasıya rekabet ortamında savaşların örgütlenmesinde, köleciliğin ve sömürge düzeninin oluşmasında önemli bir rol oynadı. Sömürgecilik dendiğinde ilk akla gelen isimlerden birisi olan İngiltere’nin Hindistan’da uyguladığı politikalar sonucunda 1876 yılında 12 milyon ila 29 milyon arasında insanın açlıktan öldüğü belirtiliyor. Kapitalizme karşı kurulduğu iddia edilen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde Joseph Stalin’in başta olduğu 1932-1933 yılları arasında birlikten ayrılmak isteyen Ukrayna’da ise üç ile yedi milyon arasında insanın açlıktan ölmeye mahkûm edildiği tahmin ediliyor.

Bugün sömürgecilik ve köleciliğin ortadan kalktığı düşünülse de ekonomi insan hayatı ile daha önce hiç olmadığı kadar iç içe. İhtiyaçların karşılanmasından öte, yeni arzu ve gereksinimler oluşturarak diğer özelliklerinden soyutlayıp tüketiciye indirgediği insanları, toplumları ve hatta devletleri kâr hırsıyla yönetilen çok uluslu şirketlerin istekleri doğrultusunda yönlendiren bir uygulama alanına dönüşmüş durumda. Bu uğurda içinden çıkılamayacak hale gelen kronikleşmiş sosyal sorunların yanında büyük çevre felaketleri de yaşanıyor. Kaynakların yeri doldurulamayacak bir hızla tüketilmesi, siyanürle maden arama, tarım hayvancılık ve diğer ekonomi faaliyetleri için ormanların yok edilmesi, zehirli kimyasallarla kirletilen sular, atmosfere salınan gazlar, silahlanma yarışı dünyadaki yaşamı topyekûn bir yok oluşa sürüklüyor.

‘Kavramlar Yığını’
Ekonomi üzerinde düşünmeye başladığımızda, aklımıza birçok terim ve kavram üşüşür. Oysa ekonomi çarklarının belirleyici olduğu toplumsal düzen yaşamımızın her anını etkiler. Diğer bir deyişle günümüzün küreselleşmiş dünya ve postmodern toplum düzeninde işleyen ekonomi düzeninin çarkları tüketim rüzgârıyla dönmekte; insanların daha fazla tüketim yapmaları için akla hayale gelmeyen yöntemlere başvurulmakta; çok uluslu şirketlerin kârlılığına toplumların genel çıkarlarından çok daha büyük bir öncelik verilmektedir. Günlük yaşamın hemen her anında teknolojinin bütün olanaklarını kullanarak karşımıza çıkan reklamlar, bizi sonu gelmeyen bir bilgi bombardımanına tutarak normalde ihtiyacımız olmayan ürünleri satın almamız halinde sanki sorunlarımızın geride kalmasını sağlayacak, bizi çok daha güzel, sağlıklı, öz güvenli, mutlu ve çekici kılacak, toplumda istediğimiz konuma yükselterek prestij ve güç kazanmamızı sağlayacakmış gibi bir algı yaratırlar.

Bu tuzakların birinden kurtulsa diğerine yakalanan insanlar da tüketim çağının koşullanmış bireyleri olarak çoğu zaman ihtiyaç duymayacakları ürünlere avuç dolusu paralar öder, paraları yoksa bile kredi kartlarını kullanarak, gelecekte kazanacaklarını öngördükleri parayı şimdiden harcayarak felaketlerine zemin hazırlarlar. Bu sistemin içinde kendilerine yer bulamayan anneler ve babalar sıkıntılarıyla değil de ancak intihara başvurdukları zaman dikkat çekebilirler. Türkiye’de 2019’un son dönemlerinde peş peşe yaşanan siyanür bazlı aile intiharları da toplumda kısa süre için tepki oluşturan haberler olmaktan öteye gitmeyecek gibi görünüyor.

‘İnsanlık Uçurumu’
Küresel ekonominin 2019 yılı itibarıyla seksen yedi trilyon dolarlık bir büyüklüğe sahip olduğu tahmin ediliyor. Yirmi trilyon dolarlık dev ekonomisiyle dünya ekonomisinin yüzde 25’ini oluşturan Amerika Birleşik Devletleri bu alanda başı çekerken, Çin, Japonya, Almanya ve İngiltere ilk beşte yer alıyor. Trilyon dolarlık ekonomiler kulübünde on altı ülke var.

2016’da on altıncı sıraya kadar yükselen Türkiye’nin 2019 sonunda yirminciliğe gerileyeceği tahmin ediliyor. Daha doğru bir ölçü olarak kabul edilen kişi başına düşen gelir rakamları dikkate alındığında ise Lüksemburg bu alanda yüz on bin bin bin doları geçen gelir seviyesiyle ilk sırayı alırken, dünyanın en yoksul ülkesi kişi başına düşen yedi yüz on dolarlık gelir seviyesiyle Liberya. Zengin ve yoksul ülkeler arasındaki büyük gelir farkı dünyanın en önemli sorunlarından biri olarak karşımızda duruyor. Bu fark neyi tüketirse daha havalı ve üstün görüneceğini düşünen küçük azınlıkla en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorluk çekip hayata tutunmaları mucizelere bağlı olan büyük yığınlar arasındaki uçurumu yansıtıyor.

Şirketler ölçeğinde baktığımız zaman ise Amerika Birleşik Devletleri merkezli, çok uluslu tüketici elektroniği ve teknoloji devleri Apple ve Microsoft’un piyasa değerlerinin bir trilyon doları geçtiğini görüyoruz. Arkalarından gelen yüzlerce çok uluslu dev şirket de yüzlerce milyar dolarlık piyasa değerleriyle devletlere meydan okuyabilmelerine olanak sağlayan bir güce sahipler. Bugün birçok ülkede adalet sistemi çalışanlardan çok şirketlerin haklarını koruyacak şekilde yapılandırılıp çalıştırılıyor. Elbette çalışanlar adına kazanılmış sosyal haklar da var; ancak istihdam, ücret ve çalışan haklarına ilişkin politikalar çoğu zaman şirketlerin lehine olacak şekilde belirleniyor. Yüz binlerce insanı çalıştıran bu şirketler kriz dönemlerini bahane ederek bir anda aldıkları kararla binlerce hatta on binlerce insanı kapının önüne koyabiliyor. Ücretlerinde ve sosyal haklarında kesintilere gidebiliyor.

‘Vahşi Kapitalizm’
Çok sayıda ekonomist, politikacı, düşünür ve farklı alanlarda uzmanlaşmış insan günümüzde çok yoğun bir vahşi kapitalizm dönemi yaşandığı ve insanların hayatlarını allak bullak ettiği konusunda fikir birliği içerisinde. Ne var ki, bu konuda bir şeyler yapmak isteyenler çoğu zaman sermaye gruplarının ustalıkla ördüğü engellere ve tuzaklara takılıyor. 2001 yılında Nobel ekonomi ödülüne layık görülen, Dünya Bankası’nda Başkan Yardımcılığı’na kadar yükselen Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Joseph Stiglitz’in kaleme aldığı “Merhaba Ben Kapitalizm” başlıklı makale kapitalist sistemin çağımızı nasıl esir aldığını son derece çarpıcı cümlelerle anlatıyor.

Makalede yer alan bazı cümleleri buraya aktaralım: “Küçük kızlarınızı Barbie bebeklerle büyüttüm, bugün sizden estetik operasyonlar için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz? Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki hırsız bir CEO’nun hayat hikayesi sizin için “azim ve başarı” hikayesi olabiliyor. Ben kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde beş buçuk saat televizyon izlediği, kitap okumadığı, sinemaya ve tiyatroya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok. Her yıl yirmi milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz. Ben Kapitalizmim, benim yüzümden dünyada altı yüz milyon obez ve bir milyar dört yüz milyon aç insan var. Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için üç gün çalışması gerekir.

Ben kapitalizmim ve Uzak Doğu’da 12-18 yaş arası kızlar 200 dolar gibi komik paralar karşılığında seks kölesi olarak satılıyor. Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her yıl 8,5 milyar dolar değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar. Afrika Kıtası dünyanın altın rezervlerinin yüzde 90’ını elinde bulundurmasına rağmen dünyada sadece dört tane Afrikalı milyarder var. Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının yüzde 64’ü kokain bağımlısı. Ben kapitalizmim ve serbest piyasa ekonomisi dünyanın en büyük yalanı. Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim.”

Bugünkü Hindistan’ın kurucu önderi ve ruhani lideri Mahatma Gandhi’nin “Dünya herkesin ihtiyacını karşılayacak kadar zengindir, hırsını karşılayacak kadar değil,” sözü de insanlığın ihtiyaçla başlayıp kendisini ve dünyayı yıkıma sürükleyen bir hırsa dönüşen istikrar arayışı hikâyesini çok güzel özetliyor.