Devrimlerin temel özelliği öngörülemez olmalarıdır. Öngörülebilse zaten önlenirdi. Orduyu, polisi, istihbaratı, yargıyı, para kaynaklarını elinde tutan devlet, yıkıcı tehdidin nereden geleceğini bilse ona göre tedbir almaz mı? 1776 ABD’sine, 1789 Fransa’sına, 1917 Rusya’sına bakıyoruz. 1964 Zanzibar’ı, 1978 İran’ı, 1989 Doğu Almanya’sı, Çekoslovakya’sı, Romanya’sı, 2011 Tunus’u ile karşılaştırıyoruz. Hepsinde kurulu siyasi düzen bir halk ayaklanmasıyla tepetaklak oldu.

Hiç birinde olacakları iki üç hafta önceden kestirebilen kimse duyulmadı. Rejimin devrilmesinden yirmi dört saat önce aklı başında insanlara sorulsa muhtemelen yarıdan fazlası “mümkün değil” deyip gülerdi. Hiç birinde ayaklanma örgütlü veya planlı olarak gerçekleşmedi. Hiç birinde olayları kontrol edebilecek nitelikte bir ihtilal örgütü yoktu; olanlar ihtilalden sonra belirdi. Kimsenin hedeflere ve amaçlara ilişkin dişe gelir bir fikri yoktu. Yarına ilişkin bir proje, şayet varsa, soyut birtakım hayallerden ve platonik sloganlardan ibaretti. Ortak duyguydu belirleyici olan: “Yeter artık!”

Dönüp bakınca, rejimin direniş gücünü aylar önceden kıran, inandırıcılığını zedeleyen ipuçlarını yakalamak mümkün tabii. Fransa’da maliye bakanının istifası, Vizille Şatosu bildirisi, kralın önce meclisi toplantıya çağırıp sonra kapatmaya teşebbüs etmesi, Rusya’da Rasputin’in öldürülmesi, çariçenin gitgide olayların kontrolünü kaybetmesi, 1989’da Gorbaçov’un Almanya’dan asker çekme kararı, Macaristan’ın sınırları açması… Geriye bakınca yaklaşan fırtınanın habercileri oldukları anlaşılıyor. Ama yaşanırken bunu fark eden kaç kişi oldu? Tarih boyunca her gün bir şekilde kıyametin yaklaştığını haber verip haksız çıkan milyonlardan farkları neydi?

Devrimlerin hiç birini bir “devrim örgütü” hazırlamadı. Daha ileri gidelim. Ele gelir bir devrim örgütü varsa o yerde devrim olmaz. Çünkü Devlet bilir ve tedbir alır. Bir adım daha: Varolan düzen içinde yer tutan devrim örgütü ister istemez düzenin bir parçası haline gelir; iktidar yapıları ve güç kaynakları oluşur. Hükümeti devirip başa geçse de var olan güç dengelerinde büyük yara açamaz. Bakınız; Türkiye 1908.

Bolşevik Parti diyecekseniz demeyin. Çarlık rejimini deviren halk ayaklanmasında RSDP’nin bilinen bir rolü yoktur. Lenin Zürich’te saçma sapan ekonomi analizleri yazmakla meşguldü; Troçki New York’ta Yidiş gazetelerine makale yetiştiriyordu; Stalin Sibirya’da sürgündeydi. Parti ancak devrimi izleyen kaos günlerinde palazlandı. Ekim ayında birkaç yüz kişilik bir kadroyla baskın yapıp Kerensky’nin geçici hükümetini devirdi. Sonra ülke çapında devlet teşkilatının yeniden kurulmasında baş rolü oynadı. Devrimin değil, olsa olsa karşı-devrimin örgütleyicisidir. Önümüzdeki aylar ve yıllarda dünyanın her yerinde bu konuları bol bol tartışma fırsatı olacak görünüyor.