İnsan, varoluşundan bu yana giriştiği hayata tutunma mücadelesinde, kendisi gibi doğanın bir parçası olan diğer canlı türleriyle etkileşime girmiş; kendine has özellik ve becerilerini kullanarak tehlikeli canlıları yok etmiş veya yaşam alanından uzaklaştırmış; faydalı olanları da boyun eğdirip, elinin altında bulundurarak besin zincirinin ve canlılar âleminin en üst basamağına çıkma başarısını göstermiştir. Bu başarı, insanın doğaya ait bir varlık olduğu düşüncesinden uzaklaşmasına, kendisini dünyanın merkezine koymasına yol açmış;  yeryüzünün ve üzerindeki her şeyin efendisi ya da hükmedicisi gibi hissetmesine yol açan bir üstünlük duygusunu ortaya çıkarmış ve bunun sonucunda da kendisini neredeyse diğer canlıların üzerinde, onların kaderini belirleme hakkına sahip bir tanrı gibi görüp o şekilde davranmaya başlamıştır 

Homosantrizm ya da antroposantrizm olarak adlandırılan insanın kendisini her şeyin merkezine koyarak tutum ve değerlerini bu bakış açısı üzerinden belirleme yanılgısı, Tanrı dünyayı insanın ayakları altına serdi” türünden inanışlara dönüşerek doğayı, çevreyi ve diğer canlıları ötekileştirip değersizleştirirken, türlerin yok olmasına yol açan katliamlara ve sonuçta kendi türünün varlığını da tehlikeye düşüren çevre felaketlerine zemin hazırlamıştır. 

Hızlı Sıçrayan Diktatör
“Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” isimli çok satan kitabın yazarı Yuval Noah Harari, insanın hayvanlara yönelik zulme varan davranışlarına ve neredeyse ekolojik bir seri katile dönüşmesine açıklama getirirken, besin zincirinin üst sıralarında yer alan aslan ve köpekbalığı gibi yırtıcı hayvanların kendilerine üstünlük kazandıran hız ve kas gücü gibi özelliklere milyonlarca yıllık bir evrim sonucunda ulaşmalarına karşın insanın bu basamakları diğer canlılara göre çok kısa bir sürede tırmandığına dikkat çeker. Bu nedenle ekosistemin gerekli ayarlamayı yapamadığını ve insanların da bu değişime ayak uyduramadığını belirten Harari, bir muz cumhuriyetinin diktatörüne benzettiği Sapiens için, “Daha yakın zaman kadar savandaki orta halli yaratıklar olduğumuz için hâlâ korku ve endişelerle doluyuz ve bu da bizi fazlasıyla zalim ve tehlikeli kılıyor. Ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok kötülük, bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor,” der.  

Ne var ki, insan bir yandan kendisini diğer canlılardan üstün görüp ayrı tutarken diğer yandan onlara, özellikle de yoğun etkileşim içine girdiği hayvan türlerine gündelik hayatında geniş bir yer vermiş, kültürünün ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Söz konusu hayvanlarla bu iç içe geçmişlik, dile, inanç sistemlerine, eğitime, sosyal hayata, çalışma yaşamına, sanata ve daha birçok alana yansımıştır. Günümüzde bu etkileşimi inceleyen bilimsel çalışma alanları oluşmuştur. Etnobiyoloji insanların kendi doğal çevresindeki yabani bitki ve hayvanlarla ilgili neler bildiklerini araştırırken, Antrozooloji de antropoloji, zooloji, psikoloji, sosyoloji ve felsefeden göz önünde yararlanarak insan-hayvan ilişkilerini araştırır.  

Dildeki Aşağılama Aracı
İnsanın hayvanlara yönelik bakış açısında dile yansıyan en çarpıcı unsur kendisini onlardan ayrı, üstün bir varlık olarak kabul etmesidir ki, bu durum aşağılamak istediklerine doğrudan “hayvan” diyerek hitap etmesinde somut olarak kendisini gösterir. Bunun yanı sıra hakaret etmek istediği zaman ayrıca köpek, ayı, öküz, koyun,” v.b hayvan türlerinin isimlerini kullanarak karşısındakini aşağıladığını düşünür. Karşısındaki insan çirkinse maymun, inatçıysa keçi, düşmanlık gösteriyorsa yılan gibidir. Zeki değilse kaz kafalıdır. Akıllıca ya da istendiği gibi davranmıyorsa eşeklik ediyordur. Kızdırıyorsa zaten “eşşoğlueşşek”tir. Oysa yüceltmek istediği durumlarda da çoğu zaman özel bazı türlere ait hayvanlarla ilgili benzetmelere başvurur. Aslan gibi kuvvetli, tilki gibi kurnaz, arı gibi çalışkan, kartal gibi keskin bakış, fil gibi keskin hafızalı, çita gibi hızlı, boğa ya da aygır gibi yüksek cinsel güce sahip olduğunu duyduğu zaman keyfine diyecek yoktur.  

Hayvanlarla etkileşim mitolojide, batıl inanışlarda ve dinlerde de kendine bolca yer bulmuştur. Mısır mitolojisinde adı kötülük ve kaosla birlikte anılan tanrı Apep’in dev bir yılan şeklinde olduğuna inanılırdı. Bastet kedi, Taweret su aygırı, Babi babun,Apis öküz, Wadjet kobra, Nekhbet Akbaba biçimindeydi. Ra ve Horus şahin, Sekhmet ve Tefnut aslan, Anubis çakal, Toth İbis kuşu, Khnum koç, Khepri bok böceği başlı olarak tasvir edilirdi. Tanrı Set ise eşek benzeri dik ve büyük kulaklı, uzun burunlu tanımlanamayan hayali bir varlık olarak resmedilmiştir. Kim bilir belki de bu görüntü insanlığın ilk dönemlerinde soyu tükenen bir canlıya aitti. Piramitleri koruyan Sfenks’in insan başlı ve aslan gövdeli olduğunu da unutmayalım. Mısır mitolojisini araştıracak olanlar çeşitli tanrı ve tanrıçaların neden hayvan ya da hayvan başlı bir görünüme sahip oldukları konusunda etkileyici açıklamalar bulacaklardır. Biz burada kültür tarihi açısından tek bir örnekle yetinelim. Silolarında biriken buğdayı farelerden korumak amacıyla kedileri evcilleştirerek insanlığa armağan eden antik Mısırlıların tanrıçalarından birinin kedi başlı Bastet olması tesadüf değildi. 

Çapkın Zeus Hayvan Formunda
Yunan mitolojisine baktığımızda keçi ayaklı ve boynuzlu, Arkadyalı, kırların, satirlerin ve çobanların tanrısı Pan hariç, tanrıların ve tanrıçaların insan formunda olduğunu görürüz. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, İ. Ö. IV. yüzyılda ortaya çıkan antik Yunan inanışına göre insanlar Promethus tarafından diğer hayvanlardan üstün olsunlar diye tanrıların suretinde yaratılmış ve bu üstünlüklerini sürdürebilmeleri için ateşle donatılmışlardır. Tanrıların insan formunda olmalarına karşın çapkınlığıyla ünlü baş tanrı Zeus kimi gönül maceralarında hayvan kılığına bürünür. Eşi olan tanrıça Hera’yı baştan çıkarmak için guguk kuşu kılığına girmiş, Antiope ile birlikte olmak için satir olmuş, boğaya dönüşerek Europa’yı kaçırmış, Leda’yı etkilemek için kuğuya dönüşmüş, Persephone ile birlikte olmadan öce yılan kılığına bürünmüş, Ganymedes için kartal olmuştur.  

Bir başka mitolojik öyküde denizler tanrısı Poseiodun’un Atina’nın koruyucu tanrısı olmak için tanrıça Athena ile yarıştığı, bir at yaratarak Atinalılara hediye ettiği anlatılır. At ne kadar güzel ve soylu olsa da, yarışmayı kazanan zeytin ağacını hediye eden Athena olmuştur. Yunan mitolojisinde tanrılar her ne kadar insan suretinde olsa da, yarı hayvan yarı insan biçimli birçok varlık vardır. Yarı insan yarı at olan kentaurlardan, yarı keçi yarı insan olan satirlere, yarı insan yarı boğa minotordan, saçları yılanlardan oluşan Medusa’ya zengin bir hayal gücünün ürünü olan bu varlıklar eski çağlarda insan ve hayvan yaşamının ne kadar iç içe geçtiğini gösterirler.  

Totemlerden Bayraklara
Türk ve Moğol mitolojilerinin yanı sıra Roma mitolojisinde kurtlar soyu başlatıp büyüten, zor zamanlarda yol gösteren öncü ve kutsal varlıklar olarak değer görürler. Eski zamanlarda kendine bayraklarda yer bulan kurt başı bugün bile kimi askeri birliklerin, siyasi oluşumların ve hatta bazı şirketlerin simgesi olabilmektedir. Benzer olarak birçok ülke de kendisine simge olarak seçtiği hayvanlarla anılmaktadır. Rus kültüründe ayı önemli bir simge olarak öne çıkarken, İspanya’nın simgesi boğa, Fransa’nın ki horoz, ABD’nin ki kel kartaldır. Aslında hayvanları simge olarak seçmek insanlığın ilkel kabileler döneminden bu yana süregelen bir uygulamadır. İlkel kabileler totem olarak seçtikleri hayvanı tüm kabilenin ortak atası ve koruyucu ruhu olarak kabul ederlerdi. Ona büyük hürmet gösterirler, etini yemezlerdi. Onunla ilgili konulan kurallar tabu olarak kabul edilir ve ihlal edenler sert bir şekilde cezalandırdı. Kimi hayvanların bazı ülkelerin bayraklarında yer alması bu pratiklerin günümüze kadar uzanan kalıntılarına işaret eder. 

Günümüzde geçerliliğini koruyan inanç sistemlerinde de hayvanlarla ilgili birçok mesel, inanış ve uygulama vardır. Birbirinden farklı birçok kültürün kaynaştığı Hindistan bu konuda kutsal kabul edildiği için saygı gösterilen ve eti kesinlikle yenmeyen ineklerden, bereket getirdiğine inanıldığı için kendilerine adanan tapınakta pirinç ve sütle ziyafet çeken farelere geniş bir çeşitlilik sunar. Orta Doğu çıkışlı tek tanrılı dinlere baktığımızda Nuh tufanından, Yunus peygamberin büyük bir balık tarafından kurtarılmasına, aslanla kuzunun birlikte barış içinde yaşayacağına ilişkin ilahilerden, Hz. Musa’yı dinlemeyen Firavunun kentine çekirge, haşerat ve kurbağaların musibet olarak gönderilmesine birçok mesel ile karşılaşırız.  

Ayrıca bu dinlerde hangi hayvanların yenilmesi ya da hangi hayvanlardan kaçınılması gerektiği konusunda son derece ince detaylara sahip bir kurallar bütünü ortaya çıkar. Helal ve haram olan hayvanların ayrıntılı listeleri vardır. Örneğin, Musevilikte ve İslam inancında domuz etinin tüketilmesi büyük günah olarak kabul edilir. Hıristiyanlık ise yeme içme konusunda diğer dinlere göre daha hoşgörülüdür. Ne var ki, XIII. yüzyılda Papa IX. Gregory’nin Vox in Rama isimli belgeyle şeytani varlıklar olarak gördüğü kedilerin hizmet ettikleri cadılarla, yani sahipleriyle birlikte yakılmaları için fetva vermesi sonucunda on binlerce kedinin katledilmesi Hıristiyanlığın hayvanlarla ilgili siciline gölge düşürmüştür. Kimi araştırmacıların iddialarına göre olay bununla da kalmamış, Avrupa nüfusunun üçte birini oluşturan yetmiş beş milyon insan, kedilerin yokluğu nedeniyle çoğalan farelerden kaynaklanan veba salgını sonucunda hayatını kaybetmiştir. Öte yandan İslam dünyasındaki kurban kesme geleneği de günümüzde bazı hayvan sever kişi ve kuruluşların giderek artan eleştirilerine maruz kalmaktadır.  

Çocuklara Hayatı Öğreten Hayvanlar 
Günümüzde de hayvanların kahramanı olduğu hikâye ve masallar çocukları eğlendirirken bir yandan da sosyal değerlerin öğretilmesinde önemli bir rol oynuyor. Çizmeli kedi, kaplumbağa ve tavşan, Bremen mızıkacıları, kırmızı başlıklı kız masalındaki kurt, yanlarına geçen yüzyılda gelişen çizgi roman, çizgi film ve sinema teknikleriyle iyice çeşitlenen diğer hayvan kahramanları alarak çocukların dünyayı tanımalarına katkıda bulunuyor. Çeşitli sanat dallarında da hayvanların kullanılarak insanların kendilerini sorgulamaları sağlanıyor. Edebiyatta Anna Sewell’ın Siyah İnci’si, Jack London’ın Beyaz Diş ve Vahşetin Çağrısı, George Orwell’ın Hayvanlar Çiftliği, sinemada Doktor Moreau’nun Adası, Maymunlar Cehennemi Serisi akla ilk anda gelen başarılı örnekler olarak öne çıkıyor. Ayrıca araştırmak isteyenler için birçok tablo, heykel, şiir ve sanatın diğer alanlarına ait eserler mevcut. 

Masalları ve filmleri bir yana bırakıp çağımızın gündelik yaşamına bir kez daha döndüğümüzde çarpıcı rakamlar ve bilgiler başımızı döndürebilir. Örneğin dünya genelinde ev hayvanları ürün ve hizmet sektörünün büyüklüğü 150 milyar doları aşmış durumda. Türkiye’de de bu rakam 1 milyar doları geçti.  Gelişmiş ülkelerin yanı sıra gelişmekte olan ülkelerde de evde bakılan kedi- köpek gibi evcil hayvanlara yönelik ilgi giderek artıyor.  

Tanrı Mı Şeytan Mı 
Öte yandan, Dünya Doğayı Koruma Vakfı ve Londra Zooloji Derneği’nin Yaşayan Gezegen 2018 Raporuna göre son elli yılda hayvanların yüzde 60’ının nesli tükendi. Kalan türlerin büyük çoğunluğu da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Çevrenin sadece insanın çıkarlarına hizmet edecek şekilde düzenlenmesi hayvanların yaşam alanlarını yok ediyor. En ıssız çöllerden okyanusun en derin noktalarına kadar yayılan plastik atıklar ve kimyasal içerikli maddeler canlı yaşamı için ölümcül bir tehlike oluşturuyor. Bunun yanı sıra gönüllüler ve çeşitli örgütlerin hayvanlarla ilgili bilincin artırılması, sevilip korunmalarına yönelik gayretleri her ne kadar artsa da, kötü davranışlara maruz kalmaya devam etmeleri kocaman bir insanlık ayıbı olarak ortada durmaya devam ediyor. Günümüzde dünyanın birçok yerinde milyonlarca hayvan, işkenceden tecavüze ve hatta katledilmeye varan anlamsız bir şiddet fırtınasıyla karşı karşıya. Alınan önlemler ve yaptırımlar çoğu zaman yeterli ve caydırıcı olmaktan uzak kalıyor. Örneğin Türkiye’de 2018’de yalnızca 572 kişiye hayvanlara kötü muamele ettikleri için para cezasına çarptırıldı. Evet, bu şiddet de insanın kendisini hayvanların karşısında neredeyse bir tanrı gibi üstün ve ayrıcalıklı bir varlık olarak görmesinin bir uzantısı. Ne var ki, son zamanlarda sosyal medyada sık sık dolaşan, İngiliz yazar ve rahip William Ralph Inge’ye ait olan bir söz durumu daha gerçekçi bir şekilde özetliyor: “Hayvanların dini olsaydı şeytanı insan şeklinde hayal ederlerdi.”