Güç ihtiyacı ilk bilgiden, hayatta kalma olarak tanımlayabileceğimiz temel içgüdüden doğar. Hayatta kalmak için en uygun ortamı belirleyip kendisine fayda sağlayan koşulları iyileştirerek devam ettirme ve olası rakiplerle girişilecek mücadelede avantaj elde ederek varoluşun sürdürülebilirliğini olabildiğince güvence altına alma çabası bu temel içgüdünün istikrar arayışı olarak adlandırabileceğimiz uzantısını oluşturur. Canlıların birçoğunda gözlemlenebilen güç sahibi olma ve kendini üstün kılma arzusu insanda dünyayı yok edebilme potansiyeline ulaşan bir saplantıya dönüşmüştür.

İnsan hayatta kalabilmek için sosyal örgütlenmeye gereksinim duyan bir canlıdır. Toplumsal işbirliği ve görev dağılımı mekanizmaları hayatta kalışı büyük oranda güvence altına alır ama bir yandan da söz konusu sistemin kimlerin çıkarına daha fazla hizmet ettiği ve kimlere daha çok yük bindirdiği konusunda sonu gelmeyen anlaşmazlıkların beslediği bir karmaşa yaşanır. Böyle bir ortamda hayat koşullarını iyileştirmek isteyen herkesin en azından karşısına çıkacak engelleri ve olumsuz koşulları ortadan kaldırabileceği bir gücü elde etme arayışına girmesi kaçınılmazdır.

Çatışma Arenası
“Leviathan” adlı eseriyle siyaset felsefesine damga vuran ünlü İngiliz düşünür Thomas Hobbes, “Bütün insanlarda bulunan bir eğilim; sadece ölümle son bulan, daimi ve bitmek bilmez bir iktidar arzusu” sözleriyle güç arayışının tüm insanların içinde var olduğunu ileri sürer. Alman filozof Friedrich Wilhelm Nietzsche de insanoğlunun yaşam mücadelesinin özünün bir güç istemi olduğunu savunur. Ona göre tüm canlılar eylemlerinin tamamını kendilerini korumanın yanı sıra daha fazlası olmak için yaparlar. Nietzsche “Böyle Buyurdu Zerdüşt,” isimli kitabında güç istencini, “Nerede canlı gördüysem orada güç istemini gördüm ve hizmet edenin isteminde bile efendi olma istemini gördüm. Zayıfı daha güçlü olana hizmet etmeye ikna eden duygu kendisinden daha zayıf olanlara efendilik etme isteğidir. Nasıl ki küçük en küçükten zevk alsın ve onun üstünde güç sahibi olsun diye kendini daha büyüğe feda ediyorsa en büyük de fedakârlık eder ve güç uğruna yaşamını ortaya koyar,” sözleriyle açıklar. İnsan doğasının güç ve iktidar tutkusu tarafından belirlendiğini ileri süren Nietzsche toplumu bir hiyerarşi evreni, bir güç ilişkileri şebekesi, bir çatışma arenası olarak görür.

İnsanın güç elde ederek toplum içinde yükselme, mümkün olursa zirveye çıkma, elde ettiği gücü muhafaza etme, tekeline alma, başkalarının güç sahibi olmasını engelleme çabası muazzamdır. Bunun için sayısız yöntemler denenmiş, stratejiler ve taktikler geliştirilmiştir. Güce ulaşmak için kendisine gerekli olan her türlü bilgiyi edinmeye çalışırken bir yandan da bu değerli bilgileri diğerlerinden gizleme konusunda en kıskanç sevgilileri bile hayrete düşürecek şekilde davranır. Gücü ele geçirenler ellerinden geldiği ölçüde toplumu kendi güçlerini muhafaza edip daha da artıracak yönde yeniden şekillendirir.

Aşağılama Aracı Olarak Güç
Elias Canetti, “Kitle ve İktidar” kitabında, güç peşinde olanları “İnsanları yönetmek isteyen herhangi biri, bu insanlar onun önünde hayvanlar kadar iktidardan yoksun kalana kadar onları önce aşağılamaya, haklarını ve direnme kapasitelerini ortadan kaldırarak ellerinden almaya çalışır. Onları hayvan gibi kullanır ve onlara söylemese bile onların kendisi için hayvanlar kadar az değer taşıdığını kendi içinde her zaman açıkça bilir; yakınlarıyla konuşurken onlardan koyun ya da sığır diye bahseder. Nihai amacı onları kendi içine almak ve özlerini emmektir. Onlardan arta kalan onu ilgilendirmez. Onlara ne kadar kötü davranırsa onları o kadar küçümser. Artık işe yaramaz hale geldiklerinde tıpkı kendi dışkısından kurtulur gibi, yalnızca evinin havasını kirletmemelerine dikkat ederek onlardan kurtulur. Bu sürecin tek tek aşamalarının tümünü kendine bile söyleme cüretini gösteremez. Palavracı biriyse, tanıdıklarıyla konuşurken ele geçirdiği insanları hayvan konumuna kadar aşağıladığını kabul edebilir. Ancak kendine tabi olanları mezbahalarda katlettirmediği ve onları kendi bedenini fiilen beslemek amacıyla kullanmadığı için, onları emip sindirdiğini inkâr eder; tersine onları besleyen kendisidir. Bu yüzden, özellikle bir insan olarak, kendisine başka biçimlerde daha yararlı oldukları için öldürmeden en azından hemen öldürmeden hayvan bakmayı öğrendiğinden, bu süreçlerin gerçek doğasını gözden kaçırmak kolaydır,” şeklindeki iddialı cümlelerle tarif eder. Kimi liderlerin bazı konuşmalarında kendi önderliklerini tarif ederden milletin çobanı olduklarından dem vurmaları, ya da bir siyasinin demiryolu hizmeti açılışında kendilerini seyreden yurttaşlar için sarf ettiği “Şeyin trene baktığı gibi bakıyorlar,” cümlesi bu bakış açısını yansıtıyor olabilir mi?

Güç ve Bilgi
Bu açıdan bakıldığında ünlü düşünür Francis Bacon’ın “Bilgi güçtür,” sözü büyük anlam kazanır; çünkü olağan koşullarda öznenin nesneyi tanıma çabasının bir ürünü olarak tanımlayabileceğimiz bilgi, güç söz konusu olduğunda özne ve diğer özneler arasındaki ilişki aralığına doğru kaymaya başlar. Fransız düşünür Michel Foucoult bize bilgi ve iktidarın ya da bilim ve toplumun birbirlerinden ayrı durmadıklarını iç içe geçmiş sarmallar olduklarını söyler.

Foucoult’ya göre bilgi ya da gerçeklik bu dünyaya ait olan, bu dünyada aranması gereken bir şeydir. Bu nedenle her toplumun, her dönemin, her rejimin, her cemaatin gerçek olanın ne olduğuna dair bir rejimi, bir genel siyaseti ve kuşkusuz bu siyaseti temsil eden, gerçek sayılan şeyi (yani mutlak doğru bilgiyi) dile getirmekle yükümlü olanların statüleri vardır. Dolayısıyla bilgi-iktidar ilişkisi ve bu ilişki sürecinde basamaklar (hiyerarşiler) bilgiyi (gerçekliği) yönlendirmektedir. Ayrıca bilgi-iktidar ilişkisinin politik varoluşu yalnızca statüler üretmekle yetinmemiştir, etkileşim içinde olduğu sınıfsal yapılar bu ilişkiye özgü bir politik ekonominin doğmasına da yol açar.

Gücü elde etme sürecinde insanın birçok yola başvurabileceğinden bahsetmiştik. Bunlar arasında toplum için yararlı olduğunu gösterme, yaptığı hizmetlerle ve geleceğe ilişkin hizmet vaatleriyle popülaritesini artırma ve hatta topluma hizmet etmeye çalışırken uğradığı haksızlıkları, diğer bir deyişle Türkiye’nin siyasi arenasında da sık sık dile getirilen mağduriyeti öne çıkararak sempati toplama, bilgi birikimi, uzmanlığı ve sorun çözme gücüyle kendisini bir otorite olarak kabul ettirme, ittifaklar kurarak kendisini destekleyen kitleyi mümkün olduğunca büyütme gibi yöntemler en fazla gözlenen örneklerdir.

Dünya Bir Gösteri Sahnesidir
Güç elde edildikten sonra kendisine yönelik desteği koruyup artıracak, rakip olmaya niyetlenenleri caydıracak güç gösterileri ön plana çıkmaya başlar. Güç gösterisi yalnızca göğsünü yumruklayıp tehditkâr bir beden dili sergilemekle başlayan, en büyük orduları oluşturmaya ve nükleer başlıklı füze yarışlarına kadar uzanan kaba güce dayalı şovlardan ibaret değildir. Halkı eğlendirmeye yönelik tören şölen ve festivaller, şaşaalı karnavallar, huşu uyandıran tapınaklar, yüz binlerce kişiyi bir araya toplayan ayinler, göz kamaştıran hazineler, başka kimsede bulunmayan değerli koleksiyonlar, sanat eserleri, yüksek duvarlı saraylar, duvarların ardındaki haremler, göğe uzanan gökdelenler, kuleler, meydanlarda toplanan coşkulu kalabalıklar, bu kalabalıklardan akan sevgi seli, daha niceleri ve nihayetinde hükmedilen toplumun bizzat kendisi yerine göre güç gösterisinin farklı görünümleri olarak okunabilir.

Gücün korunmasında popülizm, ödül, bilgi, uzmanlık sorun çözme yeteneği ve yasal otorite olmanın yanı sıra korku da önemli bir faktördür. Niccolo Machiavelli’nin yaklaşık beş asır önce yazdığı ve günümüzde hâlâ büyük bir ilgiyle okunan “Prens” adlı kitabında İktidarın ölçüsünün karar alma gücünün de ötesinde korkuyu yönetmek olduğunu dile getirir. Ona göre sevilmektense korkulmak daha güvenlidir. “Prens insanların sevgisini kazanamasa bile, nefretten kaçınacak şekilde korku uyandırmalıdır,” tavsiyesinde bulunur.

Korkunun Krallığı
Ancak elde edilen gücün korunması söz konusu olduğunda gücün insan üzerindeki zehirleyici etkisi de ortaya çıkar ve işin içine korku unsuru eklendiğinde birbirini takip eden felaketler zinciri toplumsal yaşamı bir korku filmine dönüştürür. Korkunun krallığı hükmünü sürmeye başladığında baskı gündelik yaşamın kenar süsü olur; tehdit, şantaj ve işkence iktidarın elinde bir silaha dönüşür. Zindanlar ve hapisler muhaliflerin yaşam alanı olur. Daha da ileri giderlerse hayatlarını kaybedeceklerini vurgulayan mesajların ardı arkası kesilmez. İnsanlık tarihi aynı zamanda bir sanata dönüşen işkencenin, tecavüzlerin, cadı, büyücü diye yakılanların, bütün mal varlıkları, eşleri ve kızları ellerinden alınanların kale kapılarındaki çengellere geçirilen kafaların, baltayla ve daha sonrasında gelişen teknolojinin bir ürünü olarak onun yerini alan giyotinle kesilip altındaki sepetlere yuvarlanan başların, caddeler boyunca kurulan darağaçlarına asılanların, kurşuna dizilenlerin, şehirleri yok eden yangınların, savaşlarla, gazlarla, bombalarla katledilen toplulukların tarihidir. Yirminci yüzyılda siyasi baskı, savaş, soykırım gibi nedenlerle hayatını kaybeden insan sayısının 160 milyon olduğu tahmin ediliyor.

Güç zehirlenmesinin insanı neye dönüştürebileceği konusunda Roma imparatoru Caligula’yı bir uç örnek olarak gösterebiliriz. Namı diğer Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus MS 37-41 yılları arasında Roma imparatoru olarak hüküm sürdü ve bu dört yıllık kısa zaman zarfında kendisine deli denmesine neden olan birçok şaşırtıcı eylemle tarihe geçti. Lüks harcamalar ve şatafatlı partilerle hazineyi birkaç ay içinde tüketen, kız kardeşleriyle ensest ilişki yaşayan, atını senatör yapan ve onun için saray inşa eden, Baiae Körfezi’ni yan yana dizdirdiği gemilerden üç mil uzunluğunda bir köprü yaparak at üstünde geçen Caligula, bunlarla yetinseydi belki biraz daha az ilginç olabilirdi. Kendisini tanrı kız kardeşlerini tanrıça ilan eden Caligula birçok festivale Büyük İskender, Merkür, Apollo ve hatta Venüs kıyafetleri giyerek katıldı. İmparatorluk muhafızlarından birinin karısıyla ilişki yaşarken muhafıza intihar etmesini emretti. Arenada seyircilerin arasından seçtiği kişileri aslanların önüne attı. Birçok zengin Romalıyı öldürüp paralarına ve varlıklarına el koydu. Gelir elde etmek için Romanın önde gelen kadınlarını, onların kızlarını ve öksüz çocukları sarayında açtığı genelevde topladı. Kız kardeşi Drusilla kendisinden hamile kalınca çocuğun yarı tanrı olabileceği düşüncesiyle kız kardeşinin karnının kesilerek ceninin alınmasını sağladı. Bütün bu çılgınlıkların sonunda kendi muhafızları tarafından öldürüldü.

Tarih, güç zehirlenmesi yaşayan birçok liderin sayısız tuhaflıkları ve acımasızlıklarıyla dolu. Caligula’dan iki bin yıl sonra Adolf Hitler tüm dünyayı ele geçirmeye niyetlenip bir halkı yok etmek için bütün gücünü kullandı. Yaşanan bütün acılar insanlık için öğretici bir ders olmaktan uzak kaldı. Güç yarışı bütün hızıyla devam ediyor. Bu saplantı onu ortadan kaldıracak panzehrin geliştirilememesi halinde yalnızca insanlığın değil dünyanın da sonunu getirecek gibi görünüyor.