Millici, laik tarihçiliğe karşı alternatif İslamcı tarih kurgusu yerleştirilmeye çalışılıyor. 2. Abdülhamit tek adam yönetimi olarak ifade edilen milli egemenlik karşıtı, piyasacı, dinci, özelleştirmeci nitelikteki Başkanlık sisteminin tarihsel figürü olarak öne çıkarılmaktadır. 2. Abdülhamit dindar değil dinci, dolayısıyla millet yerine ümmeti yerleştirmeyi amaçlayan laiklik karşıtı siyasal programın ve toplumsal tasarımın bayrağıdır.

2. Abdülhamit üzerinden İslamcı tarih alternatifi, lise tarih öğretim programında “1876-1913 arasında gerçekleştirilen darbelerin Osmanlı siyasi hayatı üzerindeki etkilerini değerlendirir” ifadesiyle yerleştirilmeye çalışılmaktadır. 2. Abdülhamit’in “darbeye uğrayan mağdur padişah” algısı üzerinden “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da darbeye, iç ve dış güçlere karşı devletin bekasını sağlayan lider” olduğu mesajı verilmektedir. Bunun günümüzdeki somut hedefi ise Cumhurbaşkanı’nın Başkanlık isteğidir. Zira “darbeye, iç ve dış güçlere karşı mücadelenin en etkili yolun Cumhurbaşkanı’nın, Başkan olmasından geçmektedir.”

Her ne kadar 2. Abdülhamit, “İttihad-ı İslam politikası izlese de, İslamcılığının kişisel yönetiminin bir aracı olduğunu Mehmet Akif Ersoy dile getirmiştir. Öyle ki 2. Abdülhamit, Çin’de emperyalizme başkaldıran Boksör Ayaklanmasındaki Müslümanlara vazgeçme çağrısı yapmıştır. “Dindar” denilen padişah bira fabrikaları kurmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk’e “Darbeci” İması
“İbrahimi Milletiz” söylemiyle milli egemenlik, millet karşıtı tarih oluşturma çabasının ürünü olarak Mustafa Kemal Atatürk de sinsice hedef alınmıştır. 2. Meşrutiyet karşıtı 1909 tarihli 31 Mart İsyanını bastıran ordunun kurmay subayı Mustafa Kemal Atatürk, lise tarih öğretim programında “1909” tarihinden  “darbe” diye bahsedilmek suretiyle “darbeci” olarak suçlanmaktadır. FETÖ darbe girişiminden sonra Atatürk’ün sözünü kısaltarak “hakimiyet milletindir” diyenlerin milli egemenliği genişleten Meşrutiyet’i “darbe ürünü” sayması çelişkidir.

Duyun-u Umumiye ve Kişisel Serveti
1881’de devletin mali iflası sonucu kurulan Duyun-u Umumiye ile gümrük ve vergi gelirlerinin yönetimi, Osmanlının borçlarının ödenmesi için büyük devletlere bırakıldı. Bağdat Demiryolu Projesi’yle ihalenin verildiği şirkete demiryolunun geçeceği arazinin 10’ar kilometre sağında ve solunda yer altı, yer üstü madenlerini çıkarma yetkisi verildi.

Avrupa mali sermayesiyle ilişkili Galata bankerleriyle servetini artırıyordu. Serveti 1 milyon altın liraydı. Hariciye Nazırına göre Abdülhamit’in Reichsbank’ta 5 milyon frank, 4 milyon frank ve 152.500 sterlin menkul kıymeti; Deutschebank’ta Anadolu Demiryolları şirketinin 1. emisyonundan 4 milyon Mark, 2. emisyonundan 526.400 Mark tutarında hisse senedi, 150.415 Mark efektif, 1.500.000 Frank Selanik Limanı tahvili; Credit Lyonnais hesabında 641.281 Türk Lirası bulunuyordu. Servetini ülke ekonomisinde değerlendirmek yerine, büyük ölçüde Avrupa bankalarında ve yabancı sermayede değerlendirdi.

Toprak Kayıplarını “Darbecilere” Bağlıyorlar
MEB, 1913 öncesindeki toprak kayıplarını “devletin siyasi düzenini sekteye uğratan darbeler döneminde yaşanan toprak kayıplarına değinilir” ifadesiyle 2. Abdülhamit’e değil “darbecilere” yıkıyor.

1876’da tahta oturan 2. Abdülhamit, Meşrutiyet’i ilan etmesi koşuluyla iktidara getirilirken “darbeci” olmayıp 1908’e kadar Meclisi tatile sokup tek başına iktidar olduğu dönemdeki toprak kayıplarının sorumluluğun “darbeci” denilen İttihat Terakki ve ilerici hareketlere bağlanması çelişkidir.

13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Antlaşması’yla Sırbistan bağımsız oldu, Bulgaristan Prensliği kuruldu. 6 Eylül 1908 tarihinde de Bulgaristan bağımsız oldu. Kıbrıs, İngilizlerce 1878’de Abdülhamit’in onayıyla işgal edildi. 1882’de İngiltere Kıbrıs gelirlerini, 1855 Osmanlının borç faizlerine tahsis etti. 1898’de Girit bağımsız oldu. 1908 sonrası Bosna-Hersek, Avusturya tarafından ilhak edildi. Arnavutluk, 1912’de bağımsız oldu. 1913’te ile Girit ve İmroz, Bozcaada, Meis ve Kaş adaları dışındaki tüm adalar Yunanistan’a verildi.

“Adaları Lozan’da Verdik” Diyenler Tarihi Çarpıtıyor
Adalar Lozan öncesinde işgal edilmişti. Adaların kaybedilmesinde suçlu aranıyorsa o kişi, kendisine darbe yapılacak korkusuyla donanmayı otuz yıl Haliç’te çürüten 2. Abdülhamit’tir. Donanması olmayan ülkemiz adaları savunmadı. Ege adalarının çoğu onun döneminde kaybedildi. Atatürk bu duruma dair şunları söylemiştir: “Abdülhamit Mithat Paşa’dan Hüseyin Avni Paşa’dan ve Süleyman Paşa’dan daima korkmuştu. Onlar sağ olsaydı ne ordumuz ne donanmamız bu duruma düşecekti.”

Libya, Tunus, Mısır, Yemen elden çıktı. Onun döneminde 1.592.806 km2 toprak kaybedildi. Bugünkü Türkiye’nin iki katı.

Okulları Açma Niyeti
Harbiye, Tıbbiye, Mülkiye gibi, Ziraat, Ticaret gibi modern okulları açması ülkeyi geliştirmekten ziyade iktidarını korumak amacıylaydı. Fakat subaylarda liyakat eğil sadakat aranıyordu. 2. Meşrutiyet devrimcileri orduyu bilgiye, liyakata dayalı olarak şekillendirdi. I. Balkan Savaşı’nda ordu on beş günde yenilmişken, ordunun 1. Dünya Savaşı’nda dört yıl boyunca direnebilmesi milli amaçları gaye edinen, liyakata dayalı bir tarzla ilgilidir. İsmet İnönü bunu şöyle anlatıyor: “Harpten önce yeni bir ordu yapıldı. Bu ordunun, Balkan Savaşı’nı yapan Sultan Hamit’in ordusuyla hiçbir alakası yoktur. Bu ordunun yetiştirdiği kumandanlar milli mücadelenin belkemiği olan insanlardır.”

Prof. Dr. Halil İnalcık  “Atatürk nesli, bu temelde kurulan yeni askerî mekteplerde yetişti” dese de 2. Abdülhamit milli ve laik bir devlet arzusunda değildi. Modern okulların açılması, Osmanlı’yı “hasta adam” olmaktan kurtulmaya yönelikti ama bu sefer de Alman emperyalizmine bağlanmıştı. Ordunun eğitimi Alman subaylarına bırakılmıştı.

Türkiye Cumhuriyet’ini kuran kadroların bu okullardan çıkması vatan, milli devlet, toplumsal yaşam, laiklik, gibi konularda 2. Abdülhamit ile aynı fikirde oldukları anlamına gelmiyor. Bu Cumhuriyet kadrolarının amacı Osmanlı’nın çöküşünü durdurmak kadar anayasalı Meclisi yeniden açmak, özgürlükleri, laikliği geliştirmekti. Dolayısıyla mücadelelerinin doğrudan hedefi, bu amaçlarının önünde engel olan 2. Abdülhamit’ti. Örneğin Atatürk dönemi İçişleri Bakanı Şükrü Kaya özgürlükçü kişiliği nedeniyle Paris’te 2. Abdülhamit’in istibdadına karşı mücadeleyi sürdürdüğü için padişahın hafiyelerince takip edilmiştir.

Atatürk dönemle ilgili şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Gerçi biz, belki burada bulunanların kâffesi dünyaya geldiğimiz zaman bu topraklar üzerinde yaşayanlarla beraber kahhar bir istibdad pençesi içinde idik. Ağızlar kilitlenmiş gibi idi. Muallimler, mürebbiler yalnız bir noktayı dimağlara yerleştirmeye mecbur tutulmaktaydı: Benliğini, her şeyini unutarak bir heyulaya boyun eğmek, onun kölesi olmak.