Gözümüzle göremediğimiz, elimizle tutamadığımız, hissedemediğimiz ama bir şekilde var olduğunu düşünüp hayatımızın akışını ona göre düzenlediğimiz bir kavramdır zaman. Onu genellikle birbirinin peşi sıra gelen anlardan oluşan ve bizi yaşamdaki sürekliliğin bir noktasından daha ilerideki bir noktasına taşıyan tek yönlü bir akış olarak kabul ederiz. Oysa ne olduğu, nasıl işlediği bir yana varlığı bile tartışmalıdır.

Orta Çağ felsefesinin önemli düşünürleri arasında yer alan Aziz Agustinius “İtiraflar” isimli kitabında “Peki o halde zaman nedir? Hiç kimse bana sormazsa biliyorum da biri sorup ona açıklama yapmam gerektiğinde bilmiyorum. Buna rağmen bildiğimden eminim diyeceğim bir şey varsa o da şudur: Hiçbir şey geçip gitmemiş olsa zaman geçmiş zaman olmaz,” der. Bu kavram üzerine kafa yoran önde gelen isimlerden biri olan teorik fizikçi Lee Smolin de zaman akışının hesaplamalarla değişebilen bir yanılsama olduğunu belirtir ve “Zamanın özünü anlamak bilimin karşılaştığı başlı başına en zor sorundur” der.

Kısacık Bir Süre
Evren 13,8 milyar yıl, dünya 4,6 milyar yıl, yaşam 3,5 – 4 milyar yıl önce ortaya çıkmış, günümüzdeki fizyolojik ve bilişsel özelliklere sahip olan insanlar ise genel kanıya göre iki yüz bin yıl önceye çıkmış ve modern davranışlarına elli bin yıl önce kavuşmuştur. Başka bir deyişle ilk insanın var oluşundan bugüne kadar geçen zaman evrenin başlangıcından bugüne kadar geçen zamanla kıyaslandığında göz açıp kapayacak kadar kısa bir süredir. Bu muazzam büyüklüğü algılamak biraz da bu yüzden zordur.

Çevresini kendi isteği doğrultusunda yeniden şekillendirerek dünyaya hükmetme başarısını göstermiş olan insan, aynı şekilde zamana da hükmetmek ister ama bunu bir türlü başaramaz. Tam tersine zaman, yaşam ve ölüm söz konusu olduğunda, insanı kendi yok oluşuna sürükleyen acımasız bir düşmanmış gibi algılanır. İnsanların çoğu ellerine sihirli bir değnek verilirse ne yapacakları sorulduğunda geçmişe gidip bazı anları yeniden yaşamaktan ya da bazı şeyleri değiştirmekten bahseder. Oysa geçmişteki günler yaşanmış ve bitmiştir. Ne yapsak onları geri getiremeyiz.

Geçmişteki mutlu anılarımızı özlemle hatırlamak ve hatalarımızdan ders alıp gelecekte tekrarlamamaktan başka yapabileceğimiz pek bir şey yoktur. Şimdiki zaman elimizden hızla kayıp gider ve bize akıllıca seçimler yapma konusunda pek seçenek bırakmaz. Gelecek ise ne kadar hayal kurup plan yaparsak yapalım belirsizliklerle doludur ve çoğu zaman ummadığımız gelişmeleri beraberinde getirip planlarımızı boşa çıkarır.

Geçmişin başlangıcını bilememek, içinde bulunduğumuz anı elimizde tutamamak, geleceğin son noktasını göremeyecek olmak, diğer bir deyişle insanın sınırlı bir yaşam süresine sahip olduğunu bilmesi zaman kavramına özel bir ilgi geliştirmesine ve sahip olduğu zamanı kendi anlayışı doğrultusunda en iyi en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmasına yol açmıştır.

Zaman Algısında Farklılaşma
Zamanı kendimiz ve çevremiz üzerindeki değişimler üzerinden anlamaya çalışırız. Ayın dünya, dünyanın kendi ekseni ve güneşin çevresinde dönmesiyle meydana gelen değişiklerle ölçüler belirler, saniye, dakika, saat, gün, hafta ay, yıl gibi süreleri içeren takvimleri oluştururuz. Yaşam çizgimizi bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, orta yaşlılık, yaşlılık gibi dönemler üzerinden takip ederiz.

Çocukluk ve gençliğimizde bir şeylerin olmasını, bir şeylere erişmeyi beklerken bir türlü geçmek bilmeyen zaman yaşlılığımızda ışık hızında geçiyormuş gibi gelir. Zaman algısı, ona yönelik tutum ve davranışlar kültürden kültüre ve toplumların gelişmişlik seviyelerine göre farklılaşıp çeşitlenir.

Bir Eskimo dili olan Kalaallisut, Hindistan’a ait bir dil olan Mundari, Endonezce, Fince ve Çince gibi bazı dillerde gelecek zaman kipi yoktur. Ancak bu eksiklik söz konusu dili konuşan insanların gelecek zamana diğer kültürler kadar önem vermedikleri anlamına gelmez. Tam tersine davranışsal ekonomist Keith Chen’in yaptığı bir araştırma Gelecek zaman kipi olmayan dilleri konuşan insanların tasarruf yapma eğilimi gelecek zaman kipi olan dilleri konuşan insanlara göre yüzde otuz daha fazladır.

Benzer şekilde gelecek zaman kipi olmayan dilleri konuşan insanlar emeklilik için ortalama yüzde yirmi beş daha fazla birikim yapar çünkü bir dilde gelecek zaman kipi olunca gelecek bize daha uzak bir gerçeklik olarak görünür. Gelecek zaman kipi olmayan dillerde insanlar geleceği kendilerine daha yakın bir kavram olarak ele alır.

Gelişme konusunda geriden gelen ülkelerde gün sanki daha yavaş geçiyor gibidir. İnsanlar daha az acelecidir. Yürüyüşler daha yavaş, konuşmalar daha sakindir, aşırı hızlı hareket eden insan ve araçlar huzuru bozan, şüphe uyandıran, hatta tehdit içeren varlıklar olarak algılanabilir. Arkalarından “Acele giden ecele gider, paşaya kelle mi götürüyorsun, tabakhaneye b*k mu yetiştiriyorsun,” gibi atasözleri ve deyimler sarf edilebilir. Randevular belirli dakikalar ya da saatler yerine sabah, öğleden sonra ya da akşamüstü gibi daha geniş zaman aralıkları üzerinden belirlenebilir. Bugünün işi yarına bırakılabilir. Siparişlerin gecikmesi normal karşılanabilir. Ulaşım araçlarının rötar yapmasından çok vaktinde kalkması hayret uyandırabilir.

Verimlilik esasının giderek daha fazla önem kazandığı gelişmiş ülkelerde ise zamanın en kıymetli şey olduğu ve zaman kaybına tahammül gösterilemeyeceği anlayışı hâkimdir. İş yerlerine birkaç dakika bile geç kalan insanlar çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya kalabilirler ve geç kalışların tekrarlanması işten çıkarılmayla sonuçlanabilir. Japonya’da 2017 yılında bir trenin bırakın gecikmeyi yirmi saniye erken kalması nedeniyle, şirket yetkililerinin hiçbir şikâyet gelmemiş olmasına rağmen halktan özür dilemiş olmaları zamanın yönetimine ve dakikliğe verilen önem açısından önemli bir göstergedir.

Yine aynı ülkede Kobe kentindeki su dağıtım şirketinde çalışan bir personelin yedi aylık bir dönemde masasını yirmi altı kez yemek saatinden üç dakika önce terk ettiğinin anlaşılması üzerine şirket yöneticileri basın toplantısı düzenleyerek “Son derece üzücü bir skandal yaşandı. İçten özürlerimizi sunarız,” diyerek başlarını öne eğip özür dilemişler ve söz konusu çalışana yarım günlük maaşı kadar kesinti cezası vermişlerdi.

Zaman Baskısı ve Yavaş Şehirler
Seyahatnameler ve gezi notları zaman algısındaki farklılığa ilişkin dikkat çekici ayrıntılarla doludur. Gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere seyahat edenler insanların yavaşlığına, randevularına vaktinde gelmemelerine ve gecikmelerine rağmen bu durum son derece doğal bir şeymiş gibi davranmalarına şaşırırken, gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere gidenler, insanların çok hızlı konuştuklarına, aceleyle koşar gibi yürüdüklerine, işlerin en kısa sürede halledilmesi için çaba sarf edildiğine, dakikliğe verilen öneme gıpta ederler. Ne var ki gelişmiş ülkelerde zamanı en verimli ve kaliteli şekilde kullanma anlayışı çoğu zaman insanlar üzerinde büyük bir baskı oluşturur.

Çoğu insan bu baskıdan kurtulmak için daha sakin yerlerde yaşamanın hayalini kurar. Bu hayallerin arayışa dönmesiyle birlikte 1999 yılında İtalya’da yaşam kalitesini yavaşlık ve sakinlik çerçevesinde artırmayı amaçlayan “cittaslow” hareketi başlatılmıştır. Kent merkezlerinin trafiğe kapatılması, alışveriş merkezlerinin şehir dışına taşınması, gürültünün azaltılmasına yönelik önlemler alınması gibi uygulamalarla hayata geçirilen citttaslow şehirlerinin sayısı günümüzde hızla artıyor. Türkiye’de de on yedi şehir yaptıkları düzenlemelerle cittaslow belgesi aldı.

Zamanın Ruhu
Zamanın insan üzerindeki etkilerini düşünürken Almanca “zeitgeist” teriminden türetilen ve “zamanın ruhu” olarak ifade edilen kavramı da ele almamız gerekir. Bu kavram bize her dönemin kendine özgü düşünsel ve kültürel özelliklerle donatılmış olduğunu hatırlatır ve belli bir dönemdeki olayları, anlayışı, düşünce akımlarını ya da inanışları ele alırken bu durumu dikkate almamız gerektiğini gösterir. Zamane çocukları ya da gençliği, gericilik, ilericilik modernlik, çağdaşlık gibi ifadeler zamanın ruhuna uymayı ya da gerisinde kalmayı anlatır. Kimileri benimsedikleri düşünce inanç ve öğretilerin her zaman için geçerli olması gerektiğini ileri sürerek bunlarla çatışabilecek değişimlere karşı çıkarlar. Örneğin ABD’de tutucu bir Hristiyan mezhebi olan Amishler otomobil, telefon, elektrik gibi modern yaşamın kolaylıklarını kullanmaktan sakınırlar.

Kimileri de zamanın ruhuna uyum sağlamak gerektiğine vurgu yapar. Atatürk’ün muasır medeniyetler seviyesine ulaşma hedefi bu düşünceyi yansıtır. Türkiye’de eğitime, özellikle de kız çocukları ve kadınların kendisine yeten, bağımsız ve eşit bireyler olarak topluma katkıda bulunmalarına yönelik çalışmalarıyla takdir toplayan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi kuruluşlar da bu fikrin önemli savunucuları arasında yer alırlar.

Latin edebiyatının ünlü ozanı Horatius’un bir dizesinde geçen, günü yakalamak, zamanın tadını çıkarmak, anı yaşamak, gününü gün etmek gibi anlamlar üzerinden yorumlanan “Carpe Diem” özdeyişi ise bir yönüyle hazcı felsefenin savunucusu gibi gözükse de zamanın kıymetini bilmeye, endişelere, kuruntulara kapılarak zamanı boş yere harcamak yerine, günü anlamlı yaşamaya vurgu yapar.

Zamanı Aşmak
Ölümlü bir varlık olarak zamanın kıskacından kurtulamayan insan biyolojik açıdan ölümsüzlüğün sırrını keşfedememiş olsa da gelecek kuşaklara bıraktığı eserlerle bu engeli aşmaya çalışır. Bilim ve teknoloji de hayatı kolaylaştıran buluşlar, sanat dünyasında ortaya çıkıp çağlar boyunca kendisine hayran bırakan eşsiz yapıtlar, düşünce ve inanç alanlarında toplumları ön yargılarından sıyırıp evrensel değerleri benimsemeye yönelten öğretiler, insanın ölümsüzlüğü yakalayarak zamanı aşmaya çalışırken insanlığı daha ileriye götüren katkılarda bulunmasını sağlar. Bu açıdan bakıldığında zamanın sınırlayıcılığı insanlığın tarih boyunca kaydettiği gelişmede en önemli belirleyicilerden birisi olmuştur.