“Adalet ve Kalkınma Partisinin içinden çıkacak yeni bir parti’ meselesi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Adalet ve Kalkınma Partisinde aktif rol almasının önünü kestiği günden beri Türkiye’de ‘siyasi geyik’ yapanların konusu olmuştur. Her seçim öncesi birtakım kulis haberleri etrafa saçılır, “Geliyorlar” başlıkları atılır ama gelmezler; çünkü gelseler de oyunu değiştiremeyeceklerini bilirler. Söylentiler, bir sonraki seçim arifesine kadar ertelenir.

31 Mart Yerel Seçimleri ve hukuki dayanağı olmadan yenilenen İstanbul Seçimleri, bu geyik döngüsünü kırdı. 1994’te kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçiminden bu yana hiç kaybetmeyen, hiçbir zaman da kaybetmeyecekmiş gibi ülkeyi yöneten Erdoğan, iki aydan kısa bir süre içinde iki kez yenildi. Belediyecilikte yakaladığı başarıyla Türkiye’yi yakalayan Adalet ve Kalkınma Partisinin, Bursa hariç bütün büyükşehirleri kaybetti. Türkiye İstatistik Kurumuna göre ülke ekonomisinin yüzde 70’inin yönetimi, muhalefete geçti. Yerelden başlayan yeni bir hikâye yazma şansı, ‘kazanamaz’ denilen muhalefetin elinde şimdi. Bu arada Adalet ve Kalkınma Partisinden kopan ama muhalefete de oy vermek istemeyen geniş halk kitleleri olduğunu da gördük. Erdoğan’ın ortaklık kurduğu Milliyetçi Hareket Partisi, ülkenin her yöresinde oyunu artırdı, Adalet ve Kalkınma Partisinin kale bölgesi Karadeniz’de ortağına karşı seçim kazandı. Bu, Adalet ve Kalkınma Partisinin Milliyetçi Hareket Partisine göbekten bağlı olduğunu gösteriyordu. Siyasi kariyeri boyunca önce liberaller, sonra Kürtler ve son dönemde de ülkücülerle ittifak kuran Erdoğan, ilk defa ittifakından vazgeçemeyecek kadar güçsüz kaldı.

Üç Hilal’e de eli gitmeyen Adalet ve Kalkınma Partililerin de oy vermediği gözlendi. Sandığa gitmeyenler, 31 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesini sağladı. Yenilenen seçimdeyse doğrudan İmamoğlu’na oy verip on üç bin farkın iki ayda sekiz yüz bini aşmasına önayak oldular. Bu seçim hezimeti, belediyelerin el değiştirmesinin ötesinde, Erdoğan’ın gerçeklikten koptuğunu gösteriyor. Cumhurbaşkanı, İstanbul seçimlerini herhangi bir sebep yokken yenilenmesini destekleyerek hem “Ben her türlü kazanırım,” dedi hem de Türkiye’de demokrasinin esamisinin okunduğu tek kurum olan sandığı da geçersiz kıldı. Ruşen Çakır’ın deyimiyle “Erdoğan, hayatının en büyük stratejik hatasını yaptı.”

Gerçeklikten kopan Erdoğan, kendi mutlak gücünü ‘beka’ adı altında savunmaya kalkıp bu uğurda özgürlükleri sınırladıkça, kendisini eleştirenlerin seslerini dört duvar arasına hapsettikçe yalnızlaştı, bir başına kaldı. Marquez’in “Başkan Babanın Sonbaharı” kitabında söylediği gibi, mutlak iktidar, Erdoğan’ı bir yalnız adam hâline getirdi. İsteyen faiz lobisi desin, birileri de Trump’ın tweeti… Bugün Türkiye’nin mutfaklarında söndürülemeyen yangının sebebi, itfaiyenin dahi tek bir adamdan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan oluşmasıdır. Merkez Bankası Başkanı’nın bir gece ansızın Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile görevden alınması, bu tek kişilik kadro halinin ne ilk örneğidir ne de sonuncusu olacaktır. Bu tablo, siyasi konjonktürü de Erdoğan’ın aksine döndürdü elbette. Ortağı Milliyetçi Hareket Partisinin öne sürdüğü hayali beka sorunu, derinleşen ekonomik krizin üzerini örtmedi.

Cumhurbaşkanı’nın kendi kendini sürekli referanduma götürüp, 51-49 dengesiyle meşruiyetini sürekli tahsis ettiği tablo tersine döndü; Erdoğan, kaybeden taraf artık. Dolayısıyla zaman, değişim talebiyle öne çıkanların zamanı. Adalet ve Kalkınma Partisinin Türkiye’ye en şaşalı günlerini yaşattığı günlerde ekonominin kaptanlığını yapan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en genç ekonomi bakanı Ali Babacan, kurucusu olduğu Adalet ve Kalkınma Partisinden yeni bir oluşum kurmak amacıyla bu siyasi atmosferde istifa etmesi, bu bağlamın dışında okunamaz. Babacan ve Gül, eski yol arkadaşlarının karşısına çıkıyorlar, çünkü değişimi tetikleyebileceklerini biliyorlar.

Babacan’ın çıktığı bu yolculukta kendini nereye konumlandıracağı büyük önem taşıyor. Basına yaptığı ilk açıklamada Babacan’ın yaptığı ‘orak akıl’ vurgusu, ‘AKP 2.0’ı hedeflemediklerini açıkça gösteriyor. Diğer yandan Erdoğan’a açık muhalefete başlayan eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun aksine, Babacan’ın dilinde İslamcılık da yok. Benim ve birçok başka kaynağın bugüne kadar edindiği bilgiler de bu yeni oluşumun kendini tam merkeze konumlandırmak adına sağdan da soldan da insanlarla beraber çalıştığına işaret ediyor. Öyle ki Babacan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi geçmişini keskin bir çizgiyle ayırmak adına kimi Adalet ve Kalkınma Partili isimleri reddettiği, hatta Adalet ve Kalkınma Partili vekillerin istifalarıyla kurulması muhtemel Meclis Grubu’nu dahi istemediği konuşuluyor. Seçim zamanı gelmeden evvel Babacan’ın Türkiye Büyük Millet Meclisinde parti grubu kurmasının ön koşulu, statüko partilerinin tamamından ya da hiç değilse bir kısmından temsilci kazanmasıyla olabilecekmiş gibi gözüküyor. Yani, Babacan Adalet ve Kalkınma Partisi gömleğini çıkarıyor; bir zamanların ANAP’ı gibi, liberal/merkez bir partiyle siyasi sahneye geri dönmeyi hedefliyor. Babacan’ın Adalet ve Kalkınma Partisinden istifa ettiğini açıkladığı basın açıklamasında “vazgeçilmez ilkeler” olarak tanımladığı kavramlar da bunu destekliyor. “Hepimizin amacı ülkemizin itibarını yükseltmek, halkımızın refah ve mutluluğunu artırmak, Türkiye’yi hak ettiği güzel bir geleceğe ulaştırmaktır. İnsan hakları, özgürlükler, ileri demokrasi ve hukukun üstünlüğü vazgeçilmez ilkelerimizdir,” diyor Babacan.

Fakat uzun süre Adalet ve Kalkınma Partisinin yüksek siyaset yapmış bu kişilerin, dört yapraklı bir yonca gibi her yöne hitap ettiğini halka inandırması elbette zor olacak. Uzun süredir susan, Erdoğan’ın özgürlükleri kısıtlamasına, tek adamlaşmasına ses çıkarmayan bu kişiler, geniş bir halk tarafından yangını görüp de itfaiyeyi aramayan sorumsuz vatandaştan farksız. Bu yüzden kendileriyle yüzleşmeden, sessiz geçirdikleri yılların hesabını vermeden “İkinci AKP” olmamayı başarmaları pek mümkün gözükmüyor. Elbette yanlarına çekecekleri insanların kimlikleri de bu süreçte önemli rol oynayacak. Birçok kaynak, Babacan’ın yurtdışındaki başarılı Türk akademisyenlerle ve siyasi bagajları yüklü olmayan iş insanlarıyla yakın temas halinde olduğunu söylüyor. Uluslararası alanda, ekonomi biliminin en yetkin insanlarından görülen Daron Acemoğlu ile dahi görüşmelerin sürdüğü söyleniyor. Bu kişiler, Babacan’ın oluşumunu elbette merkeze çekme potansiyeline sahip. Ancak ‘teknokratlar partisi’ imajı oluştuğu takdirde de partinin halka inip inemeyeceği bir başka soru işareti olabilir.

Bir diğer önemli husus ise, Babacan’ın kamuoyu açıklamasında yaptığı gençlik vurgusu. Genç işsizliğinin tavan yaptığı, otomasyon gibi yeni kavramlarla gençlerin geleceğe dönük plan yapmasının güçleştiği, dolayısıyla umutsuzluk ve belirsizliğin kol gezdiği bir dönemden geçtiğimizin bütün siyasi partiler kavramak zorunda. Türkiye, 29-30 civarındaki yaş ortalamasıyla batıya kıyasla epeyi genç bir nüfusa sahip. Şu anın ana akım partileri Adalet ve Kalkınma Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisinin ise bu gençliği kaçıran, statükocu çizgide siyaset yapıyor. Babacan, bu gençliği “Dünya hızla değişti. Ülkemizde ise parlak bir gelecek vaat eden, bambaşka beklentileri olan, dinamik, yeni nesillerimiz var artık” diyerek daha ilk açıklamasından gözüne kestirdiğini belli ediyor. Gençlerin sorunlarına çözüm üretip üretemeyecekleri ise henüz belirsiz, tabii ki. Babacan’ın, yaklaşık dört yıl sonra ilk defa kamuoyuna doğrudan hitap ettiği açıklamasında ortaya koyduğu “yepyeni Türkiye’yi inşa etme” vizyonunu da es geçmemek gerekiyor.

Türkiye’de muhalefetin, Adalet ve Kalkınma Partisine uzun süre alternatif olamamasının ana sebeplerinden biri, böylesi bir vizyon ortaya koyamaması. KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın 23 Haziran öncesinde Medyascope’ta verdiği mülakatta da ısrarla vurguladığı gibi Türkiye toplumu, her zaman bir kurtarıcı bekliyor. Oysa kişilerin ötesinde, siyasi oluşumların hangi ilkeler üzerine kendilerini bina ettiklerini gösteremiyor, ülkenin Kürt sorunu gibi büyük meselelerini nasıl çözeceğini ortaya koyamıyorlar. Bu da muhalefetin inandırıcılığının doğal olarak sebep oluyor. Babacan, bu statükonun dışına çıkacakmış gibi duruyor.

Elbette bütün bunların ötesinde, Babacan ve ekibinin iktidar olup olamayacağını, normal şartlar altında dört yıl sonra gerçekleşmesi beklenen bir sonraki seçimlerde ne kadar oy alabileceğini kestirmek zor. Fakat karpuz gibi ikiye bölünmüş bir seçmen profili ve Cumhur İttifakı’ndan da Millet İttifakı’ndan da kopuşların minimal olduğu düşünülünce, bu kutupları kırma potansiyeline Adalet ve Kalkınma Partili geçmişi sebebiyle doğal olarak sahip Babacan ve Gül’ün alacakları her oy, sonucu değiştirme potansiyeline sahip. Bütün Adalet ve Kalkınma Partisinin, Milliyetçi Hareket Partisi bloğunu eritmelerini beklemek her ne kadar gerçekçi olmasa da Cumhur İttifakı’nın yüzde 50+1 oranını yakalamasını engelleyebilir, kimin kazanacağını belirleyebilirler. Kısaca söylemek gerekirse, yıllardır süregelen geyik gerçek oldu, merkezin sahipleri geri geldi. Adalet ve Kalkınma Partisinin – Milliyetçi Hareket Partisinin ikilisinin ülkeyi yönetemediğini düşünen muhafazakâr-milliyetçi kitlelerin, sığınabilecekleri bir liman oluşuyor. Yani, Babacan ve Gül, oyun kurucu rol üstlenebilirler. Klişeleşmiş tabirle söylemek gerekirse: Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.