Bu aydan itibaren her ay, Türkiye gündeminin son bir aydaki fotoğrafını çeken, önemli olayları özetleyen ve analiz eden, yazılar kaleme alacağım. Geçtiğimiz bir ayda Cumhur İttifakı koalisyonunca yeni otoriter uygulamalara gidildi ya da gidileceğinin sinyalleri verildi. Öncelikli konulardan bir tanesi sosyal medyaydı. Geleneksel medyayı çok büyük oranda denetim altına almış olan Erdoğan/AKP yönetiminin kısmi bir özgürlük alanı olmaya devam eden sosyal medyayı da benzer biçimde denetlemek istediği biliniyor. Bu yönde adımlar atılacağının ilk sinyalleri verildi, özellikle sosyal medya şirketlerinin gerektiğinde muhatap alınabilecek ofislerinin Türkiye’de bulunması gerektiği belirtildi. İlerleyen haftalarda bu konuda neler olacağını göreceğiz.

Sosyal medyanın denetim altına alınacak olması, bu mecrayı daha aktif kullanan özellikle “Z kuşağı” genç kesimde bir huzursuzluk yaratıyor. Erdoğan, seçim başarısı için bu kesimi kaybetmemek için bir takım hamleler yapsa da, sosyal medya sansürünün bu konuda Erdoğan’a kaybettireceğini tahmin etmek zor değil. Ama ne kadarlık bir kayıp olacağını şimdiden kestirmek güç.

Diğer bir otoriter uygulama, fiili kurucusunun Erdoğan’ın eski başbakanı yeni rakibi olan Ahmet Davutoğlu’nun olduğu Şehir Üniversitesi’nin kapatılması oldu. Şehir Üniversitesi zaten  dönemin AK Parti yönetiminin arazi ve kredi tahsisi gibi konulardaki kayırmacılığı ile kurulmuş muhafazakar/İslamcı eğilimde bir üniversiteydi. Eski dost şimdi düşman olunca, yani Ahmet Davutoğlu AK Parti’den ayrılıp kendi partisini kurunca, kayırmacılık aniden düşmanlığa döndü. Arazi ve kredi tahsisinde yapılan yardımlar kesilince üniversite kapatılma noktasına geldi ki zaten iktidarın istediği de buydu.

Üçüncü bir otoriter uygulama, sivil toplumun zaten iyice cılızlaşmış sesini neredeyse tamamen kısmayı amaçlayan “çoklu baro sistemi” oldu. Barolarda, iline göre değişmekle beraber özellikle büyükşehirlerde, sol/Atatürkçü kesimin ağırlıkta olduğu ve bu ideoloji doğrultusunda hareket ettiği bilinen bir gerçek. Şimdi iktidar, büyük şehirlerde birden fazla baro kurulmasına izin vererek, sendika sisteminde olduğu gibi, kendi ideolojisine uymayan baroları saf dışı edecek, sadece kendi ideolojisinden olan baroları muhatap alacak ve böylece adalet ve hukukla ilgili konularda hukuk camiasının desteğini alıyor görüntüsünü daha kolay oluşturacak.

Çoklu baro sistemine dair yasayı iktidar, baro başkanlarının yoğun muhalefetine rağmen Meclis’ten geçirdi. Böylece Türkiye’deki adalet ve hukuk sistemi bir yara daha almış oldu. Erdoğan/AKP yönetiminin sivil toplumda kendi gibi düşünmeyen kuruluş ve örgütlerle demokratik teamüller gereği uzlaşmaya çalışmak yerine, onları denetimi altına almaya çalışan anlayışı bir kez daha kendisini gösterdi.

Geçtiğimiz bir ayda, bir yandan otoriter uygulamalar artar muhalefet her gün biraz daha cendere altına alınırken, diğer taraftan dindar muhafazakar kesimin hoşuna gidecek bir takım adımlar atıldı. Bunların en son örneği, İslamcıların uzun zamandır olmasını talep ettiği, “Ayasofya’nın müzeden tekrar camiye çevrilmesi” isteğinin yerine getirilmesi oldu. Bu hamle ile Erdoğan’ın bozulan ekonomi sonrası güvenilir kamuoyu anket şirketlerince “kararsız” hale gelen eski destekçilerini yeniden kazanmayı ya da en azından daha fazla destekçi kaybetmemeyi amaçladığı söylenebilir.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin, tesadüfi olmayan bir şekilde, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin yıl dönümünün anılacağı ve kutlanacağı Temmuz ayına gelmesi, dindar muhafazakar kesimdeki coşkuyu daha da artırmış gözüküyor. İktidar, darbe girişiminden beri bu günü, Malazgirt Zaferi’yle ya da Kurtuluş Savaşı’yla kıyaslarak, olduğundan daha önemli göstermeye çalışıyor. Bu şekilde tabanına verdiği birlik ve beraberlik duygusunu pekiştirmek istiyor. Erdoğan’ın tabanına kazandırdığı bu soso-siyasal kimlik, aslında onun bugüne dek iktidarını koruyabilmesinin de en önemli nedenlerinden. Dolayısıyla, 15 Temmuz tarzı hadiseler iktidara “safları sıklaştırmak” adına yeni fırsatlar sunuyor.

Erdoğan/AKP yönetiminin dindar muhafazakarların hoşuna gidecek adımlar atmasında, AK Parti’nin kendi içinden çıkan partilerin AK Parti’den gelecekteki seçimlerde oy koparma potansiyeli büyük bir rol oynuyor. Erdoğan/AKP, çoğunluk muhafazakar seçmeni bu partilere kaptırmak istemiyor. Ancak ekonomiyi kısa vadede düze çıkaramadığı, işsizlik ve enflasyon veriler gizlense de artmaya devam ettiği için kültürel alana yükleniyor, bu alanda ardı ardına adımlar atıyor.

Sosyal medya kısıtlamaları da bu minvalde değerlendirilebilir çünkü yeni kurulan ve bizatihi AK Parti’nin içinden çıkan DEVA ve Gelecek partileri, geleneksel medya iktidar baskısıyla büyük oranda kendilerine kapatıldığı için, asıl olarak sosyal medya üzerinden topluma ulaşmaya çalışıyor. İktidarın bu alanı kontrol ederek, bu iki partinin muhafazakar tabanla buluşmasını engellemeyi amaçladığını söylemek yanlış olmaz. Zira DEVA ve Gelecek partileri, geleneksel olarak AK Parti’nin tabanını oluşturan çoğunluk muhafazakar seçmene hitap etme potansiyelleriyle Erdoğan/AKP için CHP ve İYİ Parti’ye oranla daha büyük bir tehdit oluşturuyor.

İlerleyen aylarda ekonomi bozulmaya devam ettikçe -ki özellikle pandeminin etkisiyle yakın zamanda toparlanacak gibi durmuyor-, Erdoğan/AKP yönetiminin bir yandan muhalefete yönelik otoriterliğinin dozunu artıracağını ama bir yandan da kendi dindar/muhafazakar tabanını hoşnut etmeye, ekonomik zorluklardan bunalan kesimleri kültürel alanda attığı bir takım adımlarla ya da oluşturmaya çalışacağı yeni kutuplaştırmalarla, kendi partisini desteklemeye devam etme konusunda ikna etmeye çalışacağını ön görmek zor değil. İlerleyen haftalarda bu konuda atılacak yeni adımlardan en önemlisi, zamanında bizzat AK Parti tarafından imzalanan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek olacak gibi duruyor.