Edebiyat hem herkes için var olması hem kimse için var olmaması yapıtın aidiyeti sorusunun son tahlilde yanıtsız kalmasına yol açar. Edebi metin, alımlayıcıyla buluştuğunda yazarın hegemonyasından çıkar ve okurun mülkü hâline gelir, ancak hâlâ kısmen yazarın tasarrufundadır. Yazar yeni baskıda değişiklikler yapabilir hatta metni bir daha yayımlatmama kararı bile alabilir. Max Brod, Kafka’nın isteğini yerine getirseydi bugün hiçbirimiz yazdıklarını okuma şansına erişemeyecektik. Öyleyse metin, kime aittir? Ya da şöyle sorulabilir: Metin kime daha çok aittir?

Okurun metni yorumlama çeşitliliğini göz önünde bulundurursak, yazarın niyetini aşan bir durum söz konusu olduğu su götürmez. Alımlayıcının yorumlama yetisi  yatay ve dikey koşullara göre değişkenlik gösterebilir, böylece sayısız matris ortaya çıkar. Öyleyse, okur metni temellük ederek bir bakıma sahipleniyor da! Bu demektir ki, yapıtın mülkiyeti el değiştiriyor. Yazarın metne müdahale hakkı sona ermese bile okurun algısını metin içinde daha fazla yönlendiremeyeceği gayet açık. Hâl böyle olunca, yayımlama sonrası röportaj, tanıtım ve tahlillerin devreye girmesi kaçınılmaz. Okur ile metin arasındaki mesafeyi ayarlamaya az çok etki eden suni yönlendirmeler ya da dışarıdan müdahaleler yapıtın görece bağımsızlaşmasını sağlar. Edebiyatın gücü de buradan ileri gelir, yapıtın yazarı da alımlayıcıyı da aşmasından.

Okuma ile beğeni dengesizliğinin başlıca nedeni metin merkezli okumadan ziyade yazar veya okur merkezli okumanın yaygın olmasıdır. Hirsch yazar merkezli okumayı önceler, Gadamar’e göre ise okur ve metin birlikte anlam üretir. Yorumlama ona göre ufukların kesişmesidir. Rus biçimcileri ya da Fransız yapısalcıları ise bazı bağlamsal farklara sahip olsalar da temelde metnin edebiliğini tahlil etmeyi ilke edinirler. Barthes edebi metinde konuşanın dil olduğunu söyler, yazar kağıttan bir varlıktır ne de olsa.

Yorum, yapıtın aidiyetini belirler. Yorum sahibi kim ise, yapıt onundur artık. Yazar kendi metninin hem ilk hem son okurudur. Yapıtın kütüğü kendisindedir nihayetinde. Yazarın ve okurun niyeti bir yana, metnin niyeti tüm yorumların üstündedir.  Ampirik yazarı ve ampirik okuru yok sayan metin merkezli okuma edebi metnin asıl değerini ortaya koyar. Metin merkezli okuma zamansız bir okumadır. Umberto Eco da yazarın niyeti ile okurun niyeti arasındaki diyalektiği incelerken metnin niyetine öncelik verir. Böylece, yapıt, dolayısıyla edebiyat nefes alan, irade sahibi bir canlı haline gelir. Ömrünü kendi belirleyen tek canlı. Yapıt künyesini kendi belirler, yazara ve okura aşırı imtiyaz tanıyan yorum ve eleştiriler bir anda geçersiz hâle gelir ya da başatlığını kaybeder.

Yapıtın değerini zamanın belirleyeceğini öne süren kadim inanışı da yerle bir eden metin merkezli okuma, edebiyatın insanüstü bir konuma sahip olduğunu da gösterir, bir türlü esbabı-mucibesi çözülemeyen büyülenmenin köklerini burada aramak gerekir, görünmeyenin gücünde. Edebiyat göstererek değil, gizleyerek güç kazanır. Yapıtın ontolojisi alımlayıcının çok yönlü algısından ya da yazarın anlatım olanaklarından yararlanma yetkinliğinden ziyade, kendi özgül koşullarının kaderiyle belirlenir. Yapıt kaderini kendi yazar. Edebiyatın özerkliği buradan ileri gelir.

Edebiyat zamansız itirazın, kararlı direnişin, estetik başkaldırının ötesindedir, ideolojiler üstüdür. Enformasyon aracı değildir. Sağaltıcılığı doğrudan vazife edinmez, değişime katkısı yavaş ama kesindir. İnsan edebiyata aittir, edebiyat ise insana. Hem herkese aittir, hem hiç kimseye ait değildir edebiyat.