Yolculuğuna 13,8 milyar yıl önce neredeyse küçücük bir nokta olarak başlamasına karşın çapı doksan üç milyar ışık yılı gibi akla hayale sığmayan bir büyüklüğe ulaşan, bununla kalmayıp her an baş döndürücü bir hızla büyümeye devam eden evrenin ve buna bağlı olarak dünyanın sürekli bir değişim içinde oluşu canlılar üzerinde olumlu ya da olumsuz etkiler yaratabilir.

Canlılar bu etkiler karşısında türsel özelliklerinin sağladığı olanaklar doğrultusunda savunma ve uyum mekanizmaları geliştirmeye çalışır, söz konusu etkilerin getirdiği değişimlere ayak uydurabilenler daha yüksek bir yaşama şansı elde ederken uyum sağlayamayanlar da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirler. İnsan da doğanın dayatmaları karşısında bir arada kalıp ihtiyaçlarını gidermek, sorunlara çözüm bulmak için bir arada yaşayıp, birlikte mücadele etmek yolunu benimsemiş, bu durum toplumların yapılanmasına, sosyal düzenin kurulup çarklarının dönmesini sağlayan kültürün oluşmasına yol açmıştır.

Türümüz tarih sahnesinde ortaya çıktığı andan bu yana kendisi için en uygun yaşam düzenini oluşturup yerleştirmeye çalışmış, bu düzeni korumak uğruna değişim rüzgârlarına var gücüyle direnmiştir. Bununla birlikte, oluşturulan düzenin o andaki haliyle kendisine ve birçok insana yeterli faydayı sağlayamadığını, yeni ve farklı koşullar karşısında dayanamayacağını, yapılması gereken değişikliklerin kendisi ve toplumu için daha iyi bir yaşam sağlayacağını düşündüğü andan itibaren de söz konusu değişimi gerçekleştirmek için son derece büyük çabalar harcamıştır. Düzenin yokluğu akla düzensizliği ve onun en uç noktası olan kaosu getirir.

Davranışlarının temelinde istikrar arayışı gibi bir ana etken bulunan türümüzün düzensizlikten ve onun getirdiği belirsizlikten ne kadar büyük bir rahatsızlık duyacağını tahmin etmek zor değildir. Ne var ki bugüne kadar oluşturulan toplumsal düzenlerin hiçbirinin mükemmel olmayışı insanları ve toplumları değişime zorlayan koşulların ortaya çıkmasına yol açmış, insanlık tarihi de bu yönüyle düzen ve değişme çatışmalarının arenası haline gelmiştir.

Değişimin Anahtarı Kolaylık
Antik çağın önemli düşünürleri arasında yer alan Yunanlı filozof Heraklit’in günümüzde de popülerliğini koruyan “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” “Aynı ırmakta iki kere yıkanılmaz” gibi sözleri çevremizde sürekli bir değişimin yaşandığına, insanların ve toplumların da bu değişime ayak uydurmak zorunda olduklarına vurgu yapar. Bununla birlikte, bir toplumu değişime yönlendirmek her zaman kolay değildir. Hayatı kolaylaştıran yenilikler ve teknolojik buluşlar genellikle daha çabuk kabul edilir. Bugün eski çağların düzeninde yaşamakta ısrar eden birkaç topluluk hariç en muhafazakâr insanların bile ellerinden akıllı telefonları düşürmemeleri, imkânları ölçüsünde en hızlı ve güvenli ulaşım araçlarını tercih etmeleri, en yüksek teknolojiye sahip makineleri edinip kullanmaya çalışmaları değişimin hayatı kolaylaştırma yönünde daha hızlı ilerleyebildiğini gösteriyor.

Öte yandan söz konusu yeniliklerin sosyal düzende var olan bir sistemle çatışma olasılığı, söz konusu sistemin o toplumdaki etkinliği, gücü ve ufuktaki değişimden nasıl etkilenebileceği gibi etkenlere bağlı olarak artabilir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde matbaanın kullanımının gecikmesi o dönemde halkın gazete kitap gibi basılı yayınları halkın okuma alışkanlığını düşük olması ve din kaynaklı muhafazakârlık gibi nedenlere dayandırılsa da devlet teşkilatında önemli bir yere sahip olan kâtip zümresinin direnişinin etkili olduğu da belirtilmektedir.

Yeniçerilerin zaman zaman değişiklere isyan etmelerinin “kazan kaldırmak” deyimine dönüşmesi de Osmanlı tarihinin bir parçasıdır. Vezir, baş vezir hatta padişahların kaderlerinin belirlenmesinde etkili olacak kadar güç sahibi olan yeniçeriler de sonunda değişim rüzgârlarına dayanamayıp yerlerini zamanın şartlarına uyum sağlayacak şekilde donatılmaya gayret edilen yeni askeri düzene bırakmak zorunda kalmışlardır.

Yeni Çatışma Alanı İnternet
Günümüzde sosyal düzeni koruma ve yeniliklere uyum sağlama konusunda teknoloji üzerinden yaşanan çatışmalara baktığımızda, hayatımıza büyük kolaylıklar getiren, bilgi edinme ve haberleşmeye büyük bir hız kazandıran internet de ilginç bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Kimi ülkeler ekonomilerine büyük bir ivme kazandıran interneti destekleme yoluna giderken, otoriter yönetimlerin ve katı dinsel geleneklerin etkili olduğu bazı ülkelerde internet ve sosyal medyaya topluma zarar verdiği gerekçesiyle cezalar, büyük çaplı sansürler ve yasaklamalar uygulanabilmektedir.

Düzeni koruma ve değişerek hayat koşullarını daha iyiye ulaştırma arasındaki mücadelede düzenin devamından yana olanlar muhafazakârlar olarak isimlendirilirler. Toplumun elde etmiş olduğu kazanımları ve değerleri kutsallaştıran ve korunup muhafaza edilmesi gerektiği konusunda ısrar eden muhafazakâr görüş geçmişten bu yana felsefe ve siyaset dünyasında geniş çevreler tarafından desteklenmiştir. Muhafazakârlığı sistemli bir düşünce olarak savunan ilk kişinin İngiliz filozof Edmond Burke olduğu belirtilmektedir. Fransız Devrimi zamanında yaşayan Burke, çok sayıdaki İngiliz devlet adamı ile birlikte devrimin kendi ülkesine de yayılacağından endişeleniyordu ve bu nedenle sistemli bir ideoloji oluşturarak düşünsel alanda bir karşı mücadele başlattı. Bu ideoloji İngiltere ve ABD gibi gelişmiş Batılı ülkeleri değil, Osmanlı ve Çin imparatorlukları gibi gelenekçi ülkeleri de etkiledi. Muhafazakârlık zaman içinde milliyetçiliği ya da dini değerleri ön plana alan farklı yönlere doğru ilerledi ve günümüzde de büyük oranda etkin bir güç olarak varlığını sürdürüyor.

Günümüzde politikanın sağ ve sol olarak bölünmesinin gerisinde de de Fransız Devrimi sürecinde yasama meclisindeki oturma düzeni vardır. Kralın yerinde kalarak meclisle birlikte ülkeyi yönetmeye devam etmesini isteyen, radikal bir değişiklikten yana olmayan muhafazakâr temsilciler sağ tarafta oturuyorlardı, sol tarafta cumhuriyet taraftarı devrimciler vardı. Zaman içinde sağ muhafazakârlığın sol da yenilik, değişim ve ilericilik taraftarlarının sembolü haline geldi.

Düzen ve Çıkar İlişkisi
Toplumsal düzenin işleyen çarklarından kendilerine fayda sağlayan kesimler elbette bu düzenin aynı şekilde devam etmesini, yenilik ya da değişiklik olacaksa bile bu durumun kendilerini olumsuz yönde etkilememesini isterler. Bu uğurda büyük dayanışmalar sergilenir. Gücü ve sermayeyi elinde tutan seçkinler çoğu zaman yanlarına dinsel kurumları alıp milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını pompalayarak ayrıcalıklı konumlarını sonuna kadar muhafaza etmek isterler. Bu amaçla kullanılan taktik de genellikle aynıdır. Ortak bir düşman yaratılarak tehdit algısı oluşturulur ve değişikliklerin toplumu zayıflatarak düşmanla mücadeleyi zorlaştıracağı, dolayısıyla toplumun bir yok oluşa sürükleneceği, birlik ve beraberlik sağlanarak düzenin devam ettirilmesi gerektiği ileri sürülür.

Otoritenin giderek daha fazla egemen olduğu bu yönetim modelinde düzendeki aksaklık ve hataları sorgulayanlar da düşman ya da düşmana hizmet edenler kategorisine dahil edilir. Çoğunluğun baskı, korku ya da rüşvetle susturulduğu böyle bir ortamda değişimi talep etmek bile çok zordur. Bu talebi dile getirenler her türlü aşağılama, dışlama ve sindirme politikasıyla karşı karşıya kalır; hatta kimi zaman sürgün gönderilir, hapsedilir, işkence edilir ve öldürülürler. Bu cezalar yalnızca kendilerine değil ailelerine ve yakınlarına da uygulanabilir. Bu koşullar altında kıt kanaat geçinenlerin değişim yerine düzenin devam etmesini arzu edenlerin yanında konumlanmalarının aslında şaşıracak bir yönü yoktur. Elde olan kısıtlı imkânların da kaybolabileceği kaosla sonuçlanacak belirsiz bir gelecek düşüncesi insanların büyük bir çoğunluğunu bu şekilde davranmaya zorlar.

Zulüm Silahı Ters Teper
Ne var ki, bütün bu korunma önlemleri bir noktada iflas eder çünkü baskı arttıkça düzenden hoşnut olmayanların sayısı da fazlalaşır ve değişim elbet bir gün kapıyı çalar. Güçsüz kesimleri ezen zalim liderler için söylenen “Zulmün artsın ki zeval bulasın” sözünün karşılığı da budur. Artık düzenin kendisi düzen olmaktan çıkmış ve kaosa dönüşmeye başlamıştır. Baskının yüksekliği oranında şiddetli çatışmalar kaçınılmaz hale gelir. Dünya tarihi uzun yıllar hüküm sürmüş birçok diktatörün kanlı eylemlerle devrildiği, giyotinlerle kafalarının uçurulduğu, kurşuna dizildiği ya da darağacında sallandırıldığı örneklerle doludur. Çoğu zaman bu yüksek bedelleri yalnızca kendileri ödemez, ülkeleri de işgallere, iç savaşlara, yoksulluklara ve daha birçok felaketlere sürüklenir.

Öte yandan büyük uğraşlar sonucunda değişimi gerçekleştirenlerin yeni bir toplumsal düzen oluşturma ve kalıcı kılma çabaları kendilerinin de sonraki değişimlere karşı muhafazakârlaşma tehlikesini beraberinde getirmektedir. Kurdukları düzenin yanı sıra kendilerini de toplumun zirvesinde kalıcı kılma çabası ise düzen ve değişme arasındaki çatışmanın kısırdöngüye dönüşmesinde temel bir etkendir. Diğer bir deyişle ütopyaların distopyalara dönüşmesinin gerisinde çoğu zaman bu ve benzer eğilimler vardır. Rusya’daki sosyalist devrimin pek de uzun sayılmayacak bir süre içinde Stalinist bir muhafazakârlığa dönüşmesi bunun tipik bir örneğidir.

Kırılmaya Karşı Esneklik
Bu tür durumlardan kaçınmanın en etkili yollarından birisi belli kişileri, grupları, inançları ya da ideolojileri kutsallaştırmaktan vazgeçip toplumsal sisteme gelecekteki değişimlere uyum sağlayacak şekilde esneklik kazandırmaktan geçmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusal bir hedef olarak belirdiği “Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma” ülküsü de bu yönüyle kimi muhafazakâr çevrelerin dile getirdiği gibi kendi kültürünü bir yana bırakıp Batı kültürünü benimsemek değil, ülkenin devamlılığının sağlanabilmesi için toplumun dünyadaki değişimlere ayak uyduracak şekilde geliştirilmesi anlamını taşımaktadır. Söz konusu hedefin bu yönüyle İslam peygamberine atfedilen “İlim Çin’de bile olsa gidip onu bulunuz” sözünden büyük bir farkı yoktur.