Geçtiğimiz haftalarda hava sıcaktı; sonra birden soğudu. Evden çıktığım son gün, erik ağaçlarının çiçeklerine kar yağıyordu. En son çocukken izlemiştim böyle bir şeyi, yine bir Mart ayı, erik çiçekleri kardan saçılırken. Sonra hiçbir şey güzel olmadı zaten.

Karamsarlık ile gerçekçilik arasında her zaman düşünüldüğü gibi bir ilişki olduğunu sanmıyorum. Yani, gerçekçi olmayan insanların, gerçekçiliğe verdikleri bir isim gibi düşünülür genelde. Sanki gerçekçi olmamayı başarabilen o harika kişiler birer aptalmış gibi. Hayır, öyle olduğunu zannetmiyorum. Karamsarlık ile gerçekçilik arasındaki ilişki daha ironik. Karamsar düşünebilme becerisinin, olumlu düşünebilmek kadar duygusal olduğunu iddia ettim hep. Gerçekçi biri için, yargılar gerçeklikleri ile sınanır. Karanlık ve aydınlık, iyi ve kötü, güzel ve çirkin gibi, Hint felsefesinden devşirme bir düalist yargılamaya ihtiyacı yoktur.

Gerçekliğin ne kadar gerçek olduğunu sorgulamayı gerekli bulmuyorum. Çünkü bildiğimiz her şey gibi onu da biz uydurduk. Ancak soyut birer araç olmaları uydurduğumuz pek çok şeyin işlevselliğini nasıl engellemiyorsa… Neyse. Demem o ki, gerçeklik, insan topluluklarının ortaklaşa deneyimlediği bir halüsinasyondur ve gerçeklik tartışmalarının tümüne yakını, hangi topluluğun halüsinasyonunu ortak kabul edeceğimiz ile alakalıdır. Fakat bundan bahsetmek istemiyorum.

Rasyonalizm sosu ile kavrulmuş 20’inci yüzyılın son acı meyvelerinden olarak, erik ağaçlarına kar yağdıktan sonra hiçbir şeyin iyi olmayacağına ne denli inandığımdan bahsetmek istiyorum. Çünkü biliyorum, burası inançların ülkesi. İnanmak, bilmekten daha değerli bu topraklarda. Telkin, hislerden değerli. Ancak, değer biçilmiş olmanın erozyonu diye bir şey de var. Biliyorum, inancın alınıp satılabilen, pazarlanabilen bir şey olduğunu ve bu yüzden herkes için çok hassas bir konu olduğunu… Çünkü biliyorum, inançlı kapitalistler ülkesinde yaşadığımı… Sol ve sağ, muhafazakar ya da liberal, radikal ya da ılımlı, inançlı kapitalistler ülkesi burası…

Burası bu ilginç kapitalizmin mallarını korumak için polis rolünü üstlenmeye gönüllü milyonların yuvası, polislerden nefret ettiklerini söyleseler bile. Her tartışmanın mutlaka bir tarafın inandığı değerin yüceltilmesi ile bitmesi gerektiğini prensip haline getirmiş insanların memleketinde yaşadığımı biliyorum ve eğer olur da söz konusu değeri yüceltecek yeterli sıfatlar bulunamazsa, karşısında kabul ettiği değeri aşağılayarak bir yere gelinebileceğini biliyorum. O yüzden, hiçbir mantığı olmasa bile hakaret ve aşağılama farklı biçimlerde bu ülkenin ceza yasalarında suç olarak tanımlanabiliyor, biliyorum.

İnandığımız her şey, teolojik olmayanlar da dahil buna, alınıp satılabilir ve değerlerinin korunması için ekstrem önlemler alınması gerekmektedir. Oysa ki içtiğiniz suyun güvenliği bu ülkede bu kadar sıkı güvence altında değildir. Birey, sudan ucuzdur. Özellikle de gücü yetiyorsa etrafındaki güruhun, tüketiverirler. Hem de hiç acımadan! Toplumun bir tahakküm aracı olduğunu kabul eden ve bu tahakkümü övgülere boğan özgürlükçüler, yine buradadır.

Birey olmanın bedelini ödemekten korkan ama çok daha ağır bedelleri kolektif çalışma ile ödemekten çekinmeyen insanların arasında yaşarsınız. Çünkü içten içe, kolektivist düşünse de fedakarlık kavramına inansa ve eşitliğin emek kadar kutsal olduğunu söylese de o da içten içe kapitalisttir. Biliyordur, yeterince akıllı oynarsa kartlarını, o bir eylemde gaz yiyerek ödeyecektir bedelini ya da yurt dışına kaçmakla. Fakat eylemsel boyutta birilerini daima kendini öldürene kadar yetersiz beslenmeye ikna edebilirler. Sonuçta bu mücadeleyi de birlikte verdik değil mi?

İşlerin daha iyiye gitmeyeceğini biliyorum çünkü coğrafi iki yüzlülüklerimizin farkındayım. Ben de paylaşıyorum bunları. Kendimin haklı ya da haksız olduğunu biliyor dahi olsam, bazen bu refleksin üstesinden gelemiyorum. Açıkçası gelmek de istemiyorum çünkü her kuralın bu kadar harmonik olduğu bir ortamda sabit kalmak sadece doğal seleksiyona hizmet eder. Bildiklerimizin değeri yok, inandıklarımız daha önemli. İdeolojilerimiz için ya da ideolocya makremeleri için enerji harcamak daha mantıklı değil mi? Ancak yine de ısrarla inanmıyorum. Ne bir yaratıcının olduğuna ne de bir gün devrim olacağına. İnanmıyorum Herod’un bebek avladığına ya da bizi gözeten iyi niyetli uzaylılar olduğuna. İnanmak kavramıyla aram hiç iyi değil hatta. İnanmam gerekiyorsa bir olguya, henüz yeterince ikna edici olamamış demektir. O yüzden ısrarla bildiklerimi söylüyorum. Çünkü yanlış biliyor olabilirim ya da doğru biliyor olabilirim ama bildiklerimden kaçamam.

Tabii ki fanatizmin ülkesinde bildiğinin yanlış olduğunu kabul etmek yüz kızartıcı bir suçtur. Toplum, fanatik yetiştirir. Fikir değiştirmek ya da güvenilmez olduğun anlamına gelir ya da yalancı olduğun… Bir görüşünün yanlış olduğunu kabul edip, başka bir görüşü destekleyemezsin çünkü ne denli dönek olduğunu ilk fısıldayanlar yeni desteklediğin görüş içinden çıkarlar. O yüzden bazen yanlış olduğunu düşündüğüm halde, bilmeye devam ediyorum aynı şekilde. Çünkü biliyor olmanın içi boşaltılıp, oluşan negatif uzaya inancın yüksek basınçla doldurulduğu bir ülkede yaşadığımı biliyorum.

Bliyorum, Çukurambar’daki evlerinin klasik anlayışla dekore edilmiş salonlarında “yarasa yiyen Allahsız Çinlilerin şimdi nasıl sapır sapır döküldüğünü” gülerek anlatanların aynı zamanda Çin’in patlayan tüm inşaat projelerimizi satın almaya başladığından haberdar ve müteşekkir olduğunu. Laos ya da Cibuti gibi, ya da Tacikistan… Biliyorum, vatandaşlığa geçip, Türkçe isimler alıp, burada onlarca şirket kuran Çinlilerin hangi ihalelere girdiklerini. Onlar da biliyorlar, çünkü Çukurambar’da yaşıyorsan ve akrabalık ilişkilerinde iyiysen her şeyi bilebilirsin herkesten önce. Buna rağmen, umursamıyorlar. Oysa ben, hem Çin yayılmacılığının buraya da sıçramasından korkuyorum hem de Perinçekçi arkadaşlarımı hayran bırakacak şekilde Çin ekonomisinin şu son virüsten dolayı çökmemesini istiyorum. Çünkü hiçbirimiz hazır değiliz.

Şiddete tapıyoruz. Fiziksel ya da düşünsel olması fark etmez; şiddete bayılıyoruz. Bunun için görüş fark etmiyor. Bu ülkede her şiddetin haklı bir gerekçesi vardır; bir tane daima uydurulur. Haksız bulduğumuz şiddeti ne ile çözüyoruz; şiddetle! Gücümüz yeterse tabii. Eğer gücümüz yeterse, bağımsız yargıyı bile bağımlı kılabiliriz okyanus ötesindekilere ya da orman berisindekilere… Kutsallarımız çoktur ve çok hassastır kutsallarımız, ama öyle ya da böyle birer emtiadır; kolayca takas edilebilir bir diğeriyle. Tonton katillere gücümüzün yetmeyeceğini biliriz, çünkü biliriz birisi hak etsin ya da etmesin, özgürlüğün sahibi olabilmişse bir şekilde, arkası sağlamdır.

O yüzden arkasında kimse olmadığını bildiklerimize yükleniriz. Olur da ummadığımız enişte baş yararsa, ifşa ederiz hemen ama sonrasında derin bir suskunluk gelir. Öyle ya, şimdi sessiz yığınların sokağa çıkma vaktidir. Fakat o kalabalıklar birer yığın olmak üzere var edildiklerinden ötürü biri onlara fısıldamadıkça nereye gideceklerini pek bilemezler ve sessizlik içinde fısıltılar bile çok seslidir. O yüzden suyu bulandırmayı hiç sevmeyiz milletçe ve güçsüzün etrafında birikiriz, görkemli ve gürültülü bir biçimde.

Linç etmek haklı bir tepkidir, yeter ki çoğu kişi hemfikir olsun linç etmekte. Sonuçta, burası Türkiye. Öyle her memlekete benzemez. Burada linç edilmek istemiyorsan kaygan olacaksın. Güçsüzü ne zaman yalnız bırakacağını bileceksin. İnandığın değerleri ne zaman satacağını iyi kollamalısın ki, yüksek fiyattan verebilesin.

Kaygan olacaksın, suya sabuna çok dokunmadan. İçinden gelecek yani biraz. İçinden gelmezse de olur. Sonuçta iki, bilemedin üç gün tartışılır sabunun cildi kurutup kurutmadığı. Bilmeyeceksin; biliyorsan da göstermeyeceksin. Çünkü bildiğini hissederlerse insanlar, sadece yanıldığın anı görmek için yaşadıklarını fark ederler bir anda. Çünkü Anadolu çocuğu, yer mi öyle her ortaya çıkanın söylediğini?

Elbette vardır bir yanlış ya da yamuğun. Herkesin vardır. Onun da vardır. Bir tek annesinin yoktur. Bu ülkede kimsenin annesi yanlış yapmaz. Babası da doğru yapmasa bile babasıdır yani. Kendi anne babasının cehaleti ile yüzleşemeyen ve iyileşmeyi etrafındakilerden bekleyen minik çakalların ülkesindeyiz çünkü. Bilir ki, eğer etrafındaki herkesin anne babası yeterince iyi olsaydı, kendi anne babasının verdiği zarardan da bir şey olmazdı.

Gücümüzün yetmediği her şey için kaderciyiz. Sorumluluğunu almak istemediğimiz her şey için kaderciyiz. Pandemi altında yaşıyoruz ve sokaklarda bir tek yaşlılar var çünkü kadercilik resmi ideolojimiz ve kaybedecek bir şeyi olanlar onlar değil. Hayat, kaybetmeye değer bir kavram bile değil. O yüzden istatistiklere inanmıyoruz. O yüzden gece yarısında gelen açıklamanın pek de iyi bir şey olmadığını biliyoruz ama umurumuzda da değil. Olmamalı da.

Mesela ben, şimdi olmasa bile, birkaç ay sonra, aç kalıp kalmayacağımı bilmiyorum. Ama kaderciyim ve iyi tarafından bakmayı da çok severim, sonuçta yüzde on peşinatı verip, mis gibi ev sahibi olabilirim. İki kişiyi on beş dakikalığına “paketlemek” için başkentin orta yerine üç yüz polis yığanlar polis teşkilatını aşağılıyor ve devleti küçük gösteriyor olamazlar. Ama ben yapıyor olabilirim konuşarak bile, çünkü bana güçleri yeter. Katil tonton dedeler ellerini kollarını sallayarak gezebilirler ve ülkede devrim ticaretinin karaborsacılığını yapan bazı örgütler ağzını bile açmazlar çünkü çoktan girmişlerdir, mermileri yasal ve meskun bölgelerde bile taşınabilir silahlarıyla gezenlerin cebine. Ama görürsünüz, aynı ağızları tükürükler saçarken ve ölüm emirleri yağdırırken, komedyenlerin üzerine…

Susmanız gereklidir. Susmak bu ülkede bir devlet politikası değil, bir coğrafi koddur. Susmak, sessiz kalmak değil, izin verilen sesi çıkarmaktır çünkü. İzin verilenin ötesine geçmek tehlikeli ve yasaktır. Dokunan yanar. Ya da arabasıyla beraber havaya uçurulur. Ya da gözüne iki kurşun isabet eder. Olmadı binanın zeminine gömülür. Pencereden atılır ve üzerinden bir de arabayla geçerler. Adliyede yüzlerce kurşun çıkar üzerinden. Çarşı içinde yakılır. Otel içinde yakılır. Köylerde boğazlanır. Şehirlerde avlanır. Gücü yeten, gücü yetene.

Arınma gecesi fikrini de o yüzden çok büyüleyici bulmuyoruz. Çünkü bu topraklarda bir arınma gecesi, sadece birilerinin izin vermesine bakar. İş birilerine kalmıştır çünkü biz zaten, kendi karaltımızdan başka herkesi biçmeye gönüllüyüz. Yine de naifliğe yer var. İzin olmasa bile. Yine de, hiçbir şeyi umursamamak mümkün. Herkesin bin türlü derdi var, özellikle de son birkaç haftadır. Ben, erik ağacına sarıldım, evden çıktığım son gün. Bahçe katının parmaklıklı penceresinden beni yargılayan teyzeyi umursamadım. Ama emekli olduğu için kendini gereksiz hisseden ve bunu başka insanların hayatını zorlaştırarak yanlışlamayı tercih eden kocası gelmeden topuklamayı da ihmal etmedim. Daha önemli meselelerim vardı. Çünkü erik ağacının üzerine kar yağmıştı, bir Mart günü. Çiçekleri dökülmüştü soğuktan. Sonra hiçbir şey iyi olmadı, erik ağacı için…