İnsanı insan yapan özellikleri saymaya başladığımızda aklımıza en önce gelen başlıklardan biri de sahip olduğu olağanüstü iletişim becerisidir. İletişim becerisini en üst düzeye çıkaran dil yeteneği, insanın doğayla girdiği etkileşimde hayatta kalmanın ötesinde bir başarı elde ederek dünyaya hükmetmesini sağlayan en önemli unsurlardan biri olmuştur.

İnsan biyolojik olarak bir dili konuşabilecek özelliklere sahip olacak şekilde donatılmıştır. Bu sayede ihtiyaçlarını anlatabilmiş, çok geniş çeşitlilikte sesler çıkarıp bunları birbirine ekleyerek nesneleri, olayları, duygu, düşünce ve kavramları isimlendirip ifade etmekte kullanmış, zihinsel becerileriyle dil bilgisi kuralları belirleyip bütün bir toplum tarafından ortaklaşa kullanılan diller oluşturabilmiştir.

Dil, insanın karşılaştığı nesneleri isimlendirmesinden, yaşadığı veya tanık olduğu olayları anlatmasına; kendi başına veya birlikte düşünüp geleceğe ilişkin planlar yapmasından, duygu ve düşüncelerini ifade edip diğer insanlarla paylaşmasına; toplumsal yaşamın oluşturulup sosyal düzene işlerlik kazandırılarak devamlılığının sağlanmasından, deneyim ve bilgi birikiminin yeni kuşaklara aktarılmasına kadar, insan yaşamının bütün alanlarında son derece önemli bir rol oynar.

Dilin Arkesini Arayış
Diğer canlı türlerinin de kendi aralarında iletişim kurdukları yadsınamaz bir gerçektir ama insanın bu alandaki becerisi diğer canlıları katbekat aşar. İnsanın kendini diğer canlılardan üstün hissetmesine katkıda bulunan bu yeteneğin nereden kaynaklandığı çok uzun bir zamandır merak edilmiş, düşünürler, inanç önderleri, bilim insanları bu soru üzerine düşünüp araştırmalar yaparak cevaplar üretmeye çalışmışlardır.

Antik Çağ düşünürlerinden Demokritos “Atomcu Felsefe Fragmanları” kitabında dilin ortaya çıkışını şu şekilde anlatır: “İlk doğan insanların düzensiz ve vahşi bir yaşam sürdüğünü, dağılıp çayırlara gittiğini, en sağlıklı otlarla ve ağaçlarda kendiliğinden yetişen meyvelerle beslendiğini söylüyorlar. Vahşi hayvanların saldırısına uğradıklarında birbirlerine yardım etmek için toplandılar, faydanın ne olduğunu öğrendiler, korkudan ötürü bir araya geldiler ve yavaş yavaş birbirlerinin özelliklerini fark etmeye başladılar. Sesleri anlamsız ve karışıktı, zamanla sözcükleri buldular ve her nesneyi ayrı bir işaretle göstermeye başladılar. Böylece her şeyi birbirlerine anlatabilir hale geldiler. Bu tür insan grupları yaşanılan dünyanın her yerinde ortaya çıktığından hepsinin dili aynı değildi, zira her biri kendi koşullarına uygun sözcükler buldu. Farklı dillerdeki harflerin bu kadar farklı olmasının nedeni budur.”

Günümüzdeki araştırmalar insanlarının ilk atalarının Afrika’da ortaya çıkıp dünyaya buradan yayıldıkları tezini desteklemektedir. Dolayısıyla farklı dillerin ortaya çıkmasının nedeni, toplulukların zaman içinde birbirlerinden kopmaları sonucunda farklı coğrafyalarda kendi yaşam düzenlerini ve kültürlerini oluştururken benimsedikleri iletişim tarzında meydana gelen farklılaşma ve değişikliklerdir.

Walter Porzig de “Dil Denen Mucize” adlı kitabında İnsanların ilk olarak nasıl konuşabildiklerini merak etmediklerini bunu son derece doğal bulduklarını buna karşın nesnelerin isimlerinin neden böyle olduklarını sorduklarını dile getirir: “Yani insanları hayrete düşüren nesnelerin isimleri oluşu değildi; onların öğrenmek istediği, o nesnelerin neden o söz konusu ismi taşıdığı, kadına neden “kadın” kaşığa neden “kaşık” dendiğiydi.” Kutsal kitaplarda yaratıcının ilk insan olan Hz. Adem’e isimleri öğrettiğini ve bu yolla insanı meleklerden üstün kılarak yeryüzünde kendisine halife olarak belirlediğini anlatan ayetler nesnelerin neden o ismi taşıdıklarına cevap vermeleri ve insanların buna dayanarak kendisini üstün görmesi açısından önem taşırlar.

Babil Kulesi
İnsanların neden farklı diller konuştuklarına açıklama getiren mitosların en yaygını ise Babil kulesi hikâyesidir. Nuh tufanı sonrasında Sümer’e yerleşen Hz. Nuh’un oğulları burada bir şehir ve göklere kadar yükselen bir kule yapmak isterler. Tanrı kendisine ulaşmak için kule inşa etmeye çalışan insanların bu çabasını kendini beğenmişlik ve kibirlilik olarak değerlendirir; o zamana kadar tek bir dil konuşan insanların dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engeller.

Dil, zihin ve kültür arasında çok sıkı bir etkileşim vardır. Hangisinin diğerleri üzerinde ne kadar etkili ve belirleyici olduğu konusunda geçmişten bu yana gelen ve günümüzde de devam eden tartışmalar yaşanmaktadır. Kimi araştırmacı ve düşünürler dilin düşünce yapısı ve kültür üzerindeki şekillendirici etkisine dikkat çekerken kimileri de dil oluşturmaya yönelik zihinsel yetilerin bütün insanlarda evrensel olarak var oluşunun önemini vurgular. Bu tartışmalar biraz da insanın evrim sürecindeki el göz ve beyin koordinasyonunun gelişiminde hangisinin öncelikli rol oynadığı yönündeki tartışmalara benzer. Ne var ki burada asıl önemli olan, herhangi bir unsurun tek başına belirleyici olmasından çok giriştikleri etkileşim çerçevesinde karşılıklı olarak gelişmeye olanak sağlamış olmalarıdır.

Üstünlük Göstergesi mi?
Bir dilin diğer dillere göre farkı o dili oluşturan kültürü ve o toplumda yaşayan insanların düşünce yapılarını anlamamız açısından bize yardımcı olur. İnsanların kendilerini ifade etme biçimlerine bakarak politik görüşleri, inançları, sınıfları, statüleri v.b. özellikleri hakkında fikir edinebiliriz. Bununla birlikte bir dilin söz dağarcığı, zaman kipleri, dilbilgisi kalıp ve kuralları açısından diğer dillere göre daha sınırlı olması, o dili kullanan insanların düşünsellik ya da kendilerini ifade edebilmeleri açısından, farklı dilleri kullanan toplumlardan her zaman için daha geride kaldıkları anlamına gelmez. Kültür ve onun aktarım aracı olan dil her ne kadar o kültürün üyelerinin düşünce yapıları üzerinde şekillendirici bir rol oynasa da insanlar daha önce karşılaşmadıkları, düşüncelerinde ve sözcük dağarcıklarında olmayan bir şeyi ifade etmenin yolunu her zaman bulmuşlardır.

Guy Detscher, “Dilin Aynasından” isimli kitabında “Hiçbir dil, en ilkel kabilelerin dili bile, en karmaşık fikirleri ifade etmek için doğaları gereği yetersiz değildir der.” Bütün Avrupa dillerinin felsefe alet ve edevatını Latinceden, Latincenin de Yunancadan “tırtıkladığını” hatırlatan Detscher, çok farklı uluslardan çok sayıda düşünürün konuşulan dilin halklarını düşünce yapısını gösterdiği konusunda fikir birliği içinde olduklarını dile getirir. Örneğin Bertrand Russel’ın Fransızca’daki “Spiritüel, esprit” gibi sözcüklerin İngilizcede olmayışını Fransızcanın İngilizceye göre daha espirili ve “spiritüel” olduğunu ileri sürmesine karşın, Romalı devlet adamı Çiçero’nun benzer bir yoksunluktan yola çıkarak tam tersi bir sonuca vardığını anlatır. Söylev yeteneğiyle ünlü Çiçero “Hatip Üzerine” adlı yapıtında Latince “İneptus” sözcüğünün Yunanca karşılığı olmayışını, bu kusurun Yunanlılar arasında son derece yaygın olmasına, bu yüzden bir kusur olarak farkına bile varamamalarına, bu nedenle de bu durumu ifade eden bir sözcük kullanmamalarına bağlamıştı. Ölü bir dil olmasına karşın günümüzde bilimsel kavramların ve terimlerin belirlenip uluslararası alanda ortaklaşa kullanılmasında önemli bir rol oynayan Latince’den türeyen İtalyancanın Roma’da konuşulan kolu bile eleştirilerden muaf kalamamıştır. Modern İtalyancanın üç önemli kurucusundan biri olarak gösterilen Dante Alighieri, “Romalıların günlük dili bir dil olmaktan çok bir Jargondur… ve bu hiç şaşırtıcı değildir zira kendileri de İtalyanlar arasında hem hal ve tavırlarının hem de dış görünüşlerinin çirkinliğiyle öne çıkar,” demiştir.

Dil ve Politika
Dil toplumların yönlendirilmesinde çok etkili bir rol oynar. İyi bir liderin gerektiğinde toplumu harekete geçirebilecek, gerektiğinde sakinleştirebilecek konuşma ve iletişim becerilerine sahip olması beklenir. Toplumun gelişmesinden yana politikalar izleyen liderler düşünce ve ifade özgürlüğünü destekleyen politikalar izlerken, toplumsal düzenin elit bir kesime hizmet edecek şekilde devam etmesinden yana olan politikacılar tam tersi yöndeki kısıtlayıcı mekanizmalara ve sansüre yönelirler. Yönetici kesimler ideallerini topluma yaymak için dili önemli bir araç olarak ele alır. Türkiye’de cumhuriyetin kuruluş döneminde Türkçenin yabancı sözcüklerden arındırılması amacıyla gerçekleştirilen dil devrimi, Türk Dil Kurumu’nun kurulması gibi çalışmalar ulus devlet modeli oluşturma çalışmalarına bir örnektir. Günümüzdeki yöneticilerin Osmanlıca ve Arapçayı teşvik eden politikaları ise ulus devlet modelinin yerine din ekseninin ön plana geçirilmesine yönelik bir yaklaşıma işaret etmektedir. Söz konusu politikacıların Latin alfabesine geçişi, bir gecede toplumun hafızası yok edildi, her şey sıfırlandı, dil devrimi adı altında damarlarımız kesildi, türünden ifadelerle eleştirmeleri de, din eksenli politikaya geçiş idealini yansıtır.

Yönetici kesimin toplumu kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirmekte ne kadar ileri gidebileceği sorusuna en etkili cevaplardan birini İngiliz yazar George Orwell klasikleşen “1984” adlı romanında vermiştir. Distopik bir atmosferde geçen 1984’te Dünyadaki üç süper devletten biri olan Okyanusya’yı yöneten Parti, kendi devamlılığını esas alan totaliter politikaları çerçevesinde, insanların özgürce düşünmelerine engel olmak için tehlikeli bulduğu birçok sözcüğü ve dilbilgisi kuralını ortadan kaldırıp yeni sözlükler oluşturarak standart İngilizceyi unutturup yepyeni bir dil yaratma yoluna gider. Öyle ki, yeni dil tam anlamıyla yürürlüğe girdiğinde sisteme karşı çıkmak ya da alternatif bir şey düşünmek insanın aklına bile gelmeyecektir.

Kulenin Dibindeki Mesaj
Gerçek dünyaya döndüğümüzde, dillerin önemli bir kısmının yok olmanın eşiğinde olduklarını görüyoruz. Bugün dünya üzerinde yedi binden fazla dil konuşuluyor. Ne yazık ki bu dillerin yüzde 40’ı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Birleşmiş Milletler verilerine göre her iki haftada bir dil, içinde geliştiği entelektüel ve kültürel ortamla birlikte yok oluyor. Dilsel çeşitliliklerin korunması farklı kültürlerin hayatta kalmaları açısından büyük bir önem taşıyor. Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü bu amaçla 2000 yılından bu yana 21 Şubat’ı dünyada dilsel farkındalık yaratmak ve çok dilliliği teşvik etmek amacıyla Dünya Anadil Günü olarak kutluyor.

İletişim yeteneğini beden dili ve sözel dille sınırlı bırakmayan, yazı ile kültürünü ölümsüzlüğe yaklaştıran, günümüzde ulaştığı iletişim teknolojisi düzeyiyle sesini, görüntüsünü, yazısını anında her yere aktarabilme olanağına kavuşan insanlığın asıl sorunu farklı dillerin konuşuluyor olmasından kaynaklanan anlaşmazlıklar değil, her zamanki gibi çıkar çatışmaları nedeniyle ortak sorunları belirleyip çözüm için tek amaç etrafında bir araya gelememektir. Bu açıdan bakıldığında, Babil Kulesi mitosunun satır aralarında yatan asıl anlamı da insanların ortak bir amaçla bir araya geldiklerinde çok büyük işler başarabilecekleridir. İnsanların hayatın zorluklarını aşabilmek için bir araya gelmeleri bütün dillerin anası olan İnsancadaki ilk fiildi. Bugün insanlığın ve dünyanın sorunlarını çözmek için bir araya gelmek de olmak ya da olmamayı belirlemesi açısından İnsancadaki ilk fiil kadar büyük bir önem taşıyor.