16’ıncı Louis’nin İdamı
Tuilleries Baskını’nın ardından Millet Meclisi’ne ailesiyle birlikte sığınan kral güç durumdaydı. Brunswick Manisfetosu’nun Fransız halkının gururuna dokunan tehditleri Louis’yi halkın gözünde yerin dibine sokmuş, onun dış güçlerle iş birliği içinde olduğunu bu kez somut bir şekilde gözler önüne sermişti. 1792’de sarayından atılmasının ardından bir sene daha hapis kalan Vatandaş Louis Capet, “kamu özgürlüğüne ve güvenliğine karşı komplo kurmaktan” Ocak 1793’te suçlu bulundu. Meclisin krala “Capet” soyadını vermesinin ardında açık sebepler mevcuttu.

Bunlardan ilki zamanında kutsal otoriteye sahip ve sadece tanrıya hesap veren Fransa kralının kanun önündeki konumunu vurgulamaktı. Unvanları alınarak kral sıradan bir vatandaş haline getiriliyor, cumhuriyetin kılıcının gerektiğinde herkesin kafasına inebileceğinin altı çiziliyordu. İkinci sebep ise, Bourbon Hanedanı’nın “Capet Hanedanı”nın bir kolu olmasıydı. Bourbon kralları ve onlardan önceki Valois kralları bu yüzden taç giyebilmişlerdi. İkisi de Capet ailesine ait hanedanlardı. Hanedanın kurucusu Hugh Capet, kutsal kral olarak anılırdı. Capet soyadı hem Louis’ye doğum ismini -Louis Auguste Capet- iade ediyordu hem de devrimcilere uzun yıllardır Fransa’nın hâkimi olan bu aileyi aşağılama fırsatı veriyordu.

Mecliste ölüme mahkûm edilip edilmeyeceği oylanırken Louis içerideydi. Bütün temsilciler tek tek kürsüye çağrıldılar ve oylarını herkesin duyabileceği şekilde açıkladılar. Kürsüde idam hakkında yorum yapanlar az olsa da fikirlerini ifade edenler de vardı. Mesela Robespierre “baskılananlara duyduğu şevkatten ötürü zalimlere ve zorbalara karşı esnek olamayacağını belirmişti” belirtmişti. Louis Capet, 361 oyla ölüme mahkûm edilmişti. İdamın nasıl gerçekleşeceği üzerine birbirine giren milletvekillerinden bazıları olayın kapalı kapılar ardında gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyor, bazıları ise giyotin ile kamunun izleyebileceği şekilde idam edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Anayasal monarşinin ülkedeki başarısızlığından beri ilk defa böylesine hararetli bir tartışmaya ev sahipliği yapan meclis kaynıyordu. Oturumu izleyen vatandaşlar idamı sansürlemeye çalışan temsilcilere ateş püskürüyor, oturumun başkanı onları susturmak için elinden geleni yapıyordu.

21 Ocak 1793’te bugünkü Concorde Meydanı’nda yüzyıllardır demir yumrukla yönetilen Fransa’nın kralı, eskiden kalan teamüllerin vücut bulmuş hali ve aristokratik ideallerin normlar dünyasında temsil ettiklerinin kendisi Louis Capet kafası giyotin ile kesilmek suretiyle idam edildi. Bu önce Altıgen için sonra bütün Avrupa için çok trajik bir olaydı. Kanalın öbür tarafındaki adanın halkı daha başından beri kendi deyimleriyle “devrim denen bu vulgarlığa” hiç sıcak bakmamıştı. Edmund Burke “Fransızların yıkım konusunda dünyanın en iyi mimarları olduklarını kanıtladıklarını” ifade etmiş, “devrimin dünyanın en kötü anayasasını oluşturduğunu” belirtmişti.

İngiliz kraliyet maiyeti hayretler içerisindeydi ve bir an önce Fransa’nın cumhuriyetine haddinin bildirmesi için eski kıtanın diğer ülkelerine para akıtıyorlardı. Altıgen’nin tarihi rakibi Prusya’nın entelektüelleri ise başta devrimi büyük bir hevesle karşılamışlardı. Muhafazakâr Humbolt bile devrimi ve getirilerini övüyordu. Fakat Louis’nin idamı, devrimin en ateşli taraftarlarından Kant’ın bile fikrinin değişmesine sebep olmuştu. Bu olaydan sonra devrimin rotasından çıktığını belirten Kant, böylesi bir radikalliğe ve barbarlığa karşı olduğunu yazılarında açıkça belirtmişti. Kıta Avrupası’nda, kanalın ve okyanusun öbür yakalarında kralın idamı, devrim hakkındaki birçok görüşün değişmesine sebep olmuştu. Olay, ya bireylerin fanatikliği daha çok körüklenmişti ya da insanlar başta büyük umutlarla dillendirdikleri devrime ve onun başardıklarına karşı mesafeli durmaya başlamıştı. Süngü mideye saplanmıştı. Şimdi çevrilmesi gerekiyordu.

Robespierre, Kamu Güvenliği Komitesi ve Terör
Robespierre aylardan beri Danton’a yeni bir komite kurulması için baskı yapıyordu. Daha radikal devrim mahkemeleri talep eden Robespierre, bu sayede devrimin düşmanlarının sindirilebileceğini düşünüyor, olağanüstü dönemlerin olağanüstü kanunlara ihtiyacı var diyordu. Rousseau ile buluşmasını her zaman büyük bir şevkle anlatan Robespierre, konuşmalarında sürekli vurguladığı “erdem” kelimesini kendi doğrultusunda, mantığın rehberliği ile yeni kurulmuş cumhuriyete adapte etmek istiyordu.

Üyesi olduğu Jakoben fraksiyonu çoktan bu “yeni ideolojiyi” uygulamaya başlamıştı. Gazeteciler ortadan kayboluyor, diğer devrimci grupların liderleri ölesiye dövülüyor, sokaklarda paramiliter bir organizasyon cirit atıyordu. Terör hiçbir zaman hukuk tarafından kabul edilmiş bir kavram olmadı fakat devrimin yönetim mekanizmaları tarafından uygulandı ve hatta teşvik edildi. Dokuz üyeyle kurulan “Kamu Güvenliği Komitesi” ilk iki ayında ünlü devrimci Georges Danton tarafından idare ediliyordu. Danton, Nisan 1792’de Fransa Avusturya ve Prusya güçleriyle savaştayken icra ettiği hitabetiyle iyice popülerleşmişti.

Paris’e ilerleyen düşman ordularından kesinlikle kaçılmamasını belirten Danton, hükümeti de Paris’te kalmaya ikna etmişti. Ayrıca “Levée en Masse” denen geniş kapsamlı bir askere alım programının baş sorumlularındandı. İnsanları zorla askere alması protestolara sebep olmuş olsa da 20 Eylül 1792’de Valmy Muharebesi’nde düşman kuvvetlerinin Paris’e ilerleyişi durdurulunca, Danton ulusal bir kahramana dönüşmüştü. Bütün bunlarla beraber Danton 10 Ağustos 1792’de Tuilleries Baskını’nında büyük rol oynamıştı. Hôtel de Ville’de isyancı bir komün ilan eden Danton, arkasında halkla Tuilleries Sarayı’na yürümüştü.

Jakoben Klübü ve Robespierre, Danton’u kendilerinden uzaklaştırmamak için dikkat ediyorlardı çünkü onun halkın gözündeki itibarının farkındalardı. Danton’u komiteden uzaklaştırmak için daha kurnaz bir yol izlenmesi gerekecekti. Bir sürü suçsuz insan giyotinlenirken, devrim söz konusu olduğunda silaha sarılmış Danton bile komitenin icraatlarını fazla radikal bulmaya başlamıştı. Robespierre ve fanatik öğrencisi Louis de Saint-Just’un aylardır aradığı fırsat böylece ortaya çıkmıştı. Fırsattan yararlanan Jakobenler, Danton’un yumuşadığını ve böylesi olağanüstü bir durumda komitenin başında olmaması gerektiğinin propagandasını yaptılar. Danton istifa etti.

Komite artık Robespierre’indi. Hızla işe koyulan Robespierre, muhaliflerine, dini yapılanmalara ve monarşi yanlılarına karşı büyük bir cadı avı başlattı. 1793 ile 1794 arasında geçen bu dönem, giyotinin Paris sokaklarının ayrılmaz bir parçası gibi görünmesini sağlamıştı. Sokaklarda bir gün içinde dört defa giyotin gören Paris halkı, artık durumu kanıksamıştı. Giyotinin etkili kullanımı ünlü kültür tarihçisi Michel Foucault’nun bile dikkatini çekmişti. “Hapishanenin Doğuşu” adlı eserinde, giyotinin ceza yöntemleri uyarınca önemli bir konu olduğunu belirten Foucault, onun “antik dönemde ve orta çağda uygulanan, geleneksel ceza yöntemleriyle aydınlanma döneminde ortaya çıkmış cezalandırma teknikleri arasında bir geçiş dönemi teşkil ettiğini” ve giyotinle beraber “idamın eski törenselliğinin ortadan kalktığını dolayısıyla artık eskisi kadar izleyici çekmediğini” ifade etmişti. Cezalandırma eylemi “eski gelenekselliğinden, bir izlence olmaktan çıkıyor”, “etkili ve işlevsel” hale geliyordu.

Robespierre, Jakobenler ve Saint-Just bir sene boyunca Fransa’nın mutlak hâkimi idiler. Teoride ülkeyi meclis yönetiyor olsa da bütün yürütme gücü komitenin elindeydi. Ülkenin dört bir yanına gönderilmiş temsilciler, sınırsız yetkilerle donatılmışlardı. Devlete komplo kurmaktan ve devrim karşıtlığından suçlanan insanlar, suçların doğruluğuna bakılmaksızın süratle infaz ediliyordu. Ayrıca bunu sadece komite tarafında görevlendirilen yetkililer yapmıyor, halk da devrim karşıtı yapılara saldırılar yapılması konusunda teşvik ediliyordu.

Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi”, terörü meşrulaştıran hatta yücelten liderlerin elinden düşmüyordu. “Hükümetlerin genel iradeye göre hareket etmesi” fikri Jakoben ideolojisinin en önemli dayanak noktalarından biriydi. Montesquieu’nün “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinde izah ettiği demokratik devletin ana prensibi “kanunların ve ülkenin sevgisi”, Robespierre’in düşünceleri için biçilmiş kaftandı. Tek fark, Robespierre’in kendi düşüncelerini halkın düşünceleri, fikirleri olarak görmesiydi. Jakoben Klübü ve komitenin düşünceleri Rousseau’nun ve Montesquieu’nün açıkladığı gibi “halktan gelmiş” değildi. Tepeden inmişlerdi. Dayatılmışlardı. Dolayısıyla “genel iradeden” söz etmek adeta imkansızdı.

Kilisiye karşı daha sert yöntemler talep eden, devrimci hareketin daha da radikalce temsil edilmesini isteyen Hébert önderliğindeki aşırılar ve terörü, onun aparatlarını kınayan, Danton liderliğindeki hoşgörü yanlıları 1793 yılında ortadan kaldırıldılar. Robespierre’in muhaliflerini ortadan kaldırışındaki hızı ve etkililiği komiteyi kurmuş olan meclisi rahatsız etmişti. Ayrıca Kamu Güvenliği komitesinin aylardır genişlemekte olan etki alanı onu, cumhuriyetin diğer yapılarıyla karşı karşıya getiriyordu. “Genel Güvenlik Komitesi”, Saint-Just tarafından kurulmuş “Polis Bürosu”ndan rahatsızdı ve Kamu Güvenliği Komitesi’nin tutuklama emri çıkarabiliyor olması bir yetki çatışmasına sebep olmuştu. Benimsediği yöntemlerle ve kişisel bir kült yaratma çabasıyla komitesinin ve meclisin düşmanlığını kazanan Robespierre’in otoriter, hatta totaliter yönetimi 27 Temmuz 1794’te son buldu.

Mecliste konuşma yaptığı sırada vekiller, suçladığı insanların listesini açıklamasını istemişlerdi. Robespierre bunu yapmadığı için meclis tehlikede olduğunu sanarak onu konuşturmadı. “Tiran” ve “katil” sözleriyle meclisi terk eden Robespierre, Hôtel de Ville’e sığındı. Ertesi gün ordu tarafından yandaşlarıyla birlikte tutuklandı. 28 Temmuz’da Robespierre ve taraftarları idam edildiler. Süngü, saplandığı yeri deşmeye devam ediyordu. Onu saplandığı yerden çıkaracak ve açtığı yaraya pansuman yapacak adamın Fransa’nın politik sahnesine çıkmasına daha beş sene vardı. Şimdiden zekasını siyasi çevrelere hissettiren Napolyon Bonapart, devrimi kendince yorumlayacak, kendinden öncekilerin hatalarından ders alacak ve Fransa’yı şandan şana taşıyacaktı.