“Bu ülkeden adam olmaz,” Yıllardır duyup, tekrarlayıp durduğumuz fakat ne anlama geldiğini bir türlü sorgulamadığımız bir serzeniş. Üzerine düşünmek istemiyoruz çünkü gerçeklerin yüzü soğuk ve sertçe çarpmak çok umutsuzca geliyor. Sorunu eğitim sisteminde, kötü giden ekonomide, televizyon ve diğer medya araçlarında aramak, dış mihraklardan şikayet etmek kolayımıza geliyor. “Eskiden böyle değildi…” diye üzerini kapatmak ve babalarımızı, annelerimizi aklayıp, kendimizi de boş geçerek sorumluluğu bir sonraki neslin sırtına yüklemek dışında da bir yöntemimiz yok.

Oysa ki, sık bilinen bir deyimin de önerdiği üzere, tarih affetrmez. Bizi şu anda etkileyen sorunların kökenlerini aramak için; hatalarına ve yanlışlarına hep bahaneler bulduğumuz atalarımızla yüzleşmemiz gerekiyor. Çünkü, Türkiye’nin sorunu son on yılın, otuz yılın ya da elli yılın sorunu değil. Bu ekonomik buhran ortamında bir sosyal cinnet değil. Bunun farkında olmadığımız da söylenemez üstelik. Bir toplumun acımasızlığı bir günde gelişecek bir süreç değildir. Kültürü ile doğrudan etkilidir. Anadolu toplumlarında aile katli yaygın bir cinnetken, söz gelimi Güney Asya’da amok koşucusu olmak bir rastlantı değildir. Toplum kendi çıldırışını yaratır. Onu yıllarca, yüzyıllarca besler. İnsanların korkularında ve kabuslarında canlı tutar. Zamanı geldiğinde ise, sözleşmişçesine bir kabullenilmişlik içinde koyar önümüze.

Anadolu coğrafyası kendi özelinde acımasızdır kuşkusuz. Coğrafi şartları bir yana, tarihin başlangıcından ve kuşkusuz öncesinden beri savaşların bitmediği bir coğrafya olarak elbette kolektif hafızamıza çok da hoş mesajlar bıraktığını söyleyemeyiz, üzerinde yaşadığımız bu kara parçasının. Ancak, nasıl ki, İskandinav toplumları yüzyıllar önceki yaşayışlarının travmalarından sıyrılma imkanı bulmuşsa, bu Anadolu toplulukları için de mümkün olabilirdi. Peki, neden olmadı? Neden kendimizi yüzyılların içinde donmuş ve ilerleyememiş hissediyoruz? Neden kendine ait olmayan teknoloji ile sürekli olarak çarpıtılan bir ilkel kabile gibi, artık yüzünü bile hatırlayamadığımız bir geçmişe özlemimiz var? Ben bu noktada Osmanlı siyasetinin kritik bir takım hatalarından başlamayı doğru buluyorum.

Osmanlı Devleti, yüzünü Avrupa’ya kuruluşundan bu yana dönmüş ve I. Selim dönemi dışında, Anadolu ve Anadolu’nun doğusu ile pek de ilgilenmemişti. Anadolunun geniş arazileri, devletin savaş koşullarındaki insan gücünü stokladığı tamamen tarıma odaklı bir bölge olarak kalmıştı ve Osmanlı’nın zengin, gösterişli imar projelerinden de mahrum bıraıklmıştı. Osmanlı pragmatizminde, ticaret üzerinde gelişen bölgeler, nüfus yoğunlukları ve yarattıkları sıcak para akışı ile hizmete layıkken; tarım bölgeleri kaderi ile neredeyse başbaşa haldeydi. Özellikle Avrupa pazarına 15. ve 16. yüzyıllar arasında Amerika kıtasının keşfiyle birlikte yüksek miktarda altın ve gümüş girişi, Osmanlı’nın gücünü durağanlıktan alan derme çatma ekonomisine büyük darbe vuracaktı. Coğrafi keşiflerin sonucunda hem Akdeniz’deki ticari üstünüğünü hem de Amerika’dan gelen değerli madenler sebepli enflasyon ile parasal gücünü kaybeden Osmanlı devletinde en ağır darbeyi en büyük ihmale kurban giden Anadolu toplumu alacaktı.

Ancak Osmanlı’nın buradaki öncelikli hatası, toprak sistemini bu değişen koşullara göre revize etmemesidir. Bu döneme kadar, devlet savaşta başarı gösteren kişilere ve ailelerine işlemesi ve tarım işçisi edinmesi karşılığında toprak veriyordu. Tımar sistemi olarak bildiğimiz bu sistem, devlet doğal sınırlarına erişip, kuruluş yıllarındaki hızla toprak kazanma imkanı bulamadığında büyük bir krize gebe hale gelmiştir. Buna, toprak sahibi olma hakkı kazanan kişi sayısına rağmen arazinin genişlemeyişi de eklenince, sonuç olarak tımarlı araziler giderek küçülmüş, hatta bir noktadan sonra devlet mükelleflere verecek arazi bulamamıştır.

Tımar sahiplerine verilen arazilerin küçülmesi, gümüş sebepli devalüasyon ile birleştiğinde, Anadolu’da geçimini tarımdan sağlayan topluluk büyük bir krizle karşı karşıya kalmıştır. Bu kriz, öncelikle toprağın ve tarım ürünlerinin değer kaybına, doğal olarak açlık ve kıtlığa sebep olmuş, sonra da çift bozma ile tarımın topluca çöküşüne sebebiyet vermiştir. Üstelik, Anadolu halkı, gençlerini en azından karınlarını doyurabilsinler diye, medrese eğitimine yönlendirmiş ve kapasitenin çok üzerindeki talep, önce medrese ayaklanmalarına, sonra da geniş çaplı bir kaos dönemi olan Celali İsyanları’na yol açmıştır.

İşte toplumsal çöküşün başladığı yer burasıdır. Celali isyanlarının yarattığı güvensizlik, doğal olarak bölge halkının yaşantısını olumsuz etkilemiştir. Tarım toplumları ticaret olmaksızın var olamazlar. Hem ekonomik kriz hem de güvenlik yoksunluğu, Anadolu’da tarımsal ürünlerin ticaretini bitme noktasına getirmiştir. Ayrıca toprak işleyen insan sayısının dolaylı olarak azalması da bu probleme eklenince, Anadolu insanı köylerine çekilmiş ve birbiri ile bağ kuramaz hale gelmiştir. Zaten, Anadolu’da köyden köye değişen folklorun sebebi de biraz budur. Bizim yıllardır kültür mozaiği olarak değerlendiriğimiz çeşitlilik, asılnda büyük çaplı bir ayrılığın ve iletişimsizliğin ispatı gibidir. Giderek küçülen köylere kapanan halk, ticarete bağlı rekabetin ortadan kalkması ile, tarımda daha ileri gitmelerine sebep olabilecek nişi de kaybetmiştir ve tarım buna bağlı olarak giderek köhneleşmiştir. Öyle ki, devletin son yıllarında hububat dışında çok az tarım ürünü Osmanlı coğrafyasının gıda ihtiyacını karşılar durumdaydı. Anadolu tarımı, anadolu insanına bile yetmeyecek kadar gerilemiş haldeydi.

Kıtlık, güvensizlik ile birleştiğinde, küçük yer insanı iki ağır davranışsal tepkinin arasında kalır. Hayatta kalma ve soyunu devam ettirme. Özellikle populasyon küçüldükçe, bu iki zorunluluk dar bir alanda insanı ezmeye başlar. En yakınındaki kişi hem sırtını verebileceğin tek kişidir hem de senin en büyük düşmanın. Akrabalık ilişkilerinin karmaşıklaşması aynı zamanda toprak kavgalarını da sıklaştırır. Günümüzde Anadolu’da sıklıkla gözlemlediğimiz ailevi çatışmaların kökenlerini bu döneme kadar takip etmek hiç de zor değildir. Daha da önemlisi, birbirilerinden başka kimsesi olmayan bu insanların, aynı zamanda birbirilerinin sahip olduıklarından başka arzulayacak bir şeyleri de kalmaz. İnsan için çok doğal bir dürtü olan kıskançlık ve arzu, küçük yer insanlarının ilişkilerini daha çarpık hale getirir. Dolayısıyla bu insan topluluklarının arasında gelişen kültür, o topluluğun tüm travmalarını yansıtacak şekilde çarpıklaşır. Günümüzde hiç de insani bulmadığımız pek çok uygulamanın, Anadolu kültüründe yer bulmasının sebebi de bu travmalardır.

Tüm bunlar olurken Anadolu hala, Osmanlı’nın asker deposu olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla, sonu gelmeyen ve başarısızlıklarla dolu gerileme ve çöküş dönemi savaşlarında Anadolu insanı genç ve işler nüfusunu da sürekli olarak kaybetmektedir. Kuşkusuz, bir insan topluluğunun bu şartlar altında sağlıklı bir düşünce dünyasına sahip olması mümkün değildir. Maalesef ki, Osmanlı Devleti’nin çöküşü ile ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti de, hem iç hem de dış tehditlere karşı verdiği savaşlarla kurulduğunda, bu problemin farkına varamaz. Her şeyden önce, Osmanlı’nun tüm entelektüel yatırımını yaptığı Balkanlar’ın çok azı, yıkıldığı dönemde Osmanlı’nın elinde kalmıştı. Cumhuriyet ise, Balkan kökenli subayların gördüğü tek çıkış yolu olmasına rağmen, dört asırdır kaderine terk edilen Anadolu dışında bir sermayeye sahip değildi.

Her ne yapılacaksa, büyük acılar ve zorluklar çekmiş bu insanlarla yapılacaktı. Bunun yaratacağı sorunu takip etmekte Cumhuriyet başarısız kalmıştır. Yeni yatırımlarını yaparak adım adım şehirleştirdiği Anadolu’da, bir şehir kültürü olmadığı için, şehirleşmenin başarıya ulaşması iki adıma bağlanmıştır. Öncelikle, memur ve işçi eksenli bir şehir kültürü oluşturma ve sonraki adım olarak da, kendi elitini yaratma. Cumhuriyet, doğal olarak kendinden önceki sistemin elitini, dolayısıyla İstanbul merkezli bir kültürel hareketi Anadolu’da tesis etmeye yanaşmamıştır. Eski rejimin elitleri içerisinde sadece Cumhuriyet’in kurucu kadrolarına yer vardır. Bu noktada, olumlu olabilecek bir eylem olarak, köy enstitüleri harekete geçirilmiştir.

Her ne kadar söz konusu planlar fikir olarak hatalı olmasalar da, çok büyük bir engel ile karşı karşıyaydılar: Zaman. Elli yıl gibi sürelerde, iki hatta üç nesile yayılarak yaratılması gereken değişimler, rejimin hayatta kalma zorunlulukları sebebiyle çok kısa sürelerde hayata geçirilmiştir. Yeterli olgunlaşma şansı bulamayan bu devrimler de, Anadolu köylüsüne yüzyıllardır üzerinde taşıdığı travmaları atlatma şansı sağlamadan, onu şehirlere sokmuştur. Anadolu şehirleri, tarım toplumlarından sanayi toplumlarına geçişte oldukça fazla sayıda adımı tek seferde atmış ve doğal olarak fikren gelişme şansı bulamamışlardır. Anadolu coğrafyasında hemen her şehrin sorunu da budur. Yerel yönetimlerinden memuruna kadar herkes aslında birkaç kuşak gerisinde köylüdür ve köy hayatının düşünce dünyasından sıyrılma şansı olmaksızın, edindiği maddi veya sosyal statü ile sınıf atladığını düşünen köylülerce yönetilen bu şehirler hiçbir zaman kendi kültürünü yaratma şansına sahip olmamıştır.

Zamanın içinde adeta donmuş gibi hissettiren bu çarpık toplumsal yapı, bize Osmanlı’nın mirasıdır ve Cumhuriyet de bu yapıyı onarmak için pek fazla şey yapmamıştır. Hatta, bozuk sistemi, bir sonraki seviyeye hızlıca taşıyarak tabuta son çiviyi de çakmıştır. İşte bizim toplumsal çaresizliğimiz budur. Hiçbir zaman kendi doğal sürecimiz ile toplumsal devinimleri gerçekleştirmedik. Bu değişimler ile gerçek anlamda hiç sınanmadık. Sadece ithal ettik. Neredeyse hepimiz iki kuşak geride hala köylüyüz ama şehirli olduğumuzu zannediyoruz. Oysa ki, biz dedelerimizin travmalarını hiç atlatmadık. Onlar gibi düşünüyor, onlarla aynı şeylerden korkuyor ve çoğu kez aynı şeyleri düşlüyoruz. Birbirimizin hayatına saygımız yok, her şeyi yazılı olmayan bir takım kurallar ile idare etmek istiyoruz, herkes bizim örfümüze uysun istiyoruz çünkü yeni bir hayat tarzını deneyimleyecek cesaretimiz yok. Cesareti olanı da sevmiyoruz çünkü ağzımızın tadı kaçsın istemiyoruz.

Bunun hükümetler ile de din ile de ekonomi ile de alakası yok. Bu bizim toplumsal çaresizliğimiz çünkü aslında bizi boğan her şeyi yine biz yaratıyoruz. Bu bir çaresizlik, çünkü biri gelsin ve çözümü ithal etsin diye bekliyoruz. Bu bir çaresizlik çünkü, bunu yazarken bile kendimi çok da farklı görmüyorum ve her şey bana dışarıdan hediye edilse ne kadar rahat edeceğimi biliyorum. Toplumsal lümpenlik böyle bir şey işte. Bizim toplumsal çaresizliğimiz de budur.