Beden, insan varlığının en doğal ve en elle tutulup gözle görülen, somut; cismani hali olmasının yanında, kültürün yaşam bulup kendisini gerçekleştirdiği, ifade ettiği ve gözle görünür kıldığı bir etkileşim alanıdır. Diğer bir deyişle, insanın yaratımı olan kültür, bununla kalmayıp bir anlamda insanı yeni baştan yaratıp şekillendirir ve bunu yaparken çoğu zaman kendisini beden üzerinden ifşa eder.

İnsan bedeni sınırsız gökyüzünün altında istediği görünüme bürünme ya da arzu ettiği sonsuz çeşitlilikteki davranışları gerçekleştirme potansiyeline sahip olsa bile, en eski topluluklardan başlayarak günümüze kadar gelen süreç içinde akla hayale sığmayacak kadar çok sayıda kısıtlamaya, yasağa, yaptırıma maruz kalmış ve halen de kalmaktadır. En eski tabulardan biri olarak kabul edilen ensest yasağından başlayarak, yeme, içme, örtünme, uyuma, beden atıklarından kurtulma, cinsiyet rollerinin belirlenmesi, cinsel yaşam, toplumsal hiyerarşi ve statünün gösterilmesi, iş bölümü, çalışma, temizlik, sağlığın korunması, hastalıklara karşı ve hastaların iyileşmesi için neler yapmak gerektiği, ölüm, ölü bedenler ve akla gelebilecek daha birçok konuda oluşturulmuş normlar, kurallar ve yasaklar, kültürün bedeni neredeyse nefes alamayacak bir şekilde kuşatıp işgal ettiğinin apaçık bir göstergesidir.

Bedenin canlılığını devam ettirmesi açısından hayati öneme sahip olan ve istemsiz bir şekilde gerçekleşen nefesten bahsetmişken bu konuda bile kültürün kısıtlayıcılığı üzerine örnekler vermek mümkün. Psikolojinin önemli kilometre taşlarından biri olarak kabul edilen Sigmund Freud’un “Totem ve Tabu” adlı kitabında yer alan bilgilere göre, Yeni Zelanda’da yaşayan Maorilerin reisleri ateşe üfleyemezdi. Böyle bir şey yaparsa kutsal nefeslerinin ateşe, oradan kazandaki ete, oradan da onu yiyen kişilere geçeceğine ve sonuçta o yemeği yiyen herkesin öleceğine inanılırdı. Günümüz toplumlarının birçoğunda da insanın nefesini karşısındakinin yüzüne üflemesi uygun görülmez; tabii nefesiyle dertlere derman olduğuna inanılan biri değilse.

Tanrılar Kurban İster
Aldığımız nefese bile karışan kültür, bedene istediği şekli verme ya da onun üzerinde hükümranlığını ilan etme konusunda ne kadar ileri gidebilir? Beka ve esenlik için insan kurban eden toplumlar bu soruya en net cevabı vermişlerdir. Gelişmiş bir medeniyete sahip oldukları belirtilen antik Amerikan toplumlarından Mayalar, olağandışı bir özelliğe sahip olduğunu düşündükleri esirlerin boynuna kutsal olduğuna inandıkları pamuk bir ip bağlayıp bir yıl boyunca bütün istediklerini yerine getirirdi. Sonrasında esirin bedeni gülyağı ile ovulur, Ay Tapınağı’nda düzenlenen törenle kalbi çıkarılırdı. Rahip bu kalp üzerine elini koyar, dua edip halkı kutsardı. Bir diğer antik Amerikan medeniyeti olan Azteklerde de ilk doğan çocuk ya da onun yerini alan bir kölenin kurban edilmesi gerekirdi. Bazı törenlerde insan eti ve kanı hamura karıştırılarak yenirdi. Kimi zaman, halen atmakta olan kurbanın kalbi sökülerek tanrı heykelinin önüne bırakılır, cesedin derisi yüzülüp katılımcılardan birine giydirilir, kanı akıtılarak gezdirilirdi. Yunanistan’da 2016 yılında yapılan kazılarda Zeus’a kurban edilen hayvan kalıntılarının arasında bulunan bir iskeleti, uygarlığın beşiği sayılan bu ülkenin antik tarihinde insan kurban edildiği iddialarını desteklemektedir. Bu iddialara şüpheyle yaklaşanlar da var. Ne var ki, Platon da dâhil olmak üzere çok sayıda antik yazar eski çağlarda baş tanrı Zeus’un doğum yeri olduğuna inanılan Lykaion Dağı’nda insan kurban edildiğinden bahsetmiştir.

Kurban törenleri dışında hangi özelliklere sahip bedenlerin hayatta kalacağı, hangilerinin kalamayacağına yönelik pratikler geliştiren kültürler de vardır. Eskimolarda güçten düşen yaşlıların topluluktan ayrılarak kendini ölüme terk etmesi ya da intihar etmeleri beklenirdi. Fijili yaşlı erkekler ölmek istediklerini yakınlarına söyler onlar da bu görevlerini ölmek isteyen kişiyi toprağa gömerek yerine getirirdi. Kimi topluluklarda diri diri toprağa gömülmek istemeyen yaşlılara “ailenin yüz karası” gözüyle bakılırdı. İsveç’te akrabaları yaşlılığın acısından kurtarmak için “aile topuzu” adı verilen dikenli topuzlar kullanılırdı.

Kültürün Bedendeki İmzası
Kültürün kendisini insan bedeni üzerinden ifşası akla hayale gelmeyen bir çeşitlilik sergilemektedir. Bedenin farklı bölümlerinin değişik renklerde ve desenlerde boyanmasından başlayarak,  kına ve dövme yapmaya, kıyafet olarak nelerin hangi zamanlarda giyileceğinden hangi aksesuarların nasıl kullanılacağına, derinin çeşitli şekillerde çizilmesi veya kesilerek desenler elde edilmesinden, sünnete ve diğer bedensel sakatlamalara, aç, susuz, uykusuz bırakıp tecrit etmekten kamçılama ve diğer farklı işkence yöntemlerinin hayata geçirilmesine kadar uzanan bu tür uygulamaların çoğuna ilkel toplulukların adetleri gözüyle bakılsa da gelişmiş olduğu söylenen toplumlarda da durum çok farklı değildir. Üstelik statünün yükselmesi bu kısıtlamaların azalacağı anlamına gelmez kimi zaman insanı bunaltacak kadar da ağırlaşabilir.

Uygarlığa yön veren ve kendileri dışındaki hemen her topluma barbarlar gözüyle bakan Roma İmparatorluğu’nda baş tanrı Jüpiter’in başrahibi Flamen Dialis olağanüstü miktarda kısıtlama ve yasağa uymakla yükümlüydü. Ata binmesine, bir at ya da zırhlı birini görmesine, kırık olmayan bir yüzük takmasına, düğmeli kıyafet giymesine, buğday ununa ya da mayalı hamura dokunmasına, hatta keçi, köpek, çiğ et, fasulye ve sarmaşıktan isimlerini kullanarak bahsetmesine izin verilmezdi. Saçı yalnızca özgür bir insan tarafından bronz bıçakla kesilebilirdi. Taranan saçları ve kesilen tırnakları şans getiren bir ağacın altına gömülmek zorundaydı. Ölüye dokunamaz, başı açık halde dışarı çıkamazdı. Bunun dışında daha birçok yasağa da uymak zorundaydı. Eşi Flaminica için de geçerli olan yasaklar vardı. Bazı merdivenlerin üçüncü merdiveninden daha yukarı çıkamaz, bazı bayramlarda saçını tarayamazdı. Ayakkabı derisi doğal yolla ölmüş bir hayvandan alınamazdı. Öldürülmüş ya da kurban edilmiş bir hayvanın derisi olmalıydı. Gök gürültüsü duyduğunda kirlenmiş sayılır, kefaretini sağlayan bir kurban sunmadan temizlenmiş sayılmazdı.

Mikadonun Kıpırtısız Dinginliği
Mikado adı verilen Japon imparatorunun ayağıyla yere dokunması onuruna ve kutsallığına zarar verecek bir eylem olarak görülür, bir yere gitmek istediği zaman adamlarının omuzunda taşınması gerekirdi. Kutsal varlığını açık havaya maruz bırakmak söz konusu bile olamazdı. Vücudunun her bir parçası o kadar kutsaldı ki kimse sakalını, saçını hatta tırnaklarını kesmeye cür’et edemez, kirlenmesin diye onu gece uykusunda temizlerlerdi. Bu şekilde vücudundan alınan şeyin kendisinden çalınmış olduğunu, böylece bu hırsızlığın onun kutsallığına ve saygınlığına gölge düşürmeyeceğini söylerlerdi. Çok eski zamanlarda mikado her sabah tahtında birkaç saat boyunca başında tacı olduğu halde, hiçbir uzvunu kıpırdatmadan, tıpkı bir heykel gibi oturmak zorundaydı. Bu şekilde durarak ülkeye huzur ve barış getireceğine inanılırdı. Bir tarafına döner ya da başka bir yöne bakarsa, savaş, kıtlık yangın gibi afetlerin meydana geleceğine ve ülkeyi büyük felaketlere sürükleyeceğine inanılırdı.

Sierre Leone yerlilerinde liderlerin davranışları ilgili kısıtlamalar o kadar fazlaydı ki, kral olma onurunu kabul etmeye karşı aşırı bir direnç gelişmişti. Kabilelerin çoğu bu nedenle yabancıları kral yapmak zorunda kalmışlardı.

Çağdaş toplumlarda da kültürel normlar üzerinden bedene yönelik müdahale ve kısıtlamalar hiç de az değildir. Yasemin İnceoğlu ve Altan Kar’ın “Dişillik, Güzellik ve Şiddet Sarmalında Kadın ve Bedeni” isimli kitabında yer alan “Biyoteknolojiler ve Kadın Bedeni” başlıklı makalesinde, toplum içinde yaşayan insanın bedeniyle doğrudan ilişki kurmasının adeta olanaksız olduğuna dikkat çeken İnci User, “Bedene ilişkin algılar kültürel merceklerden süzülmekte, bedenle kurulan ilişkinin niteliğini de kültürel öğrenme belirlemektedir. Bu yüzden insan bedenini, dünyanın her yerinde aynı yapıya sahip olmasına karşın evrensel bir olgu olarak tanımlamak doğru ve yeterli olmayabilir,” der.

Haberlerde Beden
Haberleri bedene yönelik kısıtlamalar ve müdahaleler üzerinden okumaya başladığımızda karşımıza sonsuz sayıda örnek çıkar. Tanzanya’da organları çeşitli hastalıklara iyi geldiği ya da zenginlik verdiği inanılan albinoların öldürülmesinden, Türkiye’de vücudundaki aşırı tüylenme yüzünden bunalıma girip intihar eden genç kıza; İran’da başörtüsü yasağını protesto eden kadınların kamusal alanda rencide edilip, işlerinden kovulmaları ve hapis cezası almalarından, Suudi Arabistan’da kamuya açık alanda kadınlarla flört eden erkeklere saç kesme cezası verilmesine; Fildişi Sahilleri’nde moda olan bir dans nedeniyle birçok kadının kalçalarını büyütmek için karaborsadan ilaç almalarından, Fransa’da bir bakanın meclis oturumunda dekoltesi ve ruju nedeniyle eleştirilere maruz kalmasına; ünlülere benzemek için estetik ameliyatı olanlardan, engelliler için gerçekleştirilen yeni teknolojik buluşlara; Türkiye’nin doğusundaki büyük kentlerden birinde iç çamaşırı sattığı dükkânın vitrininde sütyen sergileyen esnafa ‘uyarı’ mektubu gönderilmesi ve eşine sarılan doktorun çalıştığı kurum tarafından uyarılmasından, hemen her yaz sezonu başında gazete ve televizyonlarda yayınlanan tanga bikinilere ve üstsüz güneşlenen kadınlara vurgu yapan haberlere; testisine yapışan keneyi utandığı için doktora gitmeden kendisi çıkaran ve Kırım Kongo Kanamalı hastalığı yüzünden ölen çiftçiden, şortla gezdiği için minibüste darp edilen genç kıza ve parkta spor yaptığı için tekme atılan hamile kadına; yapışık ikizler haberlerinden, vücutlarındaki gelişim bozukluğu nedeniyle “kurt kız” ya da “ağaç adam” gibi anılan kişilerin haberleştirilmesine; namus gerekçesiyle kadınların burunlarının kesilip yüzlerine kezzap atılmasından, her türlü işkence ve cinayetlere maruz kalmalarına; bir yanda sağlıklı beslenmenin nasıl olması, hangi yaşa göre nasıl spor yapılması gerektiği konusunda uzman görüşleri yayınlanırken, diğer yanda içinde sağlığı tehdit eden katkı maddelerinin bulunduğu ürünlerin reklamlarına yer verilmesine; popüler spor dallarında uluslararası başarı yakalayan sporcuların idolleştirilmesinden, dopingli sporcuların madalyalarının ellerinden alınmasına; yasalaşmış kültürel değerlere karşı geldiği için suçlu bulunanlara dayak atılmasından, linç, darağacı, yüksek binalardan atma, vinçle asma, baş kesme, zehirli gaz ve elektrikli sandalye gibi hayal sınırlarını zorlayan yöntemlerin kullanıldığını aktaran haberlere; muhafazakâr politikacıların, kadının sesinin ve gülüşünün tahrik unsuru olduğunu belirten demeçlerinden, Türkiye’nin Google’da porno site arama konusunda dünya birincisi olduğu haberlerine kadar birçok örnek vermek mümkün.

Bedenimle Sana Bir Ses Verebilseydim Eğer
1950 yılında 2 milyar 500 milyon olan dünyadaki insan nüfusu şu anda 7 milyar 707 milyonun üzerinde. Bu hızlı artış sonucunda giderek büyüyen kalabalıkların neden olduğu olumsuz algılar o kalabalığı oluşturan bedenlerle ve dolayısıyla insanlarla ilgili duygu ve düşüncelerimizi de etkiliyor. Kitle iletişim araçlarından ve sosyal medyadan hızla yayılan haber ve bilgi bombardımanları diğer insanların başlarına gelen şeyler konusunda bizi duyarsızlaştırıyor, bencilleştiriyor. İnsanların kendilerini boğan bu kalabalık içinde var olduklarını belirtme ve önemli olduklarını hissetme ihtiyacı sosyal medyada bir akıma dönüşen özçekim yapıp paylaşma yarışıyla kendisini gösteriyor. Bu akımı kalabalıkların her yeri işgal etmesi ve sıkışıklık duygusu yaratmasına karşı kendi bedenini ifşa ederek varlık duygusunu pekiştirme tepkisi olarak yorumlamak mümkün. Elbette bu barışçı bir eylem ama birey ile toplum ve onun dayattığı kültürel normlar, değerler, yaptırımlar arasındaki çatışmalarda verilen tepkiler de çoğu zaman yine beden üzerinden gösteriliyor. Oturmak bile karşılaşılan haksızlıklara karşı çıkma adına bir eyleme dönüşebiliyor. Açlık grevine gitme, kendini kesici aletlerle yaralama, yakma ve en nihayetinde “artık bu oyunda yokum” mesajını veren intihar yoluyla varlığına son verme bu tepkilerin en uç örneklerini oluşturuyor.