Türkiye siyasi tarihi yenilenen İstanbul seçimleriyle tarihteki yerini aldı. Sonuçları da ezici bir zaferle Ekrem İmamoğlu’nun lehine vuku buldu. Yenilenen bu seçimlerin sonuçlarını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Çünkü yürütülen kara propagandalar, nefret ifadeleri, yaratılan illüzyonist beka söylemleri, İmamoğlu’nun yenilen hakkı nihayetinde yerini gerçekliğe ve demokrasiye bıraktı. Nitekim Adalet ve Kalkınma Partisinin günübirlik değişen söylemleri, beka vurgusuyla kutuplaştırmakta olan tavrı, ekonominin de iyice çöküşü geçmesiyle birlikte hezimet kaçınılmaz oldu. Abdullah Öcalan ile görüşülmesi sonrası atılan sansasyonalist adımlar başta Kürt seçmeni olmak üzere birçok kesimden farklı reaksiyonlar alınmasını sağladı. Kürt seçmeninin en az politize edilebilecek seçmen tipolojisine sahip olduğu unutularak başlayan kara kampanyalar ise Binali Yıldırım’ın ayağına dolanan prangaydı. Ve bugün düştüğü yerde kaldı. 

Bu sabah neredeyse tüm gazeteler geçmişte olduğu gibi yine tek bir ağızdan çıkmış manşetler ile ilk sayfalarını süslediler. Alışılagelmiş, hep oldukları gibilerdi aslında. Sanıktan çıkan bu oylar neticesinde bir bakıma tüm ayrımcı ideolojiler, ırkçı ve saldırgan dilin nakavt edilişine şahit olduk. Öyle ki; kendi ideolojisi dışındakileri ötekileştiren, yok sayan ve dışlayan siyasi fanatizmin son bulduğu bir gündü. Tabii ki vatandaşlar muktedirlerin deklare ettiği sözlere kulak asmaktansa ekonomik gerçeklerle girdiği 31 Mart seçimleri sonrası haklı bir reaksiyon aldı. Hak ve halkın karşısında hiçbir gücün duramayacağını gösteren bu siyasi tokat, kibir siyasetinden usanan seçmenlerin ilk reaksiyonuydu. Vatandaşın birçok açıdan birçok olguya aç olduğu gerçeğini görmezden gelip şatafatın saltanatına biat edenler kendi çöküşlerinin mimarı oldu. Yoksulluk içerisinde çırpınıp duran halk, çalışanıyla da yoksul çalışmayanıyla da. Su götürmez gerçekler de vardı. Tüm bu gerçekler bahsi geçen gerekçeler ile birleştiğinde ise birçok yan etken de bulunuyor. Ülkücülerin tüm oylarını cepte sanarak fütursuzca davrananlar, Abdullah Öcalan’ın röportajını TRT’de yayınlatanlar, daha önce cümle içinde dahi “Kürdistan” demenin suç olarak kabul edildiği anlarda bunu meydanlarda deklare edenler, bu sonucun geleceğini tahmin etse de bu kadarını beklemiyordu. Bilselerdi yaparlar mıydı, işte orası da tartışılır!  

Seçime günler kala vatandaşlara camilerde çeşitli fetvalar da verildi. Damadı İstanbul Büyükşehir Belediyesinden ihale alan şeyhlerin İmamoğlu’na oy verenler için haram vurgusu yapmasını da gördük, daha nice usülsüzlüğü de. Yani olması ihtimal dahilinde olmayan her şey yapıldı. Gerçekdışı haberler, spekülatif olaylar ve daha pek fazlası. Bugün bütüncül açıdan bakıldığında sonucu doğuran her şey birbiriyle örüntülüydü. Kendi tabanının dahi katlanamadığı bir görünüm elde eden Adalet ve Kalkınma Partisi hiç şüphesiz bunun için çok çabaladı. Evet, başardılar. Ve bu başarısızlık başarısı tam anlamıyla takdire şayandı. Eğer İmamoğlu’nun kucaklayıcı tavrı, kendinden emin görüntüsü, birleştirici sözleri ve dinamik yapısı olmasaydı bugün bunları değil, Binali Yıldırım’ın zaferini konuşuyor olurduk.

Hepinizin de bildiği gibi bu eğer ki olsaydı; hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Cumhuriyet Halk Partisi kendi içinden bir siyasi lider çıkardı; tam da olması gerektiği gibi, olması gerektiği anda. Nitekim genç nüfus, kadınlarımız, iş ve emekçilerimiz, küçük ve orta ölçekli işletme sahipleri ve nicesi bu sonuçtan mennun. İflas bayrağı çekenler, esnaflar ve nicesi de bu yaşanan gerilim dolu dönemlerin faturasının en çok da onlara kesildiğini biliyordu. Önce genel başkanlığa, sonrasında ise Cumhurbaşkanlığa giden bir yolda yürüyecek bir siyasi figürün doğuşuna şahit olduğumuzu belirtmek ise yersiz olur. Çünkü bu ülke vatandaşlarınının tümü yakın bir zamanda bunu kendi gözleriyle görecek. 

2002 yılını hatırlayalım: o dönemlere denk gelen çocukluğum sebebiyle o tarihleri ancak yazılı kaynakları okuyup anlamaya çalışmak ile geçse de hatırladığım şeylerin başında Adalet ve Kalkınma Partisinin Refah Partisinin bir imitasyonu olarak görülmesi söz konusuydu. Recep Tayyip Erdoğan o dönemlerde mağdurdu. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne gireceğini, vesayeti kaldıracağını, yolsuzluğu bitireceğini, türban sorununu çözeceğini ve vatandaşın hakir görülmesinin son bulacağını söylüyordu. Siyasi kariyerini de bu çizgide çizdi. Bugün bu noktada herkes Erdoğan ve İmamoğlu’nun birçok ortak noktası olduğunu biliyor. Farklı fraksiyonlarda olsalar da Erdoğan’ın gelecekteki en büyük rakibi şu an siyasi gelişiminin tırmandığı bir döneme girdi. Elbette bu günler tarihe not düşmek için gayet ideal. Değişimler sancılıdır. İmamoğlu da bu eksende kutsi bir görevi kucaklıyor.  

Öte yandan hep senaryolardan, mevcut durumlardan ve benzeri şeylerden bahsetmeyi yeis bulmuyorum ama bu sabah kuş gibi hafifti İstanbul, Kanatlarını çırptı güzelce, silkelendi. Işıl ışıldı güneş. Çiçek kokuları geldi mi sizin de burunlarımıza? Renksiz binalar başka bir ruha bürünmüştü. Tıraş olduk bugün, erkenden uyandık, kahvelerimizi hazırlayıp pencerelerimizi açtık. Kahvaltı yaptık keyifle, siyasetten biraz olsun uzaklaşacak olmak kadar iyi bir şey olamaz herhalde. Yenilendi bir şeyler, keyiflendik de hakeza. Bunların tümü bir günde nasıl mı oldu? Bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki; o da kesinlikle İstanbul artık eskisi gibi olmayacak. Doğduğumuz, büyüdüğümüz bu şehirden kaçmak için planlar yapıp duruyorduk; yapmayalım. Şimdi daha da sıkıca sarılma vakti, daha da güzel İstanbul. Terk edilmeyecek kadar güzel burası, yüzüstü bırakılmayacak kadar nahif. Bekleyelim biraz daha, çok az daha! Sabredelim, yirmi yıldır yaptığımız gibi! Bu kez daha güzel şeyler için…