İnsan, evrim denilen sistemin hata fonksiyonudur. Eğer ki evrim, verinin iletilmesi için daha kompleks araçların geliştirilmesi süreci ise, insan evrimin tam istediği şeyi yapan ama sistemin katastrofik şekilde hasar almasına sebep olan bir gelişim. Bunu, bir insan olarak söyleyebiliyor olmam da bu hatanın bir nevi ispatı niteliğini taşıyor aslında. Çünkü ben özbenlik kavramına sahip bir varlığım. Bu da beni ikili bir hayat sürmeye itiyor. Benim iki farklı ben algım var. Biri, aynaya bakınca gördüğüm, beslemek zorunda olduğum, bakıma ihtiyaç duyan kemikten bir iskelet ve etten bir örtü altında sakladığım organların oluşturduğu ben. Pek çok diğer canlı gibi. Pek çok memeli gibi. Bir de diğer ben var. Bana bu satırları yazdıran. Dünyaya bir çift gözün “arkasından” baktığının farkında olan. Kimseye tam olarak gösteremediğimiz, hatta kendimizin de pek sık göremediği diğer ben. Soyut bir makine. Her ne kadar, pek çok diğer canlıda bilinç olsa da bu bilinç biraz daha farklı. Kendi varlığının farkında. Kendinin bir bilinç olduğunun başından beri bilincinde. Özbenlik duygusuna sahip bir soyut makine.

Böyle bir bilince sahip olmak elbette faydalı, biz aslında tam olarak buyuz. Entelektüel yanımız tamamen bu arkadaştan ibaret. Yani ben şu an bir hainim. Bu satırları yazarken kendi türüme, özbenliği olan soyut makinelere, ya da günümüzde sevdiğimiz bir diğer benzetim olan, yazılımlara, ihanet etmekteyim. Çünkü biz hem buyuz, hem de bizi mahveden tek şey de bu.

Nasıl? Şöyle ki; bilinç soyut bir kavram, defalarca kez dediğim üzere. Ve bilincimiz kendisinin soyut olduğunu biliyor. Soyut olduğunu bildiği gibi, teknik olarak ölümsüz olabileceğinin de farkında. Bunun her şeyden çok farkında ama aynı zamanda ölmek zorunda olduğunu da biliyor çünkü kendi soyut varlığının tek somut yuvası, insan beyni, insana dair diğer tüm fiziksel yapılar gibi yok olmaya mahkûm. Bir an için, gerçekten ölümsüz olabileceğinizin farkına varın ve sonra da bunu elinizden alan küçük, fiziksel bir problem olduğunu hatırlayın. Ne denli can yakıcı değil mi? İnsan bilincinin her gün verdiği sınav budur işte.

Kendinin farkına vardığı günlerden beri insan ölümsüz olmanın yollarını aramaktadır. Bunu dinler tarihinde açıkça görürüz, çoğu din ya ölümden sonra yaşam ya da tekrarlanan hayat döngüleri ya da sonsuza dek evrenin bilinçli bir parçası olacağımız alternatif yaşam biçimleri önerirler. Çoğunda ana fikir, beden öldükten sonra da varlığını sürdürebilen bir soyut kavram –ruh ya da psişe- olarak hayata devam edileceği hatta kimi inançlarda tekrar başka bir bedenle canlanabileceğimiz düşüncesidir, ki bu son düşünce tuhaf şekilde anlamlıdır.

İnsanlık tarihi en başından beri kendini ölümsüz kılacak araçlar yaratmayı denemiştir. Tıp, belki de doğrudan savaşta üstünlük amacı aramaksızın doğan ilk bilim dalıdır. Hemen ardından felsefenin gelmesi ve ilk felsefecilerin varlık kavramı ile ilgili olmaları da boşuna değildir. İnsan, varlığı anladıkça, analoji yoluyla kendi varlığını da anlamlandırma yoluna gitmiştir. Bu bilincin kendi limitlerini öğrenme biçimidir. Hiç şüphe etmiyorum ki, hayvanların içgüdüsel olarak aynı yollar üzerinde göç ettiğini ilk fark eden insan, bilginin, dolayısıyla da benliğin, ölümün ötesine taşınabileceğini keşfedip kendinden geçmemiş olsun. Animist ilk inanışlar da ata ruhları konsepti ile tam olarak bu sonuçları çıkarmışlardır. Bir önceki jenerasyonun ölüleri, ölümlerinden sonra yine de yol gösterici olabilirler ve doğal olarak, çok yaşlı ve/veya yüce olan, çok fazla bilgi sahibi olacağı için kutsaldır.

Benzeri diğer kurumsallaşmış ilk çağ dinlerinde de görülebilir. Hatta, bu dinler kişiyi sadece ölümden sonrası için rahatlatmakla kalmaz, onlara birtakım davranışlar listesi sunarak öldükten sonraki hayatları üzerinde de hakimiyet kurarlar. Kişi ölümden sonraki sonsuz hayatında acı çekmek istemiyorsa, bu davranış kodlarına ölmeden önce sıkı sıkıya uymalıdır. “İyi” kabul edilen eylemleri gerçekleştirerek, ölümsüzlüğe iyi bir başlangıç yapma fikri elbette Semitik dinlerden çok daha öncesine dayanıyor. Örneğin Gılgamış Destanı’na bakarsanız, ölüm ve ölümsüzlük kavramlarının kişinin hayatında yaptığı işlere yönelik bir bedel kavramı ile ilişkilendirildiğini açıkça görebilirsiniz. Antik Yunan toplumlarında da tanrıları memnun etmek her zaman günlük hayata dair sorunların çözümü olarak görülmez. Örneğin, Herakles’in on iki görevi, affedilmesi ve sonunda Olimpos’a kabul edilmesinin önünü açmıştır. Fakat bir yarı-tanrı olan Herakles bile, tanrı olup ölümsüzlüğüne kavuşmak için ölmek zorunda kalmıştır. Tanrıların ölümsüz olmadığı İskandinav Mitolojisi ise, savaşçı bir toplum için, bir tanrıya verilebilecek en büyük lüksü sunar, Ragnarok’da yeniden doğup savaşmak zorunda kalmamak. Tanrılar, insanlar gibi ölümlü olsalar bile, insanlardan ayrılmışlardır. Ölümlerinden sonra erişecekleri bir yer yoktur. Maceraları huzurla sona erebilir. Devam etmek zorunda olmamak, sert doğa koşullarına karşı yaşayan bir toplum için kabul edilemeyecek kadar doğa üstüdür.

Günümüzde ise, dinlere inanan insan sayısı giderek azalıyor ya da belki de, insanların hep belirli bir yüzdesi inanmıyor ancak biz daha yeni yeni kendimizi öldürülmeden ifade edebilir hale geliyoruz, bu da ilginç bir hipotez olurdu kuşkusuz. Her durumda, hemen hemen ölümden sonra sihirli bir hayat olmayacağını düşünen insan sayısı hiç de az değil. Ancak bu bizi tür içi davranışımızdan koparmak için yeterli değil. Hala ölümsüz olmak istiyoruz. Üstelik bunu daha sinsi yollarla yapıyoruz. Ölümsüzlüğün bizim için yeni formu, hatırlanmak. Yaptıklarımızla, bıraktığımız izlerle öldükten sonra hatırlanmak istiyoruz. Çünkü kolektif bilincimiz, soyut doğamızı daha iyi anlamaya başladı, son birkaç yüzyıldır. Bunda iletişim devriminin etkileri vardır kuşkusuz. Ancak artık daha iyi biliyoruz, bilinç, kendi imajının bir kopyasını bir başka bilince yerleştirdiği sürece ölümsüzlüğü tadabilir, ölümün ötesine geçebilir. Hatırlanmak, biliniyor olmak, şu an için bu konuda yapabileceğimiz en iyi şey. O yüzden ünlü olmak istiyoruz. Ünlü olmak, artık yaptığı işte iyi olmak anlamına gelmiyor.

Bizi eski dinlerin felsefesinden koparan nüans da bu zaten. Artık yapılan işler ve bu işlerin kalitesi ile tanrıları ve toplumu aynı şekilde memnun eden mütevazı kulun püriten dünyasında değiliz. Şimdi ünlü olmak demek, çok kişi tarafından tanınmak demek. Nasıl olduğunun hiçbir önemi yok. Ünlü ol, kendini binlerce, milyonlarca belki milyarlarca zihne kopyala ve onların da seni bir sonraki jenerasyona aktaracağından emin ol. Jenerasyon demişken, ünlü olmayı beceremeyenlerimiz için, her zaman böyle bir alternatif var. Genetik materyalini, farklı kombinasyonlarla kopyalayıp, bir sonraki jenerasyon aracılığıyla ölümsüzlüğe ulaşmak.

Elbette, bilincimiz bu verinin her yeni jenerasyonla daha da eksilerek ve çarpılarak ilerleyeceğinin farkında. Farkında olduğunu biliyorum, çünkü farkındayım. Ancak bilinci kopyalamanın daha iyi bir yolu şu an için yok. Bu bizim doğamız. Ne yaparsak yapalım ölümsüzlüğü kovalayacağız. Sanıyorum ki, ben de bu yüzden yazıyorum. Çünkü birileri beni, benim bir kısmımı, ama otantik bir kısmımı tanımış olacak ve onların bilincine yazılacağım. Öte yandan, bu bir ikilik, başta da dediğim gibi. Bir yandan da ölümsüz olmayı hiç istemiyorum. Yok oluşta bir huzur var. Sanırım bu huzuru her şey bittiğinde bulacağım. İnsanları ve insanlara ait kavramları bilen kimse kalmadığında.

Her şey bittiğinde, tüm olan biteni izleyen ve kendini aktarmaktan aciz olan son kişi, ne kadar gülecektir acaba… Bilmiyorum. Bilmediğim çok şey var ama kendime karşı biraz olsun dürüstüm. Kendime dürüst olmam olası sonucu değiştirmeyecek, biliyorum. Ben yine ölümsüz olmak için yaşayan, ikili hayata sahip tüysüz bir maymun olacağım ve biliyor olmak sadece benim hikayemde kendini gerçekleştiren bir kehanet olacak. Belki de Cassandra’nın miti bize bunu anlatmak istiyordur.